PDA

View Full Version : Farklı Konularda Bilgiler



Pages : 1 [2]

Şehbir
01-12-2009, 10:59 PM
Hız tutkunları (oyun)

Hız tutkunuysanız vede zamanınız varsa işte size göre bir oyun.

Küçücük bir oyun ama korkunç zevkli.. 140 KB..


http://i44.tinypic.com/2afd7x2.jpg

Şehbir
01-12-2009, 11:57 PM
Osmanlı Ordusu Belgeseli / Resimleri


http://i44.tinypic.com/29mm2h5.jpg

Osmanlı ordusunun anlatıldığı güzel bir belgesel! Anlatan ünlü tarihçi İlber ORTAYLI


http://rapidshare.com/files/174038683/TRT-_OSMANLI_ORDUSU_ILBER_ORTAYLI_ILE.rar

Şehbir
01-13-2009, 12:55 AM
Atatürk, Florya'dan Çekmece'ye doğru bir yaya yürüyüşünde, bir ağaç altında dinlenen ihtiyar bir adama rastladı. Adam hürmetle ayağa kalktı, Ata'yı selamladı.
Atatürk sordu:
- Beni tanır mısın?
- Tanımaz olur muyum, evimde resmin bile var!..
Atatürk memnun olmuştu. Konuşmaya başladılar. İhtiyar:
- Bir işine aklım ermedi, dedi. Cumhuriyetçiliği, İnkılapçılığı, Milliyetçiliği, Halkçılığı, hatta Devletçiliği anlıyorum ama, şu "Laikliği" pek kavrayamadım. Neden her şeyi birden bozdun?
Ata:
- Bunu sana bir hikaye ile anlatayım, dedi. Amr- ibnl- as, Mısır'ı fethettiği zaman, Halife Ömer'e bir mektup yazmış: "Burada birçok kütüphaneler, içlerinde de bir sürü kitaplar var. Bunları yakayım mı, yoksa bırakayım mı?.." Ömer cevap vermiş: "Kitapları tetkik et, eğer faydasız şeyler ise, yak! Yok,eğer faydalı şeyler ise yine yak! Çünkü halk, o kitapları okudukça, onlara uymaktan vazgeçmeyecekler, eskiyi unutmayacaklar ve bize --yani, yeniye ve yeniliğe -- daima düşman olacaklardır!.."
Hikayeyi anlatan Ata, ihtiyara sordu:
- Şimdi sana laikliğin ne olduğunu izah edeyim mi?..
İhtiyar, derin bir sezgi ve sağduyu ile cevap verdi:
- İstemez paşam, dedi hepsini anladım!-


Banoğlu, Age, S: 66-67

Şehbir
01-13-2009, 05:45 AM
Hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşındasınız değil mi?
http://i42.tinypic.com/2re4j61.jpg
Hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşındasınız değil mi?
Hiç vaktiniz yok, "Fast live", "Fast food", "Fast music", "Fast love"...
Dikte ettirilen "yükselen değerler", "in" ler, "out" lar...
Buna benzer bir odada, şanslıysanız gökyüzünü görebilen bir pencere ardında bitecek hepsi.
Dostluğu klavyelerinde, yaşamı monitörlerinde arayanlar, Size sesleniyorum!
Hangi tuş daha etkilidir ki sıcacık bir gülüşten ya da hangi program verebilir bir ağaç gölgesinde uyumanın keyfini?
Copy-paste yapabilir misiniz dalgaların sahille buluşmasını?
İçinizi ısıtan gün ışığını gönderebilir misiniz maille arkadaşlarınıza?
Sevgiyi tuşlarla mı yazarsınız?
Öpüşmek için hangi tuşlara basmak gerekir?
Ya da geri dönüşüm kutusunda saklanabilir mi kaybolan zaman?
Doğayı bilgisayarlarına döşeyenler, neden görmezsiniz bahçedeki akasyanın tomurcuklandığını?
Ve ıslak toprak kokusu var mıdır dosyalarınız arasında?
Koklamak, duymak, dokunmak, yok mu yaşam skalanızda?
Bilgi toplumu oldunuz da, duygu toplumu olmanıza megabaytlarınız mı yetmiyor?


Müşfik KENTER

Şehbir
01-13-2009, 06:17 AM
DUNYAMIZI BEKLEYEN TEHLIKELER
Bilim adamlarının tahminlerine göre, küresel ısınmanın nedeninin insanların faaliyetleri olması ihtimali yüksek.
Tahminlere göre, yüzyılın sonuna kadar dünyamız 1,8 ila 4 derece arasında ısınacak, deniz seviyeleri 28 ila 43 santimetre yükselecek, buzulların tamamı yüzyılın ikinci yarısında eriyecek, bu durum iklim değişiklikleri ve tropikal fırtınaların yoğunluğunda artışa neden olacak.
Dünya 2 derece daha ısındığında su sıkıntısı başlayacak, Kuzey Amerika`da kum fırtınaları tarımı yok edecek, deniz seviyesi yükselecek. Peru`da 10 milyon kişi su sıkıntısı çekecek, mercan kayalıkları yok olacak, gezegendeki canlı türlerinin yüzde 30`u yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak. Isı 5 derece arttığında denizler 5 metre yükselecek, dünyanın yiyecek stokları tükenecek.
6 derece arttığında ise göçler başlayacak. Yüz milyonlarca insan uygun iklim koşullarında yaşamak umuduyla göç yollarına düşecek. İklim Değişikliği 2007 raporuna göre, Avrupa`daki son iklim değişikliğinin doğal ve yönetilen ekosistemlere, buzullara ve insan hayatına çok geniş etkileri oldu.
Gelecekte tüm Avrupa ani bastıran sellerin, Orta ve Doğu Avrupa karlarının erimesiyle oluşacak sellerin, Güney Avrupa orman yangınlarının ve kıyı şeritleri su baskınlarının tehdidini hissedecek. Orta ve Doğu Avrupa`da su sıkıntısı ortaya çıkacak. Sıcaklık dalgaları tüm kıtada özellikle kalp sağlığını tehdit edecek. Avrupa`nın tarım, ormancılık, turizm ve enerji üretimi gibi sektörleri başta olmak üzere tüm ekonomisi olumsuz etkilenecek.

http://i42.tinypic.com/15rmomx.jpg

Dünyanın Suyu Bitiyor...
Küresel ısınma dünyayı tehdit ediyor. Dünya tatlı su kaynakları kirlilik ve fazla kullanım nedeniyle tehlike altına giriyor, kuraklık birçok ülkede büyük sorun haline geliyor.

Birleşmiş Milletlerin``Dünya Su Gelişim Raporu`` ile çeşitli kaynaklardan derlenen bilgilere göre, dünyanın atmosfere yakın yüzeyinin ortalama sıcaklığı son yüzyılda 0,6 derece arttı. Buna petrol ve kömür gibi yakıtlardan çıkan gazlar ile diğer sanayi ve atık gazlarının önemli katkı yaptığı belirtiliyor. Karbondioksit, su buharı, metan gibi bazı gazların, güneşten gelen radyasyonun bir yandan dış uzaya yansımasını önleyerek ve diğer yandan da bu radyasyondaki ısıyı soğurarak yerkürenin fazlaca ısınmasına yol açtığı ileri sürülüyor.
Son 12 yılın 11`i sıcaklıkların kayıt altına alınmasından bu yana kaydedilen en sıcak yıllar arasında oldu. Dağlarda görülen buzullar ve kar örtüsü azaldı, uydularla deniz seviyesinde yükselmenin hız kazandığı gözlendi. Daha yoğun ve uzun süreli kuraklıklar gözlendi. Büyük buz kütlelerinin derinliği ve yoğunluğu azaldı. Bu gözlemler sonucu dünya ısısının 2100 yılına dek 1,8 ile 4 derece arasında yükseleceği tahmin edildi.

NELER OLACAK?
Bilim adamlarının tahminlerine göre, küresel ısınmanın nedeninin insanların faaliyetleri olması ihtimali yüksek. Tahminlere göre, yüzyılın sonuna kadar dünyamız 1,8 ila 4 derece arasında ısınacak, deniz seviyeleri 28 ila 43 santimetre yükselecek, buzulların tamamı yüzyılın ikinci yarısında eriyecek, bu durum iklim değişiklikleri ve tropikal fırtınaların yoğunluğunda artışa neden olacak.
Dünya 2 derece daha ısındığında su sıkıntısı başlayacak, Kuzey Amerika`da kum fırtınaları tarımı yok edecek, deniz seviyesi yükselecek. Peru`da 10 milyon kişi su sıkıntısı çekecek, mercan kayalıkları yok olacak, gezegendeki canlı türlerinin yüzde 30`u yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak. Isı 5 derece arttığında denizler 5 metre yükselecek, dünyanın yiyecek stokları tükenecek.
6 derece arttığında ise göçler başlayacak. Yüz milyonlarca insan uygun iklim koşullarında yaşamak umuduyla göç yollarına düşecek. İklim Değişikliği 2007 raporuna göre, Avrupa`daki son iklim değişikliğinin doğal ve yönetilen ekosistemlere, buzullara ve insan hayatına çok geniş etkileri oldu.
Gelecekte tüm Avrupa ani bastıran sellerin, Orta ve Doğu Avrupa karlarının erimesiyle oluşacak sellerin, Güney Avrupa orman yangınlarının ve kıyı şeritleri su baskınlarının tehdidini hissedecek. Orta ve Doğu Avrupa`da su sıkıntısı ortaya çıkacak. Sıcaklık dalgaları tüm kıtada özellikle kalp sağlığını tehdit edecek. Avrupa`nın tarım, ormancılık, turizm ve enerji üretimi gibi sektörleri başta olmak üzere tüm ekonomisi olumsuz etkilenecek.

SU SIKINTISIYLA İLGİLİ GERÇEKLER
Yeryüzünün yüzde 70`i su, bunun yüzde 97,5`i tuzlu su ve yüzde 2,5`i tatlı su. Kirli suların yol açtığı hastalıklardan her yıl 2,2 milyon insan ölüyor, her 8 saniyede bir bebek can veriyor. Kirli su kurbanlarının çoğu gelişmekte olan ülkelerde. 1,2 milyar insanın içecek suyu yok. Dünya nüfusunun üçte birinin, 2,4 milyar insanın, su arıtma tesisi yok.
Son yüzyılda dünya nüfusu 2 kat, su tüketimi ise 6 kat arttı. Kalkınmakta olan ülkelerde sanayi atıklarının yüzde 70`i, kanalizasyonun yüzde 90`ı doğrudan su kaynaklarına veriliyor. Dünya nüfusunun yüzde 40`ı su sıkıntısı çekmekte. 1 litre atık su, 8 litre temiz su kirletmekte. Dünya tarım alanlarının yüzde 70`i çölleşme tehlikesi altında.
En yoksul yüzde 20`lik kesim temiz içme suyundan mahrum. Avrupa`da kişi başına günde 160 litre su tüketilirken, bu oran Somali`de 5-10 litre ve bu suya ulaşmak için kilometrelerce yol katedilmek zorunda. 2032`de dünya nüfusunun yarısı içecek su bulamayacak.
Yıllık kişi başına en fazla tatlı suya sahip 3 ülke: Grönland 10 milyon 578 bin 950, Fransız Guyanası 736 bin 260, İzlanda 582 bin 190 metreküp. Yıllık kişi başına en az tatlı suya sahip 3 ülke: Kuveyt 8, Gazze Şeridi 41, Birleşik Arap Emirlikleri 49 metreküp. Gelişmekte olan ülkelerde su kaynaklı rahatsızlıklar hala hastalıkların temel nedeni olmayı sürdürüyor. Milyonlarca insan ``sadece el yıkamak`` gibi temel hijyenik bir pratikle bile bu rahatsızlıktan kurtulabilecekken, bu sorun çözülemiyor.
SEL VE KURAKLIK BİR ARADA

Çin`de seller bu yıl 700`den fazla kişinin ölümüne neden olurken, çeşitli bölgelerdeki aşırı kuraklık nedeniyle yaklaşık 7 milyon 530 bin kişi içme suyu sıkıntısı çekiyor. Geçen yıl ülkede meydana gelen tayfun, sel ve kuraklık gibi felaketler, 2 bin 704 kişinin ölümüne ve 212 milyar yen (27,18 milyar ABD Doları) ekonomik kayba yol açtı.
Çin`in bu kaybının, yoğun sel felaketinin olduğu 1998 yılındaki kayıplardan sonra ikinci sırada yer aldığı belirtiliyor. Kuraklıktan etkilenen bölgeler arasında ülkenin kuzeydoğusundaki Heylongjiang ve Jilin eyaletleri, kuzeydeki İç Moğolistan Özerk Bölgesi ile güneydeki Ciangşi, Hunan ve Guangşi eyaletleri bulunuyor.
1 milyon kişinin içme suyu sıkıntısı çektiği Ciangşi eyaletinde 335 suni yağmur yağdırma operasyonuyla 500 milyon metreküp yağmur suyu sağlanırken, güneydeki Guangdong eyaletinde kuraklıktan dolayı 380 bin kişi içme suyu sıkıntısı yaşıyor.

FRANSA`NIN SORUNU: AŞIRI KİRLENEN SU
Fransa`da 6 ırmak havzası bulunuyor ve havzalar ayrı birer ajans tarafından yönetiliyor. Bunlardan Seine-Normandy Irmak Havzası, Fransa`nın nüfusunun yüzde 30`unu yani 17,5 milyon insanı misafir ediyor ve başta başkent Paris olmak üzere birçok büyükşehri kapsıyor. Havzanın temel problemi, aşırı kirlenen su. Su, nitrat ve zirai kalıntı içeriyor. Fransa`nın tarımsal ve sanayi üretimindeki yüksek üretkenliği birçok karmaşık çevresel probleme yol açıyor.

JAPONYA`DA EN AZ SU HARCAYAN SEKTÖR: SANAYİ
Japonya`nın yıllık su kullanımı yıllık 85,2 milyar metrekübü bulurken, bunun yüzde 88 nehirlerden karşılanıyor. Ülkede tarım sektörü tüketimin yüzde 65`ini yaparken, bunu yüzde 20 ile evsel kullanım, yüzde 15 ile sanayi kullanımı takip ediyor. Japonya nüfusunun neredeyse yüzde 100`ü güvenli içme suyu kaynaklarına ulaşabiliyor. Yüksek ekonomik büyümenin yaşandığı periyod olan 1960`lardan başlamak üzere Japonya sanayinin su ihtiyacı artıyor, ancak 1975 yılından itibaren etkin su kullanımı sayesinde sanayi yüzde 79 geri dönüşüm oranıyla ``en az su tüketen`` sektör durumuna gelmiş bulunuyor. Japonya`nın temel su politikası, su ile alakadar riskleri azaltmak.

MALİ`DE HASTALIKLARIN YÜZDE 80`İ SU KAYNAKLI
Mali`de ülke topraklarınını yaklaşık yüzde 50`si Sahara Çölü`nun sınırları içinde kalırken, ülke denizden yaklaşık 1000 kilometre uzaklıkta bulunuyor. Konumu itibariyle kestirilemez bir iklime sahip olan ülkeye, bazı yıllar yağışsız günler ve kuraklık hakim oluyor. Mali`de su kaynaklı kolera, ishal gibi hastalıklar toplam hastalıkların yüzde 80`ini oluştururken, küçük çocuklarda malarya ve ishal sık sık görülen rahatsızlıklar arasında yer alıyor. Ülkede, tarımsal üretim daha çok doğal yağış alımına bağlı olarak sürdürüldüğü için özellikle 1970 ve 1980`lerde yaşanan kuraklıklar, yiyecek üretimini olumsuz yönde etkilemiş bulunuyor. Mali`nin güvenli su için altyapısının daha çok geliştirilmesine ihtiyacı var ve temel problem, suya erişim.

Şehbir
01-13-2009, 06:18 AM
SRİ LANKA, TAYLAND, MEKSİKA, SOMALİ
Sri Lanka`da 1947 ile 1992 yılları arasında toplam 23 kuraklık yaşandı. Ülke, 2001 yılında 8 saate varan enerji kesintileriyle karşı karşıya kaldı. 2004 yılında 50 bin hektarın üzerinde tarım ürünü kuraklıktan zarar gördü. Tayland`da su rezervleri ve sağlık altyapısındaki gelişmelere karşın hijyen temelli sorunlarda artış yaşıyor.
Arjantin, Meksika, Peru, Sri Lanka ve Tayland`ta, yeraltı su kaynaklarındaki arsenik tehlikesi rapor ediliyor. Dünyanın birçok bölgesinde hem yüzey hem de yeraltı suları artan nüfus ve gelişen sanayileşme nedeniyle stres altında bulunuyor.
Meksika`da yeraltı sularının aşırı kullanımı sonucu her yıl 40 santimetre çöküntüye neden oluyor. Hidroelektrik enerjisi hala en ucuz ve temiz enerji kaynağı olarak teşvik edilmesine karşın Etiyopya`da yıllık enerji üretiminde hidroelektriğin kullanımı sadece yüzde 1, buna karşın fosil yakıtlar ve odun kullanımı yaygın. Mali`de de temel enerji gereksiniminin yüzde 90`ı odun kömüründen ve odundan karşılanıyor. Somali, iç savaşın yanı sıra doğal afetlerle de sarsılıyor. Ülkede yaklaşık 10 bin kişi kuraklık ya da sellerden etkileniyor.
Gürcistan`ın başkenti Tiflis`in kenar mahallelerinde enerji tasarrufu başta olmak üzere altyapı eksikliklerine bağlı olarak içme suyu uzun yıllardır kesintili olarak veriliyor. Gürcistan`da kırsal kesimlerde de sağlıklı bir su şebekesi dağıtım sistemi mevcut olmadığı için bu kesimde yaşayan halk, artezyen suyu kullanarak ihtiyaçlarını karşılayabiliyor.
DAHA ŞANSLI ÜLKELER DE VAR
Öte yandan, su rejimi ve alınan önlemler nedeniyle su ve kuraklık sorunu yaşamayan ülkeler de var. Belçika çok yağmur alan bir ülke olması nedeniyle su rezerv sorunu yaşamıyor bu nedenle ülkede baraj yapımına ağırlık verilmiyor. Aşırı sıcaklarda acil ve yasal önlemler alınıyor, kanun hükmünde kararnamelerle halka çeşitli yükümlülükler getiriliyor.
Yakın geçmişte, aşırı sıcaklar başlayınca vatandaşların bahçe sulaması ve araba yıkaması yasaklandı, para cezaları öngörüldü. Sular çok nadir kesildiğinde o bölgenin halkına bir ay kadar önceden yazılı uyarı mektuplar gönderiliyor, tarih ve saatler bildiriliyor, acil durumlarda radyo ve televizyondan duyurular yapılıyor. Belçika kamuoyu çevre ve su konularında çok duyarlı, aşırı ve gereksiz tüketim yapmıyor. (AA)
ANKARA- Küresel ısınma dünyayı tehdit ediyor. Dünya tatlı su kaynakları kirlilik ve fazla kullanım nedeniyle tehlike altına giriyor, kuraklık birçok ülkede büyük sorun haline geliyor.
Birleşmiş Milletlerin``Dünya Su Gelişim Raporu`` ile çeşitli kaynaklardan derlenen bilgilere göre, dünyanın atmosfere yakın yüzeyinin ortalama sıcaklığı son yüzyılda 0,6 derece arttı. Buna petrol ve kömür gibi yakıtlardan çıkan gazlar ile diğer sanayi ve atık gazlarının önemli katkı yaptığı belirtiliyor. Karbondioksit, su buharı, metan gibi bazı gazların, güneşten gelen radyasyonun bir yandan dış uzaya yansımasını önleyerek ve diğer yandan da bu radyasyondaki ısıyı soğurarak yerkürenin fazlaca ısınmasına yol açtığı ileri sürülüyor.
Son 12 yılın 11`i sıcaklıkların kayıt altına alınmasından bu yana kaydedilen en sıcak yıllar arasında oldu. Dağlarda görülen buzullar ve kar örtüsü azaldı, uydularla deniz seviyesinde yükselmenin hız kazandığı gözlendi. Daha yoğun ve uzun süreli kuraklıklar gözlendi. Büyük buz kütlelerinin derinliği ve yoğunluğu azaldı. Bu gözlemler sonucu dünya ısısının 2100 yılına dek 1,8 ile 4 derece arasında yükseleceği tahmin edildi.
NELER OLACAK?
Bilim adamlarının tahminlerine göre, küresel ısınmanın nedeninin insanların faaliyetleri olması ihtimali yüksek. Tahminlere göre, yüzyılın sonuna kadar dünyamız 1,8 ila 4 derece arasında ısınacak, deniz seviyeleri 28 ila 43 santimetre yükselecek, buzulların tamamı yüzyılın ikinci yarısında eriyecek, bu durum iklim değişiklikleri ve tropikal fırtınaların yoğunluğunda artışa neden olacak.
Dünya 2 derece daha ısındığında su sıkıntısı başlayacak, Kuzey Amerika`da kum fırtınaları tarımı yok edecek, deniz seviyesi yükselecek. Peru`da 10 milyon kişi su sıkıntısı çekecek, mercan kayalıkları yok olacak, gezegendeki canlı türlerinin yüzde 30`u yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak. Isı 5 derece arttığında denizler 5 metre yükselecek, dünyanın yiyecek stokları tükenecek.
6 derece arttığında ise göçler başlayacak. Yüz milyonlarca insan uygun iklim koşullarında yaşamak umuduyla göç yollarına düşecek. İklim Değişikliği 2007 raporuna göre, Avrupa`daki son iklim değişikliğinin doğal ve yönetilen ekosistemlere, buzullara ve insan hayatına çok geniş etkileri oldu.
Gelecekte tüm Avrupa ani bastıran sellerin, Orta ve Doğu Avrupa karlarının erimesiyle oluşacak sellerin, Güney Avrupa orman yangınlarının ve kıyı şeritleri su baskınlarının tehdidini hissedecek. Orta ve Doğu Avrupa`da su sıkıntısı ortaya çıkacak. Sıcaklık dalgaları tüm kıtada özellikle kalp sağlığını tehdit edecek. Avrupa`nın tarım, ormancılık, turizm ve enerji üretimi gibi sektörleri başta olmak üzere tüm ekonomisi olumsuz etkilenecek.
SU SIKINTISIYLA İLGİLİ GERÇEKLER
Yeryüzünün yüzde 70`i su, bunun yüzde 97,5`i tuzlu su ve yüzde 2,5`i tatlı su. Kirli suların yol açtığı hastalıklardan her yıl 2,2 milyon insan ölüyor, her 8 saniyede bir bebek can veriyor. Kirli su kurbanlarının çoğu gelişmekte olan ülkelerde. 1,2 milyar insanın içecek suyu yok. Dünya nüfusunun üçte birinin, 2,4 milyar insanın, su arıtma tesisi yok.
Son yüzyılda dünya nüfusu 2 kat, su tüketimi ise 6 kat arttı. Kalkınmakta olan ülkelerde sanayi atıklarının yüzde 70`i, kanalizasyonun yüzde 90`ı doğrudan su kaynaklarına veriliyor. Dünya nüfusunun yüzde 40`ı su sıkıntısı çekmekte. 1 litre atık su, 8 litre temiz su kirletmekte. Dünya tarım alanlarının yüzde 70`i çölleşme tehlikesi altında.
En yoksul yüzde 20`lik kesim temiz içme suyundan mahrum. Avrupa`da kişi başına günde 160 litre su tüketilirken, bu oran Somali`de 5-10 litre ve bu suya ulaşmak için kilometrelerce yol katedilmek zorunda. 2032`de dünya nüfusunun yarısı içecek su bulamayacak.
Yıllık kişi başına en fazla tatlı suya sahip 3 ülke: Grönland 10 milyon 578 bin 950, Fransız Guyanası 736 bin 260, İzlanda 582 bin 190 metreküp. Yıllık kişi başına en az tatlı suya sahip 3 ülke: Kuveyt 8, Gazze Şeridi 41, Birleşik Arap Emirlikleri 49 metreküp. Gelişmekte olan ülkelerde su kaynaklı rahatsızlıklar hala hastalıkların temel nedeni olmayı sürdürüyor. Milyonlarca insan ``sadece el yıkamak`` gibi temel hijyenik bir pratikle bile bu rahatsızlıktan kurtulabilecekken, bu sorun çözülemiyor.

Şehbir
01-13-2009, 06:18 AM
SEL VE KURAKLIK BİR ARADA
Çin`de seller bu yıl 700`den fazla kişinin ölümüne neden olurken, çeşitli bölgelerdeki aşırı kuraklık nedeniyle yaklaşık 7 milyon 530 bin kişi içme suyu sıkıntısı çekiyor. Geçen yıl ülkede meydana gelen tayfun, sel ve kuraklık gibi felaketler, 2 bin 704 kişinin ölümüne ve 212 milyar yen (27,18 milyar ABD Doları) ekonomik kayba yol açtı.

Çin`in bu kaybının, yoğun sel felaketinin olduğu 1998 yılındaki kayıplardan sonra ikinci sırada yer aldığı belirtiliyor. Kuraklıktan etkilenen bölgeler arasında ülkenin kuzeydoğusundaki Heylongjiang ve Jilin eyaletleri, kuzeydeki İç Moğolistan Özerk Bölgesi ile güneydeki Ciangşi, Hunan ve Guangşi eyaletleri bulunuyor.

1 milyon kişinin içme suyu sıkıntısı çektiği Ciangşi eyaletinde 335 suni yağmur yağdırma operasyonuyla 500 milyon metreküp yağmur suyu sağlanırken, güneydeki Guangdong eyaletinde kuraklıktan dolayı 380 bin kişi içme suyu sıkıntısı yaşıyor.

FRANSA`NIN SORUNU: AŞIRI KİRLENEN SU
Fransa`da 6 ırmak havzası bulunuyor ve havzalar ayrı birer ajans tarafından yönetiliyor. Bunlardan Seine-Normandy Irmak Havzası, Fransa`nın nüfusunun yüzde 30`unu yani 17,5 milyon insanı misafir ediyor ve başta başkent Paris olmak üzere birçok büyükşehri kapsıyor. Havzanın temel problemi, aşırı kirlenen su. Su, nitrat ve zirai kalıntı içeriyor. Fransa`nın tarımsal ve sanayi üretimindeki yüksek üretkenliği birçok karmaşık çevresel probleme yol açıyor.

JAPONYA`DA EN AZ SU HARCAYAN SEKTÖR: SANAYİ
Japonya`nın yıllık su kullanımı yıllık 85,2 milyar metrekübü bulurken, bunun yüzde 88 nehirlerden karşılanıyor. Ülkede tarım sektörü tüketimin yüzde 65`ini yaparken, bunu yüzde 20 ile evsel kullanım, yüzde 15 ile sanayi kullanımı takip ediyor. Japonya nüfusunun neredeyse yüzde 100`ü güvenli içme suyu kaynaklarına ulaşabiliyor. Yüksek ekonomik büyümenin yaşandığı periyod olan 1960`lardan başlamak üzere Japonya sanayinin su ihtiyacı artıyor, ancak 1975 yılından itibaren etkin su kullanımı sayesinde sanayi yüzde 79 geri dönüşüm oranıyla ``en az su tüketen`` sektör durumuna gelmiş bulunuyor. Japonya`nın temel su politikası, su ile alakadar riskleri azaltmak.

MALİ`DE HASTALIKLARIN YÜZDE 80`İ SU KAYNAKLI
Mali`de ülke topraklarınını yaklaşık yüzde 50`si Sahara Çölü`nun sınırları içinde kalırken, ülke denizden yaklaşık 1000 kilometre uzaklıkta bulunuyor. Konumu itibariyle kestirilemez bir iklime sahip olan ülkeye, bazı yıllar yağışsız günler ve kuraklık hakim oluyor. Mali`de su kaynaklı kolera, ishal gibi hastalıklar toplam hastalıkların yüzde 80`ini oluştururken, küçük çocuklarda malarya ve ishal sık sık görülen rahatsızlıklar arasında yer alıyor. Ülkede, tarımsal üretim daha çok doğal yağış alımına bağlı olarak sürdürüldüğü için özellikle 1970 ve 1980`lerde yaşanan kuraklıklar, yiyecek üretimini olumsuz yönde etkilemiş bulunuyor. Mali`nin güvenli su için altyapısının daha çok geliştirilmesine ihtiyacı var ve temel problem, suya erişim.

SRİ LANKA, TAYLAND, MEKSİKA, SOMALİ
Sri Lanka`da 1947 ile 1992 yılları arasında toplam 23 kuraklık yaşandı. Ülke, 2001 yılında 8 saate varan enerji kesintileriyle karşı karşıya kaldı. 2004 yılında 50 bin hektarın üzerinde tarım ürünü kuraklıktan zarar gördü. Tayland`da su rezervleri ve sağlık altyapısındaki gelişmelere karşın hijyen temelli sorunlarda artış yaşıyor.
Arjantin, Meksika, Peru, Sri Lanka ve Tayland`ta, yeraltı su kaynaklarındaki arsenik tehlikesi rapor ediliyor. Dünyanın birçok bölgesinde hem yüzey hem de yeraltı suları artan nüfus ve gelişen sanayileşme nedeniyle stres altında bulunuyor.
Meksika`da yeraltı sularının aşırı kullanımı sonucu her yıl 40 santimetre çöküntüye neden oluyor. Hidroelektrik enerjisi hala en ucuz ve temiz enerji kaynağı olarak teşvik edilmesine karşın Etiyopya`da yıllık enerji üretiminde hidroelektriğin kullanımı sadece yüzde 1, buna karşın fosil yakıtlar ve odun kullanımı yaygın. Mali`de de temel enerji gereksiniminin yüzde 90`ı odun kömüründen ve odundan karşılanıyor. Somali, iç savaşın yanı sıra doğal afetlerle de sarsılıyor. Ülkede yaklaşık 10 bin kişi kuraklık ya da sellerden etkileniyor.
Gürcistan`ın başkenti Tiflis`in kenar mahallelerinde enerji tasarrufu başta olmak üzere altyapı eksikliklerine bağlı olarak içme suyu uzun yıllardır kesintili olarak veriliyor. Gürcistan`da kırsal kesimlerde de sağlıklı bir su şebekesi dağıtım sistemi mevcut olmadığı için bu kesimde yaşayan halk, artezyen suyu kullanarak ihtiyaçlarını karşılayabiliyor.

DAHA ŞANSLI ÜLKELER DE VAR
Öte yandan, su rejimi ve alınan önlemler nedeniyle su ve kuraklık sorunu yaşamayan ülkeler de var. Belçika çok yağmur alan bir ülke olması nedeniyle su rezerv sorunu yaşamıyor bu nedenle ülkede baraj yapımına ağırlık verilmiyor. Aşırı sıcaklarda acil ve yasal önlemler alınıyor, kanun hükmünde kararnamelerle halka çeşitli yükümlülükler getiriliyor.
Yakın geçmişte, aşırı sıcaklar başlayınca vatandaşların bahçe sulaması ve araba yıkaması yasaklandı, para cezaları öngörüldü. Sular çok nadir kesildiğinde o bölgenin halkına bir ay kadar önceden yazılı uyarı mektuplar gönderiliyor, tarih ve saatler bildiriliyor, acil durumlarda radyo ve televizyondan duyurular yapılıyor. Belçika kamuoyu çevre ve su konularında çok duyarlı, aşırı ve gereksiz tüketim yapmıyor. (AA)
ANKARA - Küresel ısınma dünyayı tehdit ediyor. Dünya tatlı su kaynakları kirlilik ve fazla kullanım nedeniyle tehlike altına giriyor, kuraklık birçok ülkede büyük sorun haline geliyor.
Birleşmiş Milletlerin ``Dünya Su Gelişim Raporu`` ile çeşitli kaynaklardan derlenen bilgilere göre, dünyanın atmosfere yakın yüzeyinin ortalama sıcaklığı son yüzyılda 0,6 derece arttı. Buna petrol ve kömür gibi yakıtlardan çıkan gazlar ile diğer sanayi ve atık gazlarının önemli katkı yaptığı belirtiliyor. Karbondioksit, su buharı, metan gibi bazı gazların, güneşten gelen radyasyonun bir yandan dış uzaya yansımasını önleyerek ve diğer yandan da bu radyasyondaki ısıyı soğurarak yerkürenin fazlaca ısınmasına yol açtığı ileri sürülüyor.
Son 12 yılın 11`i sıcaklıkların kayıt altına alınmasından bu yana kaydedilen en sıcak yıllar arasında oldu. Dağlarda görülen buzullar ve kar örtüsü azaldı, uydularla deniz seviyesinde yükselmenin hız kazandığı gözlendi. Daha yoğun ve uzun süreli kuraklıklar gözlendi. Büyük buz kütlelerinin derinliği ve yoğunluğu azaldı. Bu gözlemler sonucu dünya ısısının 2100 yılına dek 1,8 ile 4 derece arasında yükseleceği tahmin edildi.

Şehbir
01-13-2009, 06:30 AM
İstanbul Marmaray çalışmalarında ortaya çıkan tünel (potern)


http://img58.imageshack.us/img58/9770/96356478gc5.png (http://imageshack.us)


http://i40.tinypic.com/nxvme1.jpg


http://img440.imageshack.us/img440/9459/74606313aj5.png (http://imageshack.us)


http://i41.tinypic.com/14y4bcz.jpg

Şehbir
01-14-2009, 12:31 AM
17. Yüzyıl haritalarından 21. Yüzyıl filmlerine: Efsane kent



A t l a n t i s

2002’de vizyona giren 'Atlantis: Kayıp İmparatorluk' filmi izleyiciyi İzlanda'ya götürüyor. Ama Atlantis'in arkeoloji coğrafyasındaki öyküsü, Akdeniz ve Ege'den Anadolu'daki Troya kentine, Spil Dağı'na... bambaşka yollar izliyor.
Popüler Tarih Dergisi / Mart 2002 / MINE HAKSAL

http://img86.imageshack.us/img86/8582/48952998uy4.jpg (http://imageshack.us)


Kayıp Uygarlık
Atlantis'i, 'Kayıp Uygarlık’ diye de anılan bu efsanevi ülkeyi ele alan film, roman ya da araştırma türü yapıtların sayısı, 1980 yılında yapılan bir değerlendirmeye göre, 2 bin ile 10 bin arasında...

Atlantis'in adının geçtiği ilk yazılı belge
İnsanoğlunun hayal gücünü ve gerçeği bulma kaygısını böylesine besleyen, pek çok edebi ve sinematografik kurguya, pek çok bilimsel çalışmaya konu olan Atlantis'in adının geçtiği ilk yazılı belge ise Atinalı filozof Platon'un (İ.Ö. 428-348) Timaios ve Kritios diyalogları...
Timaios'ta Atinalı devlet adamı ve şair Solon'un Misır'a gidişi anlatılır. Solon Nil deltasındaki Sais kentinin rahipleriyle konuşur. Platon, Solon'dan aktarır ve şöyle der:

"Öncelikle, hatırlayalım, Mısırlı rahiplerin açıklamalarına göre, dışarıda, Herakles sütunlarının ötesinde yaşayan halklarla berisinde yaşayan bütün halklar arasında çıkan savaşın üzerinden 9 bin yıl geçmiş. Denildiğine göre (sütunların) berisinde olan ve komutanlığı üstlenip bütün savaşı götüren bizim kentimizmiş, ötesinde Atlantis Adası'nın kralları varmış; o ada ki, bir zamanlar Libya ve Asya'dan büyükmüş, ama depremlerle suların altına gömülüp geride sadece, büyük denize açılanların önünü kesen aşılmaz bir balçık bırakmış."

http://i43.tinypic.com/2sbqqsh.jpg


Atlantis'i konu alan ilk yazılı belgeyi, Platon'a borçluyuz.
Atlantis ülkesi, Poseidon'un halkı
Kritias'ta ise başka ayrıntılara da yer verilir. Dünyanın kuruluşunda, tanrılar yeryüzünü aralarında paylaşırken Atlantis, denizlerin hakimi Poseidon'a düşüyor. Poseidon topraktan gelmiş insanlardan Euenor'un kızı Kleito'yu seviyor, onu merkez adaya, yerleştiriyor ve beş kuşak erkek çocuk yetiştiriyor onunla birlikte. Adayı oğulları arasında dağıttığı on bölgeye bölüyor, hepsinin başına da en büyük oğlu Atlas'ı getiriyor.

'Oreikhalkos' denen ateş gibi parlak madeniyle ünlü çok zengin bir ülke
Atlantis, Kritias'ta bir yeryüzü cenneti olarak betimlenir: Bitkileri, hayvanları ve özellikle altın, bakır, demir ve 'oreikhalkos' denen ateş gibi parlak madeniyle ünlü çok zengin bir ülke; ideal bir demokrasiyle yönetiliyor; yöneticiler surlar, köprüler, kanallar ve tünellerle bezenmiş kentler, limanlar kuruyor. Ama yüksek uygarlık düzeyine karşın ahlak ve siyasal yaşam giderek yozlaşıyor. Buna kızan Zeus'un hışmına uğruyor Atlantis ve "talihsiz tek bir gecede denizin sularına gömülerek kayboluyor".


http://img107.imageshack.us/img107/3874/67086941is4.jpg (http://imageshack.us)
17. Yüzyıl'da, Atlantis'e ilişkin yer tespitleri, haritalarda, sık sık karşımıza çıkar.

Çağlar boyu Atlantis efsanesi http://i41.tinypic.com/309iv77.jpg
İki bin yılı aşkın bir süre önce başlayan Atlantis efsanesi geçmişten günümüze güncelliğini koruyor. Ortaçağ'da Arap coğrafyacılara, onlardan da Avrupalı yazarlara geçen bu efsane, ilk kez Rönesans'ta akılcı bir biçimde açıklanmaya çalışıldı. Kristof Kolomb'un Amerika'yı keşfinden sonra da tekrar alevlendi. Aydınlanma Çağı'nda ulusçu tutkularda billurlaşarak, İsveç ve İtalya dahil, pek çok ülkede, 'uygarlığın bu topraklarda başladığı' iddiasıyla sürdü. Montaigne, Buffon, Voltaire için ‘Atlantis' bir 'gerçeklik' idi. 19. Yüzyıl sonunda okyanusbilimcilerin ve arkeologların ilgisini çeken Atlantis,karanlıkçı kesimler tarafından da kullanıldı. 20. Yüzyıl'da ise Atlantik'in yeri hakkında pek çok sav ileri sürüldü.

'Herakles Sütunları’nın bugünkü Cebelitarık Boğazı olduğu yaygın görüştür
Dolayısıyla Atlantis daha çok Cebelitarık'ın ötesinde aranmıştır. 1882’de Britanya ticaret gemisi Jesmond, Madeira'nın batısında Azor Adaları'nın güneyinde, haritalarda adı geçmeyen bir adaya rastlar. İçinde mumyasıyla bir de lahit bulunur bu adada. Böylece Atlantis arayışı hız kazanır ama bu gizemli adayı yeniden görmek, başka hiçbir gemiye nasip olmaz!


http://img86.imageshack.us/img86/4044/50337754pt4.jpg (http://imageshack.us)
1900 yılındaki ünlü 'Evrensel Paris Sergisi'nde, sulara gömülen Atlantis kenti
bir akvaryum içinde temsili olarak canlandırılır.

Sovyetler devrede...
1981'de 'Madeira varsayımı' Sovyet okyanusbilimciler sayesinde yeniden gündeme gelir. Araştırma gemisi Akademisyen Kurşarov'un ekibi Portekiz'in 720 km. batısında bulmuştur Atlancis'i. İddialarını gizemli oluşumları yansıtan (yaklaşık bir metre eninde plakalar) 460 sualtı fotoğrafıyla desteklerler. Tepesi suyun 30 metre altında bulunan 'Ampere Denizaltı Dağı'dır bu. Aslında iki yıl önce çektikleri fotoğraflarda da duvar ve merdiven kalıntıları saptamışlardır. Ancak dağın yamaçları 3 bin metre derinliğe uzandığından 'yitik kıta'nm çok sınırlı bir alanı kapladığı düşüncesi, bu varsayımı ciddi biçimde zayıflatır.
Atlantis, Güney Amerika'da da aranır. Bolıvya'daki Poopo Gölü siti varsayımına Peru'nun yüksek platolarında sadece uçaktan görülen devasa Nazca resimleri kanıt olarak gösterilir. Bazılarına göre Maya Uygarlığı'nın temelinde Atlantis vardır. Mayaların karmaşık bir yazı sistemi geliştirmiş, zengin bir ekonomiye dayalı parlak ve uzun süreli bir uygarlık kurmuş olmaları bu ihtimali cazip kılar.

Şehbir
01-14-2009, 12:32 AM
Kaptan Cousteau'nun Santorini teorisi
Kaptan Cousteau da otuz kişilik Calypso ekibiyle Atlantis'in peşine düşer; Bahama, Asor, hatta Hint Okyanusu'nun doğusundaki Coco Adaları'nı bile araştırdıktan sonra Atlantis'in Ege Denizi'nde Girit'in kuzeyindeki eski adıyla Thera, şimdiki adıyla Santorini Adası'nın bir parçası olduğuna kanaat getirir.
Girit Adası'ndaki Minos Uygarlığı'nın önde gelen merkezlerinden biri olan ve bir kısmı İ.Ö. 1657'de son 10 bin yılın ikinci en büyük yanardağ patlamasıyla oluşan dev dalgaların altında kalan Thera'nın Atlantis olabileceği görüşü, pek çok tarihçi tarafından da kabul görür. Adanın güneyinde bulunan, hamamları, taş döşeli yolları, çanak çömlek dolu depoları, üç katlı evleriyle fazla hasar görmeden günışığına çıkartılmış Akrotiri kenti, buranın eski sakinleriyle Atlantis arasında bağ kurmayı kolaylaştırsa da Minos Uygarlığı'nın mazisi İ.Ö. 3000'den öteye gitmemektedir...


http://i41.tinypic.com/66dz7m.jpg


1967'de Amerikalılarla Mısırlılar, Atlantis için Santorini Adası'nda araştırmalar yaparlar.

Ve diğer Atlantisler
Karayipler, Bermuda Adaları, Kanarya Adaları, Güney İspanya'da ki Tartessos kenti, İzlanda, İskandinavya, Kuzey Denizi, Grönland'ın kuzeydoğusundaki Spitzberg Takımadaları, Seylan, Sibirya, Sahra... Değişik zamanlarda değişik kişiler Atlantis'in buralarda olduğunu iddia ederler.
Bazıları Atlantis'in Tarihöncesi çağda Avrupa ile Amerika arasında uzanan bir kara köprüsü olduğunu söyler; bazıları da jeolojik çağlar süresince batıya doğru giderek bugünkü yerini almış olan Amerika kıtası olduğunu...
Son yer tespiti, Fransız jeolog ve prehistoryacı Jacques Collina-Girard'dan gelir. Ona göre Atlantis tam da Platon'un sözünü ettiği yerde, Cebelitarık Boğazı'nın Atlas Okyanusu'na açıldığı noktada bulunmaktadır. Dördüncü dönem buzul çağı uzmanı da olan bu bilim adamı aslında Avrupa ile Kuzey Afrika arasında 19 bin yıl önceki nüfus hareketlerini araştırmak üzere yola çıkmıştır. Ama bu arada Cebelitarık Boğazı topografyasının deniz seviyesindeki oynamalarla büyük değişime uğradığını, 20 bin yılda deniz seviyesinin yaklaşık 135 metre yükseldiğini saptar. Bir zamanlar iyice dar olan Cebelitarık'ın batısındaki eski takımadaların varlığı dikkatini çeker. Takımadaların ortasında yer alan ve bugün en yüksek katmanı suyun 56 metre altında bulunan Spartel Sığlığı'na atfen Spartel Adası olarak anılan adanın, Platon'un sözünü ettiği Atlantis'in merkezi olabileceğini savunur Collina-Girard: "Atlantis'in yerini tespit ederken Platon'dan yola çıkmıyorum, Cebelitarık Boğazı'nın çıtağında Platon’dan 9 bin yıl önce sulara gömülmüş bir adanın mevcudiyetini gösteren jeolojiye dayanıyorum. Açığa çıkan bu gerçek Platon'un metninin özüyle örtüşüyor. Aslında daha önce kimsenin bu bağlantıyı kurmamış olması beni şaşırtıyor. Ama bu kuşkusuz disiplinlerin ayrılığından kaynaklanıyor. Jeologlar tarihçi olmadıklarından Atlantis'le pek ilgilenmezler; prehistoryacıların da hepsi jeolog değildir."http://img86.imageshack.us/img86/5826/11054992zx7.jpg (http://imageshack.us/)

Atlantis Anadolu'da mı?
Fransız jeolog ve prehistoryacı Jacques Collina-Gırard, "Kimse yüzde yüz eminim diyemez" görüşünde. Fakat, "Benim teorimin Platon'un metinleriyle en fazla uyuşan teori olduğunu görüyorum" diye eklemeyi de ihmal etmiyor.
Son yıllarda Anadolu da Atlantis varsayımlarına konu oldu. 'Atlantis Troya'dır' adlı çalışmasıyla 1992'den beri bilim çevrelerinin dikkatini çeken Alman jeoarkeolog Dr. Ebehard Zangger, Atlantis öyküsünün aslında Troya Savaşı'nın yeniden anlatımından başka bir şey olmadığını söylüyor. Yani kısaca, "Atlantis Troya'dır" diyor.

Atlantis ve Troya: Aynı öykünün iki biçimi
Son yıllarda Anadolu da Atlantis varsayımlarına konu oldu. 'Atlantis Troya'dır' (Pan Yayınları, 1999) adlı çalışmasıyla 1992'den beri bilim çevrelerinin dikkatini çeken Alman jeoarkealog Dr. Ebehard Zangger, kitabında şu satırlara yer veriyor: "Atlantis efsanesi üzerine tek gerçek kaynak olan Platon'un ayrıntılı yazısını aldım kütüphaneden. Ünlü filozofun Ege'deki Geç Tunç Çağı hakkında görece güvenilir bir döküm sunduğunu görünce gözümün önündeki perde kalktı. Genellikle sanılanın tersine Platon, biri Yunanistan'da, diğeriyse başka bir yerde bulunan iki büyük uygarlıktan söz ediyordu. İkinci uygarlık Atlantis' idi ve bu iki kültür tayin edici öneme sahip bir savaşa tutuşmuştu. Savaşı kazanan Yunan askerleri yurda döndükten bir süre sonra müthiş deprem ve seller yaşandı. Bu doğal felaketler Yunanistan'daki uygarlığın sonunu getirdi, Atlantis'in değil (en azından, Atlantİs'teki çöküşün başlatıcısı değillerdi). Bu iki düşman güç üzerine Platon'un anlattıkları, Geç Tunç Çağı toplumları hakkındaki bilgilerimizle büyük ölçüde uyuşuyordu. Sadece olayların tarihleri ve yer adlarıyla ilgili birkaç problem kalmıştı. Ama konuyla ilgili literatürü araştırdığımda, bunları çözmek iki gün bile sürmedi. Atiantis'in sonuna ilişkin efsanevi anlatı ile Ege bölgesinde Tunç Çağı'nın sonuna ilişkin arkeolojik bilgiler arasındaki birkaç farklılık, makul bir şekilde açıklanabiliyordu. Eğer vardığım sonuçlar doğruysa, Atlantis öyküsü aslında Troya Savaşı'nın yeniden anlatımından başka bir şey değil. Yunanistan'daki Akha uygarlığıyla Ege'nin öbür kıyısında, Türkiye'nin kuzeybatısında bulunan Troya kentini anlatıyor bize. Yani kısaca: Atlantis Troya'dır. Batı dünyasının en ünlü iki efsanesi olan Atlantis ve Troya, M.Ö. 1200 dolayında Ege bölgesi Tunç Çağı kültürlerinin çöküşünü anlatan aynı öykünün iki farklı biçiminden ibaret"

http://i41.tinypic.com/2yl5u94.jpg
1920'li yıllarda Atlantis'i İşleyen popüler bilimkurgu romanları oldukça yaygındı
'Hayal ülke' Batı Anadolu'daki Sipil Dağı'nda (Manisa)
Londra Üniversitesi'nden arkeolog Peter James ise 'The Sunken Kingdom, Atlantis Mystery Solved' adlı kitabında (Krallığın Çöküşü, Atlantis'in Sırrı Çözüldü; 1995), Lydia Kralı Tantalos'un ülkesinin Atlantis ile özdeş olduğunu, dolayısıyla 'hayal ülke'nin Batı Anadolu'daki Sipil Dağı'nda (Manisa) bulunduğunu ileri sürüyor.
İstanbul Üniversitesi'nden Klasik Arkeoloji Profesörü Elif Tül Tulunay da Tunç Çağı'nda Anadolu'dan yapılan göçleri inceleyen çalışması 'Pelops'un Gizemi'nde (Graphis Yayınları, 1998), Antik kaynaklan yorumlayarak Sipylos (Sipil) dağında krallık kurmuş Tantalos'un adının Atlas gibi 'taşıyıcı' anlamına geldiğine dikkat çekiyor ve Anadolu'da İ.Ö. 7 binden beri madeni aletlerin kullanıldığını, dolayısıyla bir 'mitos' olarak yorumlanan Atlantis'in Batı Anadolu topraklarında yaşanmış bir maden uygarlığı olabileceğini belirtiyor. "Tantalos'un kentinin gerçekten var olup bir zelzele sonucu fışkıran suların altında kalması ve açılan yarıkta kaybolması neden mümkün olmasın?" sorusunu dile getiriyor.
Atlantis, başta öğrencisi Aristoteles olmak üzere, pek çok kimsenin inandığı gibi, Platon'un düş gücünün bir ürünü mü? Yoksa gerçekten var oldu mu? Bugüne kadar çözülememiş bir giz.
Ama Platon bu 'efsane'yi ister Atina devletine dokuz bin yıllık bir mazi yaratma hevesiyle kaleme almış olsun, isterse de yozlaşmanın gelişmiş bir uygarlığı nasıl bir anda yok ettiğine örnek göstermek için uydurmuş olsun, şurası bir gerçek ki Atlantis hem hayallerimizi süslemeye hem de bilim adamlarının kafasını kurcalamaya daha uzunca bir zaman devam edecek.

http://img232.imageshack.us/img232/9459/94530677id8.jpg (http://imageshack.us/)

‘Atlantis: Kayıp İmparatorluk' filminin yönetmenleri Gary Troudale ve Kirk Wise,
efsanevi kentin İzlanda'da olduğu varsayımını benimsemişler.

Şehbir
01-14-2009, 12:40 AM
http://i40.tinypic.com/drfdxj.gif

HUMA KUŞU

Dr.Cevat Simsek


Sümerlerden günümüze gelen metinlerinde gök gürültüsü ve yağmur bulutlarını simgeleyen
"İmdugud" adlı kutsal bir kuş vardır. İmdugut, kaderleri belirlemekte, sözüne karşı gelinememekte ve kanatları açılınca bütün göğü kaplamaktadır. Bu kuş, Akadlarda "Anzu" adını alarak birinci yüzyıla kadar çivi yazılı metinlerde varlığını korumuştur.

http://img86.imageshack.us/img86/6742/44272725qq7.jpg (http://imageshack.us)

Sümer metinlerinde, bazen kartal olarak da tarif edilen bu kuş ile ilgi pek çok hikaye bulunmaktadır.... Bunlardan birinde, aşk tanrıçası İnanna, tanrılar bahçesinde tahta yapmak için dalsız ve budaksız bir ağaç yetiştirir.

Ağacın tepesine İmdugud kuşu, ortasında Lilit isimli bir cin ve köküne de bir yılan yuva yapar ve bu üçlü, tanrıça İnanna'nın ağaçtan tahta yapmasına engel olurlar... sonuçta, tanrıçanın imdadına Gılgamış yetişip onları kovar ve ağacı keserek tanrıçaya verir.

Bir başka Sümer metininde, Kral Etana'nın çocuğu olmamaktadır. Çocuk yaptıran bitki göktedir ve tabii ki göğe çıkma imkânı yoktur. Kral Etana, bir gün bir çukura düşer ve bu kuşun yavrularını bir yılanın yemesinden kurtarır. kuş buna çok sevinir. Buna karşılık olarak, kralın ihtiyacı olan bitkiyi alabilmesi için onu kanatlarının üzerine bindirerek göğe çıkarır. Kuş her yükselişte aşağıda ne gördüğünü sorması üzerine kral önce geniş bir alan olduğunu, gittikçe onun küçüldüğünü, en sonunda da bir şey göremediğini, korktuğu için hemen indirmesini söyler.

Bir başka Sümer metininde ise kahraman Lugalbanda, Zabu ülkesinden kendi şehri olan Uruk'a dönmesi için, İmdugud kuşunun dostluğunu kazanmak ister.
Kuş yuvasında bulunmadığı zaman yavrularına yağ, bal, ekmek verir ve onlara bakar. Kuş yavrularına böyle güzel bakana candan dost olmaya, ona yardım etmeye karar verir ve Lugalbanda'nın şehrine rahatlıkla dönmesini sağlar.

Bu üç Sümer efsanesindeki kuş ve yılan motifi pek çok Asya efsanesinde çeşitli şekilde bulunmaktadır. Telüt Türkleri arasında Merküt soyundan bir boya göre sağ kanadını güneş, sol kanadını ay kaplayan kutsal bir "gök kuş" bulunmaktadır.
Sibirya'da şehirlerin ve yurtların yanında bir sırık üzerinde ağaçtan yapılmış bir kuş resmi bulunmakta kuşa gök kuşu, direğe de göğün direği denmektedir. Orta Asya ve Sibirya efsanelerinde bu direk "hayat ağacı" olarak anlatılmaktadır ve yerle göğü birleştirmektedir.

Bu kuş ve ağaç İnanna'nın bahçesine diktiği dalsız budaksız ağaca benzemektedir. Sibirya ve Orta Asya şamanları, bu kuşu tanrı elçisi olarak görmüşlerdir.
Altaylıların Kögütey destanında kahraman Karabatur, "Kaankerede" adındaki kuşu ararken onun iki yavrusunu ejderden kurtarır. Kuş da karabutur'a atlarını geri verir.

Yolda düşmanları tarafından öldürülen kahramanı, kuş "hayat suyu" vererek canlandırır.
Kırgızların kahramanı Ertöştük, tepesi göklere uzamış bir çınar ağacı üzerinde alp karakuş'un yavrularını yemeğe gelen ejderi öldürür. Kuş da ona birçok iyilik yapar.

Başka bir efsanede bu kuş Ertöştük'ü yeraltından yeryüzüne çıkarır. Çıkarken yiyecekleri biter. Ertöştük, kendi vücudundan et parçaları koparıp kuşun karnını doyurur. Yeryüzüne çıktıklarında kuş adamın etlerini iyileştirir. Bu iyileştirme yeteneği, kuşun hayat ağacı üzerinde olmasındandır.

Bir uygur efsanesinde, bilge buka'nın atalarından birinin dibinde yattığı ağaca bir kuş gelerek ötüp, daha sonra tırmalayıp Bilge Buka'yı o sırada ağaçtan inen zehirli bir yılandan korumuştur... Bu kuşa uygurlar Tanrı gözüyle bakarlar.

İranlılar bu kuşa Sireng veya Simurg diyorlar. Araplar da Anka veya Zümrüd-ü Anka...
Bunun Araplardan İran'a geçtiği de söylenmektedir. Buna karşılık Türklerdeki Hüma kuşu, hadislerde Cennet Kuşu olarak bildirilen kuştur. Bu kuş cenette yaşamaktadır ve zaman zaman yedi kat göğe çıkıp Tanrıya gidip gelmektedir.

Çin edebiyatında "Cennet Kuşu" motifi büyük önem taşımaktadır. Bu kuş motifinin, "Gök Gürültüsü Kuşu" adı altında Alaska'dan Güney Amerika'ya kadar bulunmaktadır. Çeşitli adlar almış ve efsanelere karışmış bu tanrısal kuş hikayesi görüldüğü gibi m.ö. 3000 yıllarında Sümerliler ile başlamaktadır.

Hüma kuşunun da aynı kaynaktan geldiği kuşkusuzdur. Çünkü Sümer'in tanrısal bahçesinde, cennet bahçesindeki dalsız budaksız bir ağaç üzerine tünemiş bu kuş yedi kat göğe çıkmaktadır.

Sümerlilerin "İmdugud", Akat'larda "Anzu", Araplarda "Anka", "Zümrüd-ü Anka", İran'da "Simurg", "Sireng", Hintlerde "Garuda", Çinlilerde "Cennet Kuşu", Güney Amerika'da "Gökgürültüsü Kuşu" ,Türklerde "Kaankerede" ve "Hüma" adları altında çeşitli efsanelere konu olmuştur.

Amerika yerlileri arasına kadar uzanan aynı kuş motifi de Sümerlilere mi dayanmaktadır?......
Yoksa hepsi birden daha önce var olan bir kültürün yansımasımıdır?..... .......bilinmez................................... .... (neden olmasın?...)

Şehbir
01-14-2009, 12:46 AM
Orangutanlar alışveriş yapıyor

Christine McGourty
BBC Bilim muhabiri


http://i44.tinypic.com/2uz9lxk.jpg

Royal Society Journal'da yayımlanan "Biyoloji Mektupları" adlı araştırmaya göre orangutanlar da insanlar gibi hediye alıp verebiliyor.

Orangutanların karşılıklı jeton alış verişinde bulundukları belirlendi

Araştırmada, orangutanların karşılıklı jeton alışverişinde bulundukları ve alışverişi, kendilerine ne kadar jeton verildiğini göz önünde tutarak yaptıkları belirtiliyor.

Böylece ilk kez, insanlar haricindeki primatlar arasında, ilkel ticaretin bir örneğinin gözlemlendiği sanılıyor.

Hizmet karşılığında mal, örneğin tımar karşılığı yiyecek vermek hayvanlar âleminde sıkça görülen bir durumdu.

Ancak şimdiye dek bu alış verişlerin, maliyet ve kârları dikkatlice hesaplanarak yapıldığına ya da zaman içinde, geçilen iltimasların çetelesinin tutulduğuna dair herhangi bir kanıt yoktu.

Şimdiyse, Almanya'daki bir hayvanat bahçesinde deneye tabi tutulan orangutanların, tam da bunu yaptıkları gözlendi.

Bir çift orangutanın, birbirlerine yiyecekle değiş tokuş edilebilecek jetonlardan alıp verdikleri görüldü.

Çalışmayı yürütenlerden İskoçya St. Andrews Üniversitesi'nden Valerie Dufour "Vermek konusunda hesaplar yapan sadece insanlar değil. Ve karşılığında kendilerine bir şeyler verilmesini de sadece insanlar beklemiyor." diyor.

Araştırmada, dişi orangutanın, başlangıçta çok daha cömert davrandığı; ancak kendisine bu cömertliği karşısında çok jeton verilmediğini görünce bu tutumunu değiştirdiği; verdiği jetonların sayısını azalttığı ve erkek orangutanı kendisine daha fazla jeton vermeye zorladığı da belirtiliyor

http://www.bbc.co.uk/turkish/news/story/2008/12/081224_orangutan.shtml (mhtml:{72EE1CBA-CCDF-4484-8797-63895B88423F}mid://00000296/!x-usc:http://www.bbc.co.uk/turkish/news/story/2008/12/081224_orangutan.shtml)

Şehbir
01-14-2009, 01:05 AM
NTV'deki 'Neden' programında 'Aleviler ve Siyaset'i tartışıldı.

Açılışta Alevi-Bektaşi Federasyonu Genel Sekreteri Turan Eser'e soruldu:

* * * Neden her seçim öncesi 'Sünniler ve Siyaset' değil de 'Aleviler
ve Siyaset' tartışılır....?'

Eser, rakamlarla yanıtladı bu soruyu...

Verdiği rakamlar,tartışmaya yer bırakmayacak kadar net bir tablo sergiliyordu.

Bu rakamları yorumsuz olarak sizlerle paylaşmak istiyorum:

***Türkiye'de kaç okul var ?...................67.000

***Kaç hastane var ?...................1.220

***Kaç sağlık ocağı var ?....................6.300

***Peki kaç cami var ?.....................85.000



Her 60 bin kişiye 1 hastane düşerken, 350 kişiye 1 cami düşüyor.



***Peki, kaç kilise var ?.....................270

***Kaç cemevi var ?.....................100

***Türkiye'de kaç doktor var ?.....................77.000

***Peki, kaç din görevlisi var ?.....................90.000



Türkiye'de her 900 kişiye bir doktor düşerken, her 780 kişiye bir din
görevlisi düşüyor.

Eğitim-Sen'e göre Türkiye'nin 200 bin öğretmen açığı var.



***Türkiye'de kaç kütüphane var?......................1.435

***Almanya'da kaç kütüphane var?......................11.000

***Türkiye'nin kaç kentinde devlet tiyatrosu var ?.......................13

*** Kaç kentte kuran kursu var?........................81

***Bu kursların toplam sayısı kaç ?.........................3.852



***Türkiye'de 1 opera derneği var, 11 bale, 10 heykel, 18 resim, 18 sinema, 38 tiyatro derneği var.



***Peki, kaç tane 'cami yaptırma derneği' var ?..........................35.000

***İçişleri Bakanlığı'nın bütçesi ne kadar
?..........................783 trilyon...

***Ulaştırma Bakanlığı'nın ?...................678 trilyon

***Bayındırlık ve İskân Bakanlığı'nın ?...........................677 trilyon...

***Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın ?............................632 trilyon...

***Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'nın ?...........................280 trilyon..

***Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'nın
?............................249 trilyon...

***Çevre ve Orman Bakanlığı'nın ?............................404 trilyon...

***Sadece Sünnileri temsileden Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bütçesi
nekadar ?...........................1.3 katrilyon...

8 bakanlığın bütçesi kadar...

22 üniversitenin toplam bütçesine denk...



***Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesinin yıldan yıla büyümesine bakalım:

1997'de 66 trilyon.

1998'de 119...

1999'da 180...

2000'de270...

2001'de 302...

2002'de 553...

2003'te 771...

2004'te 1 katrilyon...

2005'te 1 katrilyon...

2006'da 1,3 katrilyon...

2007'de 2,7 katrilyon...



Bir ülke,Diyanet'e, bütün üniversitelerine ayırdığı bütçe kadar pay
ayırıyor,bunu son bir yılda ikiye katlıyorsa,doktordan, öğretmenden
fazla imam yetiştiriyorsa,hastane değil cami yaptırıyor, kütüphaneden
çok Kuran kursu açıyorsa,o ülkenin durup bir daha düşünmesi gerekmez
mi?

ŞERİAT GELECEK Mİ DİYE ARTIK DAHA FAZLA DÜŞÜNMEYİNİZ

( Eğer uyumaya ve bu pasif edilgen tavrımızı sürdürürsek mutlaka gelir....)

İşin esası budur; gerisi laf-ı güzaftır..

Şehbir
01-14-2009, 02:43 AM
Dünyamızı ve asıl oda duvarlarımızı süslemişti



http://img388.imageshack.us/img388/410/92104525xp7.png (http://imageshack.us)



http://i39.tinypic.com/30adk60.jpg


Gençlik ve serdeki hafif anarşistlik.. . 200 metrede altın ve bronz madalya kazanan Amerikalı iki siyah atletin, Tommie Smith ve John Carlos'un siyah deri eldivenli yumrukları havada, başları önde posteri yıllarca hayal dünyamızı ve asıl oda duvarlarımızı süslemişti.
İtiraf ediyorum ki, Aynur Çağlı'nın o muhteşem haberini okuyana kadar aynı karede önde duran, gümüş madalyalı Avustralyalı beyaz atlete hiç dikkat etmemişim. Adı Peter Norman imiş... İşte bu atlet geçen hafta öldü. Haberin ve konunun tekrar gündeme gelmesinin sebebi budur. * Gelelim hikayeye...

Mexico City'de 200 metre finali koşulmuş. Amerikalı (siyah) atletler Tommie Smith ile John Carlos birinci ve üçüncü gelirken, ikinciliği Avustralyalı (beyaz) Peter Norman kazanmış.


Madalya töreni için bekledikleri sırada, Carlos, Peter Norman'ın yanına gelerek sormuş:

- İnsan haklarına inanıyor musun?
- Evet, inanıyorum.
- Peki ya Tanrı'ya?
- Bütün kalbimle...

Bunun üzerine, iki siyah atlet kafalarındaki eylem planını açıklamışlar, Norman tereddütsüz katılmış:

- Ben eyleminizi destekleyeceğ im, bana ne yapmam gerektiğini söyleyin!

İlk defa, o günler için müthiş bir provokasyon hatta devrim sayılacak bir eylem planlıyor iki genç adam: Amerika'daki ırk ayrımcılığını ve siyahlara reva görülen fakirliği ve ikinci sınıf vatandaşlığı protesto edecekler... Ama nasıl?

Fikir Norman'dan geliyor: bir çift siyah deri eldiven buluyorlar, sağ tekini Tommie, sol tekini John eline geçiriyor; fakirliği sembolize etmek için çıplak ayakla kürsüye çıkıyorlar, başları kederle öne eğik, sıkılı yumruklarını havaya kaldırıyorlar. Önlerinde duran beyaz atlet Peter Norman da, dayanışmasını göstermek için kalbinin üstüne 'İnsan Hakları İçin Olimpiyat Projesi Hareketi'nin kokartını iğneliyor.

A merikan milli marşı çalarken plan icra ediliyor ve eylem koyuluyor.

Ve tabii (hatırlıyorum) dünya birbirine giriyor. Amerika ayağa kalkıyor. Olimpiyatlar bile gölgede kalıyor, dünya gazeteleri yumrukları havada siyah atletlerin fotoğrafını birinci sayfadan veriyor...

Amerikan Olimpiyat Komitesi iki siyahın spor kariyerini o saniye bitiriyor. Eylem amacına ulaşmış, Amerika'daki zenci azınlığın durumu dünya gündemine girmiştir. Smith ve Carlos spor hayatlarını (ve buna bağlı olarak geleceklerini) feda etmişler ama dünya tarihine geçmişlerdir. Dünyadaki yüz milyonlarca ezilmiş siyahın ilahı haline gelmişlerdir.

Peki ya Avustralyalı beyaz Peter Norman?

Meslektaşım Aynur'un anlattığına göre, Norman'ın da hayatı kararmış.

Tommie Smith diyor ki:

"Peter, bir beyazdı. O günlerde siyahların haklarını savunma cesareti gösteren, onurlu ve belkemiği sahibi beyaz çok azdı. Peter, Avustralya'ya döndüğünde kimse yüzüne bakmadığı gibi, herkes tarafından yargılandı. Onun da atletizm kariyeri bitti, spor çevrelerinden dışlandı. Tehditler, işsizlik ve tecrit nedeniyle öyle sıkıntılı günler yaşadık ki, üçümüzün de ilk evliliği sona erdi."

Avustralya Devleti Norman'ı ölene kadar affetmemiş ama... Norman intikamını mezara götürmüş: 1968 Olimpiyatları finalinde ikinci olurken kırdığı 200 metre Avusturalya rekoru hâlâ, 38 yıl sonra kırılamamış.

Ölene kadar süren 'eylem kardeşliği'

İki amerikalı ve bir Avustralyalı 'lanetli' atletin o gün başlayan 'eylem kardeşliği' ve dostlukları ömür boyu sürmüş. Aradan geçen 38 yıl boyunca, yazışmışlar, buluşmuşlar, görüşmüşler.

Ta, geçen hafta, Peter Norman evinin bahçesinde kalp krizi geçirip 64 yaşında ölene kadar.

Şehbir
01-14-2009, 03:25 AM
MERHABA ASKER!

Atatürk'ün Selanik'te kolağası bulunduğu sıralarda geçen bir hatırasını anlatacağız. Yalnız, bu hatırayı başlamadan önce, bir noktaya ehemmiyetle değinmek istiyoruz. Atatürk, uluorta tesadüflerle değil, bütün hayatını bu memleketin ve bu milletin hürriyetine vakfederek yıllar ve yıllarca mücadele ettikten sonra Türkiye'yi bugünkü uygar düzeye ulaştırmıştır. Anlatacağımız çok kıymetli hatıra, bunun en canlı örneğidir.
Bu olayı, Milli Mücadele'de emsalsiz hizmetleri geçmiş bulunan Ziya Kılıç'tan dinledik ve ilk kez neşrediyoruz.
Ziya Kılıç, bu olayı şöyle anlatmıştır:
1910 (1326) yılındayız. Beşinci kolordu Erkan-ı Harbiyesi'ne Mülhak Kolağası Mustafa Kemal de Selanik'te bulunuyordu. Beşinci kolorduya mensup 38. Merkez alayı kumandanı miralay saadettin bey tedavi için İstanbul'a gidiyor ve izin alıyor.
Sadettin Bey'in kimi vekil bırakacağını herkes merak etmekteydi. Biz ve kumandanlar, bu merak içindeyken, hayretle gördük ve öğrendik ki, kolağası Mustafa Kemal, kendisine vekalet edecektir. Hayret ettik. Çünkü Mustafa Kemal kıdemli yüzbaşıydı, halbuki kendisinden çok üstün rütbede olanlar vardı.
Büyük rütbeli subayların bu hayretleri çabuk geçti ve yerine büyük bir merak başladı . Mustafa Kemal, kendisini son derece sevdirmişti. Onun, şehir içindeki bazı jestleri, herkesi kendisine bağlamıştı. Şimdi, onun iş başına geçmesini merak ediyorduk.
Alayın teslim alınış gününü, tarihimizin mühim bir dönüm noktası olarak kabul etmemiz lazımdır. O gün, Atatürk , beyaz bir ata binerek gelmişti bütün gözler ondaydı, alayın önünde kılıcını çekerek selam vaziyeti aldı. Sonra atından süratle yere atladı. Şimdi:
- Selamün Aleyküm asker! demesini bekliyorduk.
Fakat hiç beklemediğimiz bir durum vukua geldi:
- Merhaba asker!..
Bu, ilk defa vaki olan bir olaydı. Askerler, nasıl karşılık vereceklerini bilemiyorlardı. Bu bir kaç saniyelik sükutu, İstanbullu askerler doldurdular:
- Merhaba beyim!..
Ordu, ilk defa bir kumandandan (merhaba asker!) selamını alıyordu. Mustafa Kemal, alayı teslim aldıktan sonra sert bir sesle, "rahat!" emrini veriyor sonra bölük kumandanlarından birine yaklaşıyor. Bölüğünü derin kol ile hareket ettirerek takım kolunda kendisine cephe almak üzere sevk etmesini emrediyor.


Banoğlu, Age, S: 31

Şehbir
01-14-2009, 03:40 AM
http://i40.tinypic.com/2qmdqj6.jpg

Şehbir
01-14-2009, 02:13 PM
TARİHİN İCİNDEN

Yeni alfabe daha kabul edilmeden basında ve tabelalarda boy göstermişti.


http://i44.tinypic.com/1zecoi9.jpg


Yazı: K.M. Kostyal Fotoğraflar: Maynard Owen Williams



Yeni alfabe daha kabul edilmeden basında ve tabelalarda boy göstermişti.


Dünya Savaşı'nın sona ermesi ve Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılışı ile, yüzlerce yıllık gelenekler ve yaşam biçimleri tüm Ortadoğu'yu kasıp kavurmaya başlayan modernleşme rüzgârlarına kapılıp gitti. Bu değişim rüzgârı en çok Türkiye'de hissediliyordu. Yeni kurulan cumhuriyetin başındaki Kemal Atatürk, Türk halkını durgunlaşmış geçmişinden koparıp 20. yüzyıla taşımaya kararlıydı. Ve National Geographic için Türkiye'nin değişimi son derece cazip bir konuydu.

Dergi'nin editörü Gilbert Grosvenor'un Robert Kolej'de geçen çocukluğu dolayısıyla Türkiye'ye duyduğu kişisel ilgiyi, yurtdışı yazı grubu başkanı Maynard Owen Williams da paylaşıyordu. Williams da 1920'lerin sonunda İstanbul'da yaşamış, oğlu Robert Kolej'de öğretmenlik yapmış ve bir Türk kadınıyla evlenmişti. (Williams öldüğünde İstanbul'da gömülecekti.)

1930'larda ve 40'larda Williams Türkiye'ye odaklandı ve Türkiye'nin gözü kapalı daldığı modernleşme macerasıyla ortaya çıkan mucizeyi anlatan uzun makaleler yazdı ve fotoğrafladı. "Türkiye Okula Gidiyor" başlığı ile 1929'da yazdığı yazıda, harflerin 482 farklı şekilde bitiştiği eski yazının, 29 harfli yeni Türk alfabesi ile değiştirilmesinin esnaf, bürokrat ve yolcular için ne anlama geleceğini anlattı.

Üç yıl sonra, 1932'de yazdığı "Yeni Türkiye'ye Bakış"ta Türkiye'yi daha geniş bir perspektiften ele aldı. Bunu Douglas Chandler'ın 1939'da yazdığı uzun -ve uzun başlıklı- yazısı izledi: "Türkiye'nin Dönüşümü: Yeni Şapkalar ve Yeni Alfabe Modern Çağın En Hızlı Ulusal Değişiminin Görünürdeki Sembolleridir."

NATIONAL GEOPGRAPHIC Haziran 2003

Şehbir
01-15-2009, 12:27 AM
İKİ ATEŞ ARASINDA

Çal'da cepheyi dolaşıyorduk. Hiç farkına varmadan, düşmanla çarpışan avcılarımızla, düşmana ateş saçan topçularımız arasına girmişiz.
O sırada yanımıza geldiğinde boş bir atla bir süvari geldi. Ve Atatürk'e:
- Kumandan Paşa bu atı gönderdi. Sizi topçu menzilinde bekliyor! dedi. Atatürk, askere:
- Sen, dedi, bu atı ona götür, binsin de o buraya gelsin!..
Çok geçmeden, 11. Fırka Kumandanı Merhum Derviş Paşa yanımıza geldi.
Atatürk ondan vaziyet hakkında malumat istedi. Derviş Paşa:
- Düşmanla durmadan çarpışıyoruz paşam! dedi.
Tam o sırada arkamızdan müthiş bir grup ateş başlamıştı. Toplarımız dağları sarsarcasına gürlüyorlardı.
Atatürk, Derviş Paşa'ya:
- Biz burada iken topçularımızın gerimizde kalması olmaz! dedi. Onları bizim önümüze geçirmek lazım.
Ve Derviş Paşa'nın bu emri derhal tatbik ettirip gelişinden sonra, güldü:
- Paşam, şimdi de avcı hattı ile topçu hattı bir araya geldi. Bu oldu mu ya?
Anlaşılıyor ki Atatürk, düşmanın işini bir an önce bitirmek ve kuvvetlerimizi derhal hücuma geçirmek istiyordu. Derviş Paşa'nın zekası, onun bu niyetini kavramıştı:
- Paşam, dedi, emredersiniz, avcı hattını da ileri sürelim!..
Atatürk, maksadının çabuk anlaşılmasına memnun olmuştu. Güldü:
- Derhal!..
Fakat bulunduğumuz mevki ile avcı hattı arasında telefon tesisatı yoktu. Derviş Paşa bu emri bizzat tebliğ için atına atlamıştı.
Ben, onun bu çok tehlikeli hareketini önlemek, bir başkasını göndertmek istedim:
Koca Paşa'nın kaşlarını çatıp da bana:
- Baksana! Emri kim veriyor? deyişini ve hayvanı ateş hattına doğru dörtnala uçuruşunu ömrüm boyunca unutamam!
On dakika sonra avcılarımız harekete geçtiler ve bir saat sonra dikiş tutturamayan düşman askerleri, murat dağlarına doğru çil yavruları gibi dağıldılar!..
Atatürk'ün bu dahiyane mücadelesi kim bilir ne kadar uzayacak olan bu işi bir saate sığdırıvermişti. Bu savaşı kazanışımızın ertesi günü de Trikopis esir düşürüldü.


Banoğlu, Age, S. 242-243

Şehbir
01-22-2009, 11:32 PM
GORALILAR,
Kosova ozerk bolgesi icinde varlik surduren bir topluluktur. Yugoslavya devletinin dagilmasindan sonra dikkatleri ceken bir topluluk haline gelmislerdir.

Herhangi bir etnik ve dini kimligin one cikmadigi sosyalist bir rejim olan Yugoslavya icinde Goralilar kendi farkliliklarini tartismaya acmak imkânini bulamamislardir. Ancak Yugoslavya'nin tum sosyalist blogun cozulmesine paralel bir zaman diliminde ortadan kalkarak etnik kokenlere gore parcalanmasindan sonra onlar da kendi kimliklerinin koken arayisi icerisine girmislerdir.

Sahip olduklari nufus sayisina bakildiginda, Goralilarin onemsiz bir etnik topluluk oldugu dusunulebilir. Ancak son derece karmasik Balkan cografyasinda hicbir etnik toplulugu onemsiz gormemiz mumkun degildir.

Yuzyillardir suren Bati dunya egemenliginin dunya uzerinde kurmus oldugu kuresel iliskilerin temeline bakildiginda bu durum cok daha iyi anlasilacaktir. Burada hic durmadan tum cografyayi en ucra Kutup noktalarina kadar gezen ve her seyi kodlayan bir caba icinde olan Batili antropologlari animsatmakla yetinelim.

Kimlik ve aidiyet bir toplumu var eden onu diger topluluklardan ayiran en onemli varolus imkanidir. Hicbir toplum kendi farkliligini ve etnik kimliginin ayrimina varamadan varligini muhafaza edemez.

Bugun icin Goralilar ve ayni dil ve kulturu paylasan Torbes ve Pomaklar olmak uzere uc ayri topluluk halinde olan bu etnik yapinin nufusunun da azimsanmayacak miktarda oldugu asikardir.

Gora koylerinin cogunlugu Kosova'da olmakla birlikte Arnavutluk ve Makedonya'ya dagilmis bir halde yasayan Goralilar da bulunmaktadir.

Ancak nufuslarinin bu kadar az bir yekun tutmasina ragmen buyuk, kucuk tum guclerin bu toplulukla iliskileri ve onlarin etnik kimlikleri uzerindeki calismalari son derece dikkate degerdir.

Burada Avrupa genelinde ve Balkanlarda yer alan bazi ulkelerin ve bilim cevrelerinin Gora ve Goralilara duyduklari ozel ilgi dikkat cekici ve bizim acimizdan da tesvik edicidir.

Toplumlar cok kolay degismezler. Toplum ve topluluklarin dis gorunuslerinde bir takim degismeler yasanmis olsa da onlarin gozeneklerine inildiginde, toplumsal genetigine bakildiginda bir cok seyin cok eski zamanlardan beri yasamaya devam ettigine tanik oluruz. Buna toplumsal hafiza diyebiliriz.

Gora'da yurutmus oldugumuz kisa calismalar neticesinde sozlu tarih calismalarinda bulunarak bir turlu icinden cikilamayan ve kimsenin dogrudan hukum veremedigi bu etnik topluluk uzerindeki sis perdesini bir nebze olsun aralamaya calistik. Ancak konunun butun boyutlari ile ortaya konuldugunu da ifade etmiyoruz.

Bu yuzden calismamizi ilk tespitler basligi altinda ele almayi uygun gorduk.

Yapilan calismalar temelde iki kisma ayrilmaktadir. Bir yanda maddi kultur unsurlari olan ve bugun bile arazide ulasma imkani olan mezar, tarihi eser ve kalintilarin incelenmesini iceren bir boyut tasirken ote yandan insan unsurunu eksen alan orf adet ve geleneklere iliskin yapilan calismalar da diger boyutu olusturmustur.

Yurutmus oldugumuz calisma ile Gora'da yasayan orf adet ve gelenekleri yaptigimiz derinlemesine mulakatlar sonucunda koken akrabaliklarinin oldugunu belirttikleri Orta Asya bozkir cografyasinin topluluklariyla gelenek, gorenek ve toresi ile ne tur benzerlikler tasidiklarini tespit etmek ve bu bilgiler isiginda Gora ve Goralilarla ilgili gecerli bilgilere ulasmaya caba gosterdik.


Toplumsal ve Kolektif Hafiza Olarak Orf ve Adet Taramasi
Calismamiz Kasim 2006 tarihinde Kosova Prizren Dragas Beldesine Bagli Gora koylerine yaptigimiz ziyaret ile baslatildi. Calisma esnasina ziyaret etmis oldugumuz bir cok koyde tum topluluk kesimleri ile gorusme imkani bulduk. Bu anlamda kadin, erkek, yasli genc dengesini gozeterek onlara basta kendilerini nasil tanimladiklarindan baslayarak, kulturel degerlerinden orf adetlerine varan bir cizgide bir cok sorular yonettik. Ancak konu ile daha derinlemesine bilgi sahibi olmak icin Gora'li aydinlarin da goruslerine muracaat ettik.

Bu anlamda ilk etepta Abdullah Rahte, Abdullah Tatlici, Yahya Maznikar, Musa Djinjo (Dinc), İsa Mutas, Emrullah Redzeplari, Ramadan Redzeplari, Bayram Hoca, Enes Ensar, Esat Bekirovski gibi Gora'nin onde gelen aydinlarinin goruslerini de alarak, Gora orf ve adetleri konusunda tespitlerde bulunulmustur.

Bu ilk izlenimler bizde ozellikle Turkiye'de ve Orta Asya'da Kazak ve Kirgiz adetleriyle Gora'lilarinkiler arasinda onemli benzerlik ve paralellikler oldugunu saptama imkanini vermistir.

Orf adet taramasi icin yaptigimiz mulakatlar sonucunda adet ve gelenekler bakimindan ozellikle Turkiye Turkleri ve Orta Asya'da Kazak ve Kirgiz topluluklarinin adetleriyle onemli benzerlik ve paralellikler tespit edilmistir.Goralilarin adetleri bes ana baslik altinda ele alinacaktir.

Yemek ve Sofra Kulturu
Gora'da bir tarim kulturu gecmisinin olmadigi, koken itibariyle
hayvanciligin daha baskin oldugu bir yasama tarzina sahip olduklari gorulmustur. Baskin yasama tarzlari dikkate alindiginda, Orta Asya Bozkir cografyasindan Balkanlara gocmus, gecmisinde gocerlik olan bir topluluk olduklari, mutfak kulturlerinde de kendini gosterir.

Benzeri durum bugun Orta Asya'nin gocebe halklari olan Kazak ve Kirgizlarda da soz konusu olup yemek kulturleri buyuk olcude hayvani gida agirlikli beslenmeye dayanir. Goralilarin yemek kulturunde yemekleri hayvani gidalar daha agir basar. Ozellikle et, sut, peynir, tereyagi temelli beslenme, Turkiye'de eksimik olarak bilinen ozel yaptiklari peynir Goralilarin en bilinen yemekleridir.

Goralilarda baba evin buyugu olarak sofraya oturmadan ya da yemege baslamadan evin diger uyeleri sofraya oturmaz ve yemege baslamaz.. Benzer davranis biciminin Kazak, Kirgiz ve Anadolu Turklerinde gormemiz mumkundur



Prof. Dr. H. Musa TASDELEN*
Yrd. Doc. Dr. M. Kemal SAN*
Yrd. Doc. Dr. İsmail HİRA*

T.C. Sakarya Universitesi - Sosyoloji Bolumu



Not: Yazı çok uzun olduğu için, Word Belgesi olarak eklenmiştir..

Şehbir
01-23-2009, 12:39 PM
SINGAPUR DA BIR HALK OTOBUSU


http://img217.imageshack.us/img217/6106/att00001wb1.jpg (http://imageshack.us)


http://i40.tinypic.com/2jgmk3.jpg


http://img205.imageshack.us/img205/5755/att00003wn5.jpg (http://imageshack.us)


http://i43.tinypic.com/28k50dl.jpg


http://img205.imageshack.us/img205/1082/att00005dr4.jpg (http://imageshack.us)


http://i44.tinypic.com/egwwlk.jpg


http://img205.imageshack.us/img205/375/att00007ep1.jpg (http://imageshack.us)


http://i44.tinypic.com/120tblz.jpg

Şehbir
01-23-2009, 12:56 PM
http://i43.tinypic.com/24bu2op.jpg

Şehbir
01-23-2009, 02:02 PM
"Biliyorum, kolay değil yaşamak;
Ama işte
Bir ölünün hala yatağı sıcak,
Birinin saati işliyor kolunda.
Yaşamak kolay değil ya kardeşler,
Ölmek de değil;
Kolay değil bu dünyadan ayrılmak."

--

ÇuKuRun DERİNLİĞİ?

"Kırık taşlara bakıp
Işıklı bir asfalt düşünmek
Acaba yalnız
Şairlere mi mahsus? "
ORHAN VELİ KANIK

Bu, bir devrin öyküsü… Sadece ÇuKuRun içine değil, etrafına da bakmamız gereken… ÇuKuRu kazanların küreklerindeki çamuru da görmemiz gereken bir devrin öyküsü…

Tarihimizde olanları yeteri kadar biliyor muyuz? Olanlar arasında bir bağ kurabiliyor muyuz? Ya da olanlar arasında bağ kuranlara paronayak damgasını vurup, işin içinden sıyrılmayı mı seçiyoruz? Düşünmüyor, sorgulamıyor, her şeyi olan biçimiyle kabulleniyor muyuz? At gözlüğüyle bakmak daha mı kolay geliyor bizlere? Eğer düşünmüyor, sorgulamıyor, at gözlüğüyle bakıyor ve kabulleniyorsak her şeyi, tam da istenilene uygun bir insan tipi olmuşuzdur…

Yarım asrı geçkin süredir; yolumuzun üstünde peydahlanıverecek ÇuKuR tehlikesiyle burun burunayız…

Orhan Veli, kız kardeşi Ferüzan Yolyapan'a "Hadi, ölmecesine Çankaya'ya yürüyelim (!) " dermiş… Yine Ankara'da yürürken, açılmış bir ÇuKuRun ölümüne neden olacağını bilmeden…

Sartre'ın "Saygılı Yosma" adlı eserini Türkçe'ye çevirmiş… Sahneleneceği için Ankara'ya gitmek zorunda kalan Orhan Veli, İstanbul'a döndüğünde pantolonunun sağ paçasını sıyırarak kız kardeşine yaralı bacağını göstermiş, "Kanalizasyon yapılıyormuş. Çukura düştüm. Orada kalsaydım, gazeteler 'Orhan Veli ÇuKuRda öldü' diye yazacaklardı." Diyerek gülmüş…

Henüz 36 yaşındaymış Orhan Veli bunları söylediğinde ve ÇuKuRa düştüğü 10 Kasım (!) tarihinden dört gün sonra, BEYİN KANAMASI sebebiyle yaşamını yitirmiş! ..

Önce "alkol zehirlenmesi" demişler ölüm nedenine… Sonra otopsi yapılmış: BEYİN KANAMASI hala anlayamamakta direnenler için tekrarlıyorum...BE-YİN KA-NA-MA-SI.

İşte, düştüğü/düşmesine neden olunduğu ÇuKuRla ölümü arasındaki bağlantı da bu noktada başlamakta…

Orhan Veli içtiğini inkar etmezdi… Ölümüne "alkol" damgasını vurarak ÇuKuRun suçsuzluğunu ispatlamaya çalışanlar oldu… Belli ki ÇuKuR suçluydu…

Şimdi önemli olan o ÇuKuRun DERİNliği…

ÇuKuRun DERİNLİĞİ

ÇuKuRun derinliğini ölçmek ve içinden çıkanların ne olduğunu görmek için, o günlerde neler olup bittiğini anlamamız gerekmekte…

Adnan Menderes, 22 Mayıs'ta mecliste okuduğu hükümet programında "millete mal olmuş" inkılapların "mahfuz" tutulacağını belirterek şöyle demiştir:
"Demokratik inkılâbımızın bugüne kadar elde edilmiş neticelerini mahfuz tutmakla kalmayıp Anayasada vatandaş hak ve hürriyetlerine ve millet iradesine dayanan istikrarlı bir devlet nizamını teminat altında bulunduracak esaslı tadiller hazırlayıp huzurunuza arz etmek kararındayız...Bununla muvazi olarak, kanunlarımızda itiyatlarımızda ve telâkkilerimizde tek parti devrinden arta kalan ne varsa tam olarak tasfiye edeceğiz. " (TBMM Tutanak Dergisi, 1950: 30)
DP hükümeti, hürriyetler doğrultusunda seçim beyannamesinde olmamasına rağmen Arapça ezan okunmasını sağlama zaruretini hissetmiştir. (Ulus Gazetesi, 1950: 1)
4 Kasım 1950'deki Bakanlar Kurulu tarafından dini eğitim sistemini değiştirilmiş ve yeni durum MEB'nın 7 Kasım 1950 tarihli ve 2949 sayılı genelgesiyle de tüm valiliklere bildirilmiştir. (AYHAN, 1999: 125) Yayınlanan bildiride Bakanlar kurulu kararı gereğince 1950-1951 ders yılından itibaren ilkokulların 4 ve 5'inci sınıflarında okutulacak din dersleri hakkında toplanan İlmi Heyet'in çalışmalarına dayanarak Bakanlar kurulu tarafından da kabul edilen ve Bakanlıkça yayınlanan genelge şu şekilde olmuştur.
1-Türk çocuklarının diğer ihtiyaçlarına olduğu gibi dini ihtiyaçlarına da cevap vermek üzere2- Bakanlıkça bastırılmış olup 1950 ders yılı kitap listesine alınmış olan ilkokul din dersleri kitapları şimdilik uygun görülmüştür.
3- Bu hususta öğretmenlere rehber olarak bir kitabın hazırlatılması kararlaştırılmıştır.
4- Çok öğretmenli ilkokullarda din derslerinin bu dersleri bilhassa okutmak isteyen öğretmenlere verilmesi, bunlar da çok olduğu takdirde içlerinden daha yaşlılarının tercih edilmesi muvafık bulunmuştur.
Genelge 20 Kasım 1950 tarihinde 2-2061 sayılı Tebliğler Dergisinde yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. (MEB Tebliğler Dergisi, 1950, 116)
Memleketin içinde bulunduğu ve ÇuKuRla ilgili olduğunu düşündüren gelişmeler bunlardır… Doğaldır ki, tüm bunlar olurken, karşıt gruplarda ateşli tartışmalar olmuştur…
Celal Bayar'ın kanun tasarısında hükümetin yanında yer alması tepkilere neden olmuş zira eski milletvekillerinden Refet Ülgen (Urfa) Bayar'a yazdığı mektupta düşüncelerini şöyle ifade etmekteydi:
...Bu bir gerilemedir. Atatürk'e aziz arkadaşlık yapmış olan büyük varlık buna engel olmalı idi...Halbuki ezanın ezanın Türkçe okutturulması bir inkılaptı, Atatürk'ün yaptığı bir inkılaptı. Bunu tekrar arapçaya çevirmek, bir gerileme yeni bir irtica olmaz mı? (BCA; 1950: 2)
"YAPRAK" FİKİR SANAT GAZETESİ
15 günde bir yayınlanır… Sahibi ve yazı işlerini fiilen idare eden kişi bizzat Orhan Veli'dir…
15 Haziran 1950'de 28. sayısında başmakale "Yağmurdan Doluya" adını taşır ve el değiştiren iktidarın Atatürk ilkelerini tasfiye ederek, kendisini iktidara taşıyan zümrelerin hoşuna gideceği esaslara hizmet edeceği ana düşüncesini taşır…
"Yağmurdan Doluya", cesurca yazılmış bir makaledir… Bununla da kalınmamış, Orhan Veli hemen yanındaki sütunda "Ezan" başlıklı yazısını yayınlamıştır…
"Ezan" alaycı bir girişle başlayıp, ciddi uyarılarla devam eden bir yazıdır… Bir çok kişinin hoşuna gitmeyecek denli, suya sabuna dokunur bir nitelik taşımaktadır…
"Yaprak" gündemi bu iki yazıyla yorumlayarak, yan sütuna da Metin Eloğlu'nun "Zurnanın Zırt Dediği Yer" adlı şiirinin sonunda da,
"Ha şöyle / Düşünmeye alışın" der…
Orhan Veli, aynı sayılı "Yaprak" gazetesinin ikinci sayfasında "Ezan Üstüne" adlı yazısında şöyle diyor: "Her anlayışla birlikte suç anlayışı da çağdan çağa, ne kadar değişiyor! … Çağın bu kadar çabuk değişeceğini bilseydi Kubilay kafasını verir miydi? ... Maksat, seçimlerden önce bir avuç geri kafalı insanı avlamak için verilmiş bir sözü yerine getirmek…"

İşte bundan sonradır ki, o bir avuç insan büyüdü, büyüdü…

Şimdi durup düşünelim biraz…

Orhan Veli'nin önüne çıkan ÇuKuR, suçsuz muydu?

ÇuKuR kazılırken, içinden neler çıktı?

Kasım tarihli ölümlere (!) alkol damgası vurularak, " cezasını buldu" anlamında bu ölümler neden meşrulaştırıldı?

Bu bağlantılara dikkat edip, yorumlamaya çalışanlara neden "paronayak" teşhisi konulmakta?

ÇuKuR suçluydu…

Orhan Veli susturulmalıydı…

Düşünen değil, kafa sallayan bir topluma hükmetmek daha kolaydı…

Gözler boyanmalı, ardından herkesin kafasına bir at gözlüğü takılmalıydı…

İnsanlar hep en ince yerinden avlanmalı, eğitimde reform denilerek minicik çocukların beyinleri yıkanmalı, neferler yetiştirilmeliydi…

Yaptılar… Başardılar…

ÇuKuR kazılırken, içinden yılanlar çıyanlar çıktı… Entrikalar, sinsice planlar… Sonra devredildi kürekler bir başkasının eline, çamuru hiç kurumadı…

Düşünen, sorgulayan, yorumlayan, yazan herkes susturuldu…

Hiçbirinin kim tarafından, neden susturulduğu bulunamadı ama bilindi…

Ucu, kendi kişisel çıkarlarına dokunmayan hiçbir düşünceyi dinlemediler…

"Neler yapmadık şu vatan için!
Kimimiz öldük;
Kimimiz nutuk söyledik." Dedi Orhan Veli…

Işıklı bir asfalt düşünen Orhan Veli, yolun ortasına açılan ne idüğü belirsiz bir ÇuKuRun DERİNliğine gömüldü…

"Biliyorum, kolay değil yaşamak;
Ama işte
Bir ölünün hala yatağı sıcak,
Birinin saati işliyor kolunda.
Yaşamak kolay değil ya kardeşler,
Ölmek de değil;
Kolay değil bu dünyadan ayrılmak." Dedi Orhan Veli…

1- BELEDİYE NİN o ÇuKuRun KAZILMASI İÇİN VERDİGİ EMİR TUTANAGI; tekrarlıyorum; emir tutanağı,TARİHİ; EMRİ VERENLERİN TESPİTİ VE BAGLANTILARI.

2-Düştügü ÇuKuRun ENİ,BOYU,ÇAPI ve DERİNLİGİNE ait SAYISAL BİLGİLERin ve daha sonra o çukurun tekrar ne zaman ve ne şekilde kapatıldıgının araştırılması vs.

DEVAM EDECEK

Şehbir
01-23-2009, 02:11 PM
Şüpheli bir ölüm

Çukura düştüğü gece,

Orhan Veli neredeydi?

Orhan Veli, 1950'nin 10 Kasım gecesi, Ankara'da Belediye'nin açtığı bir çukura düşer. Beyin kanaması başlar ve 17 Kasım'da Orhan Veli, üç gün önce kaldırıldığı Cerrahpaşa Hastanesi'nde, saat 23.20'de gözlerini İstanbul'a kapar. Doktorlar ölümünü şüpheli görürler...

SUNAY AKIN / Popüler TARİH / Kasım 2000


Bir Cağaloğlu geleneği

Bayezid Camii'nde namazı kılınan cenazenin ardından yürüyen insanlar, Cağaloğlu'na geldiklerinde, yokuş boyunca sıralanan kitabevlerinin kepenklerini birer birer indirdiklerini görürler. Vitrinleri bir giyotin gibi kapatan çinkoların çıkardıkları sesler, bir matem melodisi gibi yokuş boyunca yankılanır.



Cenazeye asker selamı

O sırada, çarşı iznine çıkan bir asker, cenazeye gösterilen ilgi karşısında yanındakine sorar:

"Merhum ne iş yapardı abi?"..."Şairdi" yanıtı üzerine "Nee, şair mi?" diyerek heyecanını ifade eden asker, esas duruşa geçer ve önünden ağır ağır ilerleyen tabuta selam çakar! O gün, duvara asılı takvim yapraklarında '17 Kasım 1950' tarihi yazmaktadır. Tabutun içindeki de, üç gün önce kaldırıldığı Cerrahpaşa Hastanesı'nde, saat 23.20'de gözlerini İstanbul'a, şiire ve yaşama kapayan, doktorların ölümünü şüpheli gördükleri için otopsi yaptıkları, kestikleri, biçtikleri Orhan Veli'nin narin bedenidir. Orhan Veli, Aşiyan mezarlığında, tasarımını Abidin Dino'nun yaptığı kabire defnedilir. Şiirleri gibi süslü püslü olmayan mezar taşında yalnızca, 'Orhan Veli 1914-1950' yazmaktadır. Şairin kendini anlattığı 'Ben Orhan Veli' adlı şiirinde şöyle bir dize yer alır:

'Edebiyat tarihçisi bulsun'.



Cebinden çıkan şiir

Orhan Veli'nin bulunmasını istediği, 'pek muteber' olan sevgilisinin adıdır. Ama aşk konusunda, edebiyat tarihçisine bulacak pek bir şey bırakmaz şair. Çünkü ölümünün ardından hastanenin deposuna gönderilen eşyalarının ceplerinden at yarışlarını gösteren bir program ve diş fırçasının sarıldığı kağıtta, 'Aşk Resmi Geçidi' adlı bir şiir çıkar. Söz konusu şiirde şair, sevgililerini tek tek anmaktadır...

Edebiyat tarihçisinin bulması gereken, Ankara'da, Belediye'nin açtığı çukura düştüğü ve ölümüne neden olan beyin kanamasının başladığı 10 Kasım gecesi, Orhan Veli'nin nerede olduğudur.

Dört arkadaş: Soldan sağa; Orhan Veli, Şinasi Baray, Oktay Rıfat ve Melih Cevdet Anday.

Bedri Rahmi'nin kapak deseni ile Orhan Veli'nin 1947 tarihli ikinci kitabı (sağda).

Sinasi Baray'ın lokantası

Bu sorunun yanıtını aramak üzere, Melih Cevdet Anday'ın 'Fotoğraf adlı şiirindeki iki dizeden yola koyulalım: "Dört kişi parkta çektirmişiz, / Ben, Orhan, Oktay bir de Şinasi..."

Melih Cevdet Anday'ın, Oktay Rifat ve Orhan Veli'yle birlikte andığı Şinasi Baray, Ankara Lisesi'nden arkadaşlarıdır ve de okulun tiyatro kolunun sahnelediği oyunların dekorları onun tarafından yapılmadır.

Ankara'da yaşayan Şinasi, arkadaşlarının seslenişiyle 'bir de Şinasi', anneannesinin Hacı Bayram Veli Camii'nin yakınında bulunan evinin bodrum katında 'Üç Nal' adında içkili bir lokanta açar. Bir dönem sanatçıların uğrak yeri olan lokanta, çevre düzenlemesi sırasında yıkılır.

Melek Baray, Melih Cevdet Anday'ın şiirinde üç ünlü şairle birlikte anılan 'Şinasi'nin kim olduğunu merak edip araştıran Sosyolog Okan Konuralp'e, eşini 1989'da kaybettiğini söyleyerek, lokantanın masalarında gezinen, konukların el yazılarıyla dolu şeref defterini gösterir ve şunları söyler: "Orhan, çukura düştüğü gece bizdeydi. Başka bir yere uğrayıp içki içmiş olamaz."

Ankara'da Atatürk Orman Çiftliği'ndeki tren istasyonunun bahçesinde,
soldan sağa doğru ön sırada oturanlar: Sabahattin Ali, Orhan Veli, Roji Szabo,
Rebia Şeref ve Aliye Ali. Arka sırada ise soldan sağa, Matika Szabo, Filiz, Szabo, Muvaffak Şeref.

Şiirindeki diğer ipuçları

Edebiyat tarihçileri için Orhan Veli'nin şiirinde pek çok ipucu vardır.

Hanginiz bilir benim kadar

Karpuzdan fener yapmasını

dizeleriyle başladığı 'Sakal' adlı şiirinde iddiasına şöyle devam eder:

Sedefli hançerle üstüne

Gülcemal resmi çizmesini

...

Şairin, karpuzdan fener yapma konusunda kendine olan güveninin nedeni, Beykozlu oluşudur. İstanbul'un karpuz tarlalarıyla dolu olan bu şirin kazasında 13 Nisan 1914'de doğar Orhan Veli.

Orhan Veli, Bedri Rahmi Eyüboğlu (solda) ile Sait Faik'in ortasında ve Orhan Veli,

Kendi ağzından...

Orhan Veli, arkadaşı Muvaffak Sami Onat'a gönderdiği bir mektupta kendini şöyle anlatır: "1914'de doğdum. 1 yaşında kurbağadan korktum. 2 yaşında gurbete çıktım. Yedisinde mektebe başladım. 9 yaşında okumaya, 10 yaşında yazmaya merak sardım. 13'te Oktay Rifat'ı, 16'da Melih Cevdet'i tanıdım. 17 yaşında bara gittim. 18'de rakıya başladım. 19'dan sonra avarelik devrim başlar. 20 yaşından sonra da para kazanmasını ve sefalet çekmesini öğrendim. 25'te başımdan bir otomobil kazası geçti. Çok âşık oldum, hiç evlenmedim. Şimdi askerim."

Orhan Veli'nin pantolon paçaları

Ölümünden 38 yıl sonra, Rumelihisarı'ndaki parka heykeli dikilir Orhan Veli'nin. Heykelin yapılış aşamasında, Melih Cevdet Anday aranılır ve arkadaşının oturup kalkışını içeren sorular sorulur. Anday, Orhan Veli'nin otururken bacak bacak üstüne attığını söylese de, heykelin bu oturuş şekliyle hiçbir ilgisi yoktur. Melih Cevdet Anday'ın sözlerini doğrulayan fotoğraflardan biri, Sabahattin Ali'nin anlatıldığı, 1995'te yayımlanan 'Filiz Hiç Üzülmesin' adlı kitabın sayfalarındadır. Bu fotoğrafta, Sabahattin Ali'nin yanında oturan Orhan Veli'nin, bacak bacak üstüne attığı görülür. Bir diğer fotoğraf ise, Mina Urgan'ın 1998'den itibaren satış listesinde dev adımlar atan 'Bir Dinozorun Anıları' adlı kitabında yer alır. Urgan'ın, Küllük Kahvesi'nde çektirdiği fotoğraftaki Orhan Veli'nin pozu, Melih Cevdet Anday'ı doğrular. Heykelde, şairin oturuşu gibi giydiği, daha doğrusu kendisine giydirilen pantolon da tartışmaya açıktır. Şık giyinmeyi seven Orhan Veli, parasız kalınca elbiselerini eskiciye satardı. Bu konuda unutamadığı bir anısı vardır Melih Cevdet Anday'ın: "Sattığı yer hep aynı eskici olurdu. Hergele Meydanı'ndaki bir eskici. Tatlı bir anım var, onu anlatıvereyim, bu giysilerin pantolon paçaları dardı elbet, Orhan'ın beğenisine uygun olarak. Bir gün, gene bir giysisini götürdüğünde, eskici: 'Beyim, bir dahaki sefer paçaları bol tut, çünkü satılmıyor dar paçalı olduğu için' demişti." Orhan Veli'nin pantolon paçalarının kısa oluşunun nedeni babasıdır! Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nda şeflik yapan Mehmet Veli Bey, hiç hoşlanmazmış pantolon paçalarının ayakkabıya kadar sarkmasından. Hatta, şairin Ankara Lisesi'nden arkadaşı Oktay Rifat, bir kompozisyon dersinde kaleme aldığı yazıda, sözünü ettiğimiz paça sorununu ele almış ve Orhan Veli'nin evden çıkarken pantolon paçalarını epey yukarıya çektiğini yazmıştır. Heykele baktığımızda, pantolon paçalarının uzun olduğunu görürüz!.

Hangi Londra konferansı?

İstanbul'un, tarihin akışı içinde değişen dokusunu Orhan Veli'nin şiirlerinde görebiliriz. Galata Köprüsü, altından geçmek için bacasını kıran çatana, mavnalar, bayram yerlerinde kurulan kayık salıncak, Rejı'ye giden işçi kızlar, sucuların çıngırakları gibi pek çok motif karşılar bizi Orhan Veli şiirinde... Ama onun 'Cımbızlı Şiir'inin tarihçiler açısından apayrı bir önemi vardır:

Ne atom bombası,

Ne Londra Konferansı;

Bir elinde cımbız,

Bir elinde ayna;

Umurunda mı dünya!


Bu şiir, Orhan Veli'nin 1947'de yayımlanan 'Yenisi' adlı dördüncü şiir kitabında yer alır. Dünyanın gidişiyle ilgilenmeyen kadınları taşlayan şiirde adı geçen 'Londra Konferansı', şiirin yazıldığı günlerde henüz yapılmamıştır. Şiirin, İkinci Dünya Savaşı'nı sona erdiren atom bombasını ve sonrasını içerdiğini göz önüne alacak olursak, Londra Konferansı'nın 1948 yılının Şubat ayında gerçekleşen toplantı olduğunu söyleyebiliriz. SSCB'nin katılmadığı bu toplantıda, İngiltere, ABD ve Fransa, Batı Almanya'daki işgal bölgelerinin statüsünü belirleyerek, federal bir devletin ve Ruhr havzasında uluslararası bir denetimin kurulmasına karar verirler.


Ve Orhan Veli'nin sünneti

Londra Konferansı'nın 1921 yılının Şubat ve Mart aylarında yapılan, Batılı devletlerin zorlamasıyla İstanbul ve Ankara hükümetlerini aynı masaya oturtan toplantı olduğunu düşünemeyiz. Ankara'yı temsil eden Bekir Sami Bey'in 'Misaki Milli' andına aykırı davrandığı için görevden alınmasıyla sonuçlanan toplantının atom bombasından çok önce düzenlenmesi bir yana, Orhan Veli o yıl henüz yedi yaşındadır. Bu konferansın tartışmalarının sürdüğü 1921 yılında Orhan Veli, Halife Abdülmecit'in Yıldız Sarayı'nda düzenlediği düğünde sünnet edilen çocuklar arasındadır!..



http://img217.imageshack.us/img217/953/orhanveli01arkadalarmf0.jpg (http://imageshack.us)


http://i40.tinypic.com/2ijn2v.jpg


http://img523.imageshack.us/img523/3971/orhanveli03ankadage4.jpg (http://imageshack.us)


http://i39.tinypic.com/1z73cea.jpg


http://img217.imageshack.us/img217/4434/orhanveli06sfaikta9.jpg (http://imageshack.us)


http://i39.tinypic.com/f03huq.jpg


http://i41.tinypic.com/2nu1sow.jpg

Şehbir
01-24-2009, 12:45 AM
HALİL AĞA


Atatürk ve Nuri Conker,Florya Köşkü'nün tüm nöbetçilerini atlattılar ve köşkten kaçtılar. Altlarında, Nuri Conker'in bir arkadaşının arabası vardı. Eylül sonu akşamı sonbaharın tadını çıkararak, Çekmece'ye doğru gidiyorlardı.

Birden Atatürk'ün gözleri akşam güneşi altında çift süren bir köylüye takıldı. Yaşlı bir adamdı bu. Sapanının sapına iyice yapışmış, toprakları yavaş yavaş deviriyordu. Fakat çiftin bir yanında öküz, bir yanında merkep vardı. Eşit güçlerle çekilmediği için sapan yalpa yapıyordu.

Atatürk şoföre durmasını söyledi.

İndiler. Köylüye seslendi:

"Kolay gelsin Ağa!.."

Köylü bu sese başını çevirmeden karşılık verdi:

"Kolay gelsin"

"İşler nasıl Ağa? Bu yıl mahsulden yüzünüz güldü mü?" Köylü isteksiz konuştu:

"Tanrı'nın gücüne gitmesin bey, bu yıl yufkaydı mahsul. Kabahatin açığı bizde, açığı yukarda! Biz geç davrandık, yukarısı da rahmeti esirgedi."

"Bakıyorum, sapanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu. Öküzün yok mu senin?"

"Var olmasına vardı ya, hıdrellezde vergi memurları sattılar."

"Hiç vergi memurları köylünün üretim aracını satar mı? Olmaz böyle şey! Muhtara şikayet etseydin..."

Köylü güldü:

"Muhtar başında deel miydi memurun, a bey?"

Atatürk dudaklarını dişleri arasında ezerek konuştu:

"Kaymakama gitseydin."

Köylü iyice güldü.

"Sen de benle gönül mü eyleyon beyim?" dedi.

Atatürk konuşmayı sürdürdü.

"E peki, İstanbul şuracıkta geleydin valiye anlataydın derdini... Onun işi bu değil mi?"

Köylü Atatürk'ün saflığına inanmış iyiden iyiye gülüyordu. Konuşmanın tadını çıkardığı için keyiflenmişti de biraz. Kestirip attı:

"Bırak şu sağarı Allasen, biz onun buralardan gelip geçtiğini çok gördük. Yakasına yapışsak acep derdimizi duyurabilir miyiz?"

Atatürk sordu:

"Adın ne senin Ağa?"

"Halil... Köylük yerde sorsan, Halil Ağa derler..."

"Demek varlıklısın?.. Ağa dediklerine göre."

"Acık çiftimiz- çubuğumuz varken adımız ağa'ya çıkmış."

"Peki Halil Ağa, bu senin işin beni bayağı meraklandırdı. Benim bildiğime göre, bir çiftçinin üretim aracı elinden alınmaz. Sen aldılar diyorsun. Hadi kaymakam şöyle, vali öyle diyelim; e peki bir başvekil İsmet Paşa var bilir misin?"

"Bilmez olur muyum, beyim?"

"Tamam öyleyse, hemen her hafta İstanbul'a geliyor. Florya Köşkü'ne iniyor. Köşk de şuracıkta. Bir gün kapıda bekleseydin de derdini dökseydin ona... Herhalde çaresini bulurdu."

"Sen benim konuşmamdan hoşlaştın, gönül eyliyorsun. Ama bak şimci, tutalım gittim vardım, beni o kapıya koymazlar ya...Tutalım ki kodular, koskoca İsmet Paşa'mızı göstertmezler ya. Tut ki gösterdiler ya ona halimi nasıl yanacağım hele; o sağarın sağarı! Heç işitmez beni..."

Nuri Conker, lafa karışmak istedi, Atatürk bir hareketiyle onu durdurdu.

"E peki, bakalım bu dediğime ne bulacaksın!" dedi

"Atatürk koca yaz şuracıkta oturup duruyordu. Gitseydin, çıksaydın önüne, anlatsaydın halini. O da seni yüzüstü bırakacak değildi ya!.."

Köylü iyice keyiflenmiş, gülüyordu.

"Sen ne diyorsun bey?" dedi.

"Mustafa Kemal Paşa Atatürk'ümüzün yüzünü görmek için Peygamber gücü gerek... Hem, tut ki gördük. Yiyip içmekten, işinden gücünden başını kaldırıp bizim öküzün arkasından mı seyirecek?.."

Halil Ağa, sigarasının son nefesini ciğerlerine doldururken, Atatürk'ten yeni aldığı sigarayı da kulağının arkasına yerleştiriyor, çiftinin başına gitmeye hazırlanıyordu. Konuşacak bir şey de kalmamıştı. Atatürk köylünün omuzuna elini koyarak, "Senden hoşlandım Halil Ağa" dedi.

"Bir gün köyüne de gelir, bir ayranını içerim. Açık yürekli bir vatandaşsın. Ama yine de sana söylüyorum, hakkını kimsede bırakma ara!.."

Döndüler, arabaya bindiler. Halil Ağa, onları uğurladı.

"Meraklanma beyim, evelallah heç kimse bizim hakkımıza el değdiremez. Fakat bu, Devlet Baba'ya borçtur. Ödenmesi gerek... Otomobil hareket etti. Atatürk'ün canı sıkılmıştı.

"Bir uygun yerden dönelim, tadı kaçtı bu işin!.." dedi. Dönüş yolunda Atatürk konuşmuyor, sigara üstüne sigara yakıyordu. Yüzünde ince bir keder vardı.

"Yahu çocuk, şu Halil Ağa'nın vergi borcundan öküzünü satmışız, merkeple çift sürüyor, hala da 'Devlet Baba' diyor. Ne mübarek millet, bu millet!.."

Köşke döndüklerinde Atatürk yaverine emretti:

"Şimdi" dedi: "İstanbul'da ne kadar bakan, milletvekili varsa hepsini telefonla bulacaksın!..

Bu akşam kendilerini yemeğe bekliyorum. Ayrıca Vali Muhittin Üstündağ ile İsmet Paşa'yı bul, onlara da haber ver." Yaver odadan çıktı. Atatürk, Nuri Conker'e döndü:

"Şimdi sen de arabayla çıkıp o Halil Ağa'ya gideceksin. Ona benim kim olduğumu söyleme. Tüccar, zengin bir adam filan dersin. 'Seni sevdi, sana öküz alıverecek' diye bir şeyler söyle, kandır. Kuşkulandırmadan al getir buraya."

O akşam Atatürk'ün sofrasında Başbakan İsmet İnönü, bakanlar, milletvekilleri ve İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ'dan oluşan yirmi beş konuk vardı. Atatürk, "Bu akşam soframıza efendimiz gelecek" dedi. "Kendisine nasıl davranacağınızı çok merak ediyorum."

Bir süre sonra içeri başyaver girdi ve Atatürk'ün kulağına bir şeyler söyledi.

Atatürk "Buyursun!" dedi.

Başyaver kapıyı açıp da Halil Ağa, gündüz konuştuğu beyin sofranın başında oturduğunu, yanı başında da İsmet Paşa'nın yer aldığını görünce, şaşkınlıktan dona kaldı. Dizlerinin bağı çözülmüştü. Atatürk onu görünce ayağa kalktı. Arkasından tüm konukları da ayağa kalktılar. Atatürk son konuğunu, "Hoş geldin Halil Ağa" diye karşıladıktan sonra kendisini sofradaki konuklarına tanıttı:

"İşte beklediğimiz, Efendimiz" dedi.

Nuri Conker, Halil Ağa'yı Atatürk'ün sağ başına oturttu, kendisi de yanındaki sandalyeye geçti. Atatürk, sofradakilere, o gün köşkten Conker'le birlikte nasıl kaçtığını, Halil Ağa'yı, bir yanında öküz, bir yanında merkeple çift sürerken nasıl gördüğünü, sigara yakmak bahanesiyle nasıl kendisi ile konuştuğunu ayrıntılı bir şekilde anlattıktan sonra şöyle dedi:

"Şimdi gerisini Halil Ağa ile birlikte yanınızda tekrarlayacağız. Ben sorduklarımı baştan soracağım Halil Ağa da orada bana söylediklerini olduğu gibi tekrarlayacak."

Halil Ağa'ya döndü:

"Bak beri, Halil Ağa" dedi. "Sen bu akşam benim baş misafirimsin. Senin açık sözlülüğünü pek çok beğendiğimi bugün söyledim. Konuşmamızdan sonra sana hiçbir zarar gelmeyecek. Öküzünü de alacağım. Ama şimdi ben tarlada sorduklarımı baştan soracağım, sen de orada söylediklerini aynen tekrarlayacaksın. İşte soruyorum:

'Bakıyorum sapanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu. Öküzün yok mu senin?" Halil Ağa dudakları titreyerek Atatürk'ün ayağına kapanacak oldu. Atatürk önledi:

"Yoo, bak böyle şey istemem. Soruyorum cevap ver."

Soru - cevap valiye kadar aynen tekrarlandı. Sofradakiler, soluk almadan konuşmayı izliyorlardı. Ürkütücü sorulara gelmişti sıra. Atatürk sordu:

"Peki İstanbul şuracıkta, gideydin valiye, anlataydın derdini, onun işi bu değil mi?"

Vali Muhittin Üstündağ, Hali Ağa'nın ancak iki metre ötesinden kendisine bakıyordu. Nasıl desin? Ter basmıştı iyice, işi savuşturmanın yoluna kaçtı:

"Vali paşamızı biz görüp dururuz buralarda. Eteğine düşsek derdimizi duyurabilir miyiz ki..."

"Olmadı bu, Halil Ağa... Bana dediğin gibi, dosdoğru..."

"Böyle demedik mi beyim?.."

"Ya, ben mi yanlış anladım?.. Dur soralım bakalım Nuri'ye. Nuri,böyle mi dedi bize Halil Ağa?"

Nuri Conker karşılık verdi. "Hayır Paşam!.."

"Gördün mü?.. Demek aklında yanlış kalmış. Hani bir şey dediydin sen, vali neden duymazmış?.. Aynen bana söylediğin gibi söyle."

Halil Ağa kekeleyerek konuştu:

"Köylük yerinde bizim dilimiz sağar demeye alışmıştır, paşam" dedi. "Kusura kalma gayri..."

Atatürk gülmeye başladı:

"Diplomatsın ki, yaman diplomatsın, Halil Ağa... Ama şimdi diplomatlık sırası değil, doğruyu konuşacağız... Söyle bana, orada dediğin gibi..."

Halil Ağa gözünü yumup, başını yere eğdi:

"Şaşırmışım, ağzımdan yanlışlıkla 'Bırak bu sağarı' diye bir laf kaçırmışım..."

Sofrada gülüşmeler başlamıştı.

"Hadi buna da oldu diyelim. Geçelim gerisine:

Şehbir
01-24-2009, 12:47 AM
"E, peki bir Başvekil İsmet Paşa var, bilir misin?"

Halil Ağa İsmet Paşa'nın yüzüne baktı ve gözlerini yere indirdi:

"Şanlı İsmet Paşamız bilinmez olur mu hiç? O bugüne bugün..."

Atatürk Halil Ağa'yı durdurdu.

"Bırak şimdi övgüleri" dedi. "Ben lafın gerisini getireyim: Tamam öyleyse, hemen her hafta İstanbul'a geliyor, Florya Köşkü'ne iniyor, köşk de şuracıkta. Bir gün kapıda bekleseydin de derdini dökseydin ona. Herhalde bir çaresini bulurdu."

Halil Ağa yine kaçamak yanıt verdi:

"Kapıya koymazlar ya bizi, koysalar da şanlı paşamıza öküzümüzü mü yanacağız!.."

Atatürk'ün sesi iyice sertleşti:

"Beni uğraştırma, Halil Ağa" dedi. "Erkek adam sözünü yalamaz. Ne dediysen, tıpkısını tekrarlayacaksın!.."

Halil Ağa ürktü, toparlandı. Başını yine yere gömüp konuştu:

"Şanlı Paşamıza da sağar dedikti ya..."

"Yalnız sağar değil, 'sağarın sağarı' değil miydi?"

Halil Ağa yere eğik başını acıyla salladı:

"Öyle dedikti paşam, doğrusun!.." diyebildi.

Atatürk, İsmet Paşa konusunda daha fazla ısrar etmedi, sözü kendine getirdi.

"Son soruyu sorayım şimdi" dedi. "Bunun da karşılığını ver, öküzünü al git."

"Koca yaz şuracıkta Atatürk oturmuyor mu? Gitseydin, çıksaydın önüne, anlatsaydın halini. O da seni yüzüstü bırakacak değildi ya?"

"Hiç bırakır mı Aslan Paşam benim!.. Erip erişir de tarlama dek gelir, halimi dinler."

"Bırak bunları Halil Ağa, dediğini tekrarla." Halil Ağa birden diklendi.

Her şeyi göze almış insanların yiğitliği içinde doğruldu. Atatürk'ün gözlerinin içlerine bakarak konuştu.

"İşte bunu demem Paşam" dedi. "Ağzıma ataş doldur, işte bunu demem!"

Atatürk gülmeye başladı:

"Zorlatacak bizi bu Halil Ağa, laf anlamıyor." dedi. "Mustafa Kemal Paşa Atatürk'ümüzün yüzünü görmek için, Peygamber gücü gerek demiştin, yanılmıyorsam. 'Görsem de, işinden gücünden, yiyip içmekten başını kaldıracak da bizim öküzün arkasından mı seğirtecek' demiştin." Halil Ağa'nın gözlerinden yaşlar inmeye başladı. Taş kesilmiş, duruyordu. Atatürk konuşmasını içtenlikle sürdürdü:

"'Atatürk de işi içkiye vurmuş, sarhoşun biri' demeye getirdin ya fazla üstelemeyeyim" dedi.

"Şimdi bak beni dinle, Halil Ağa... Seni şu kadar üzmemin sebebi, şunu anlatmak içindi: Şu gördüğün altı bay hükümet... Yani, biri Başbakan, ötekiler de Bakan! Memlekete göz kulak olacak, işleri evirip çevirecekler diye bu makama getirilmişler. Bir kanun gerekti mi, bu baylar hemen sıvanırlar, İsviçre'den mi olur, İtalya'dan mı olur, Fransa'dan mı, velhasıl neredense, bir kanun buluştururlar, Türkçe'ye çevirtirler, sonra basıp imzayı gönderirler Büyük Millet Meclisi'ne... Bu Millet Meclisi dediğim, şu altı baştan senin yanına kadar olan beyler. Kanun bunlara gelir. Bunlar da 'hükümet elbette incelemiş, gerekeni düşünmüştür, benim ayrıca zorlanmama gerek yok' derler ve kaldırırlar parmaklarını, olur sana bir kanun!.. Ama sonra bir vergi memuru gelir, vergi borcundan Halil Ağa'nın öküzünü çeker, satar... Halil Ağa da tarlasını bir yanda merkep, bir yanda öküz, ırgalana ırgalana sürmeye çalışır. Ama üretim düşermiş, ekim zorlaşırmış, kimin umurunda... Sonra ben bunları görürüm, içim kan ağlar, işitirim, tasalanırım! E, hakça söyle bakalım şimdi Halil Ağa... Sen benim yerimde olsan, efkar dağıtmak için, bunları bu beylerle konuşmak için içmez misin? Ama sonra da Halil Ağa tutar, sana 'sarhoş' der..."

Halil Ağa'nın dili çözülmüştü:

"Öyle diyen yok haşa!.. Dinden çıkmak gibidir... Buldun mu bunu, hacısı da içer, hocası da içer..."

Atatürk sordu:

"Peki sen de içer misin?"

"Hiç bulunur da içilmez olur mu, Paşam?.. İçeriz ki, tıpkı şerbet gibi!.."

Atatürk hizmet edenlere işaret etti, kadehleri doldurttu. Kendi kadehini Halil Ağa'ya uzattı:

"Hadi bakalım Halil Ağa" dedi. "Sağlığına içelim."

Halil Ağa, "Koca Allah, benim ömrümden de sana pay düşürsün Paşam, sağlık düşürsün" dedikten sonra Halil Ağa, edeple başını kenara çevirdi, eline verilen kadehi bir yudumda boşaltıverdi. Yüzü kızarmış, gözleri parlıyordu. Ellerini dizlerinin üzerine koyarak Atatürk'e döndü:

"Yunan'ı denize döktün Paşam, bayrağımızı başucumuza diktin. Benim gibi bir köylü parçasını sofrana alıp içirdin, sana duaya bilem dilim dönmez ki... Nideyim ben şimdi? Bırak ki oh paşam, ayağını öpem..."

Halil Ağa Atatürk'ün ayağını öpmek için davranınca, Atatürk onu sıkıca tuttu ve bu hareketi yapmasını önledi. Halil Ağa bu kez, Atatürk'ün ellerine sarıldı, ellerini öpmeye başladı: "Bayrağımız gibi sen de başımızdan eksik olma inşallah! Sana her kim düşman ise, onun yeri senin ayağının altı olsun!.. Gayri bana izin, koca Paşam!.."

"Yemek yemedin!.."

"Yemek kolay... Meraklanır çocuklar, ben köyüme döneyim."

Atatürk Nuri Conker'e işaret etti.

Conker kalkıp Halil Ağa'nın yanına geldi, kalktı Halil Ağa, önce Atatürk'ü, sonra sofradakileri selamlayıp kapıya doğru edeple geri geri çekildi. Kapı kapandığı zaman Atatürk sofradaki öteki konuklarına döndü:

"Efendimizin halini gördünüz mü beyler?" dedi. "Devlet size böyle davransa, siz ne yaparsınız? Mübarek millet bu, adam millet bu... Şimdi bu adam milletin karşısında 'adam olmak,' bize düşüyor!.."

Sofrada kesin bir sessizlik vardı. Kimse gözlerini Atatürk'ten
ayıramıyordu:

"Halil Ağa'nın öküzünü satıp, üretimini aksatan kanunu ya biz yaptık ya da bizim yaptığımız kanun yanlış yorumlanarak Halil Ağa'nın öküzünü satıyor. İkisi de bence birbirinden farksız... Böyle bir kanun yaptıksa, memleket çıkarlarına aykırıdır. Nasıl yaparız, nasıl yapmışız bunu? Eğer yaptığımız kanun doğru da, yorumlaması yanlış oluyorsa, o zaman sormak lazım. Hükümet nasıl bir yönetim içindedir? Sonra unutmayın ki, olay İstanbul'da geçiyor. Bunun Van'ı var, Bitlis'i var, kıyı bucak ilçesi var; acaba oralarda neler oluyor? Bu çark iyi dönmüyor beyefendiler!.."

Derleyen: Hanri Benazus - Bütün Dünya

Kaynak: İsmet Bozdağ'ın "Atatürk'ün Sofrası" kitabı.

Hasan Rıza Soyak, Behçet Kemal Çağlar ve Kasım Gülek'in anıları


http://i40.tinypic.com/2yplstz.jpg

Şehbir
01-24-2009, 04:12 AM
Her bölgenin kendine has manileri olduğu gibi ülkemizde bilinen belli başlı manilerde vardır...

maniler hemen her konuda yazılabilen genellikle dörtlük dizelerden oluşmuş genelde eğlenceli kimi zaman manidar türk halk edebiyetında yerini almış ama unutulmaya yüz tutmuş bir tür şiirdir.
Tekirdağ manileri:

Ak üzüm asmasıyım
Fabrika basmasıyım
Bana doktor ne lazım
Ben sevda hastasıyım

Aklı giydim olmadı
Beyaz giydim solmadı
İki senedir bekledim
Yârim benim olmadı


Annem entari almış
Siyah dalları varmış
Keşke sevmez olsaydım
Onun da yâri varmış


Ay doğar ayazlanır
Gün doğar beyazlanır
Temrez'in kızları
Çok zaman nazlanır

Bahçeler bağlar oldu
Gözlerim ağlar oldu
Yaralı geyik gibi
Meskenim dağlar oldu


Başörtümün gülleri
Sarı olsun solmasın
Muratlı'nın kızlarını
Beğenmeyen almasın.

Dağda orman olur mu?
Aşkta ferman olur mu ?
Yandım yandım kül oldum
Küle derman olur mu ?

Denizin ortasında
Mum yanar sofrasında
Benim bir yarim var
Tekirdağ ortasında

Elinde yeleceğim
Gelmedi göreceğim
Sevdadan deli oldum
Aşkından öleceğim

Entarim yeşil bezden
Ateşin yeğdir közden
Ben senden ayrıldı
Olmuşum iki gözden


Rize Manileri:

Emine'yi verdiler
Bu köyün alcağina
El uzatsam yeterum
Evinun saçağina

Kuş uşti yavri kaldi
Gokyuzi mavi kaldi
Anahtar yar koynina
Gonlum kilitli kaldi

Oy dereler oy taşlar
Akar gözümden yaşlar
Kuruttun beni yavrim
Nasil kurur ağaçlar

İneceğum dereye
Kuma sarilacağum
Ettum kendi kendume
Kime darulacağum

Çimenlu çaruklarum
Çimenleri çiğnarum
Ya sorun çimenlere
Geçti mi burdan yarum

Atma beni yabana
Bende bu dereliyim
Al koy beni koynuna
Sormaki nereliyim

Dumanim yayilamam
Ben senden ayrilamam
Ben senden ayrilursam
Halim yamandur yaman

İnelum derelerin
Kumini taşiyalim
Evlenmekten iyidür
Sevdali yaşiyalum


Kırşehir Manileri

Kılıçözü zemzem akar
Bahçeler gül kokar
Kırşehir'den başkasına
Aklı olan nasıl bakar.

Atlayıp geçti eşiği
Sofrada kaldı kaşığı
Haneye neşe geldi
Bu kız evin yakışığı

Oğlan işlik giyinmiş
Giyinmiş de soyunmuş
Anasına varmışta
Öptüm diye övünmüş

Karanfil kurutmadım
Yar seni unutmadım
Hatırın saydım da
Üstüne yar tutmadım

Elimi yuduğum pınar
Sırtımı verdiğim duvar
Sevdiğim oğlanı yitirdim
Gece gündüz içim yanar

Bahçelerin cücüğü
Severler küçüğü
Pek mi başın büyüdü
Gel gavurun çocuğu

Aslanım herk ediyor
Hergini terk ediyor
Hergin başını yesin
Aslanım elden gidiyor

Çayda çanak kırılmış
Kız oğlana vurulmuş
Oğlan almam dedikçe
Kız boynuna sarılmış

Coştum coştum duruldum
Kız peşinden yoruldum
Gayri senden vazgeçtim
Ben ablana vuruldum

Kayseri Manileri

Erciyes'ten yel eser
Buzu soluğum keser
Babam da zalim çıktı
Her gün bir dünür küser

Erciyes'te duman var
Pastırmada çaman var
Hapsetmeyin evlere
Kızlarda da bir can var

Erciyes'ten su içtim
Türkmen'inden kız seçtim
İstedim vermediler
Ordan gurbete göçtüm

Dağlar duman içinde
Sözüm harman içinde
Ben bir adam yitirdim
Kayseri'nin içinde

Tekir'de açar güller
Güller bülbülün ister
Kemâle erdim ana
Beni şu oğlana ver

Çizmem sarı sahtiyan
Ağlar halimi duyan
Aşkınla verem oldum
Sen de Erciyes'te yan

Gözlerin mavi mine
Vuruldum perçemine
Aşkın beni çevirdi
Aslı'nın Kerem'ine

Eni kenar bitmiyor
Çividisi yetmiyor
Şu halılar çıkalı
Kızlar gelin gitmiyor

Halı dokurum halı
Bitmiyor gavur malı
Şu halılar çıkalı
Kızların benzi sarı

Vur tarağı inlesin
Alem seni dinlesin
Halının direzine
Koy başını serinlesin


Amasya Manileri

Duvarda makas asulu
Elbiseler kesülü
Bana mani sorarsan
Kirli çuval basulu

Çay aşağu giderim
Topal koyun güderim
Eğer anam vermezse
Bohçamı alur giderim

Mavi boyarlar m'ola
Sevsem duyarlar m'ola
İkimizde bir boyda
Nikah gıyarlar m'ola

Harmanlarda ot bitti
Goyun yayulsun diye
Hatıp kekül sallamış
Muhtar bayulsun diye

Üzüm goydum sepete
Yar oturur tepede
Ben bir yeni yar sevdum
Şan olsun memlekete

Altınım var boynumda
İki ellerim goynumda
Ela gözlü sevduğum
Gece gündüz yanımda

Altını bozdurayım
Sıraya dizdireyim
Elma armut değülsün
Cebimde gezdireyim

Yaylanın çimenini
Hep toplamış geyikler
Sevdalunun işine
Ne garuşur böyükler

Yayladan mı geliyon?
Sırtındaki yayuk mu?
Ben sağa ayakkabı verdüm
Ayağundaki çaruk mu?

Ambar altunda cecük
Bacakları küçücük
Benüm sevduğum oğlan
Dünyalarda biricük

Bir dalda iki elma,
Biri al birin alma,
Alnına yazılmışım,
İsder al isder alma,

Kavah senden uzun yoh,
Dallarında üzüm yoh,
Seni sevdim seveli,
Başgasında gozüm yoh.

Halayda gördüm seni,
Boyundan bildim seni,
Bir gulünü gohlamadan,
Ellere vermem seni.

Elekler eler geçer,
Kalbimi deler geçer
Yaşım kuçükdür ama,
Ahlımdan neler geçer.

Şehbir
01-24-2009, 08:49 AM
ATATÜRK DENİZİNDEN BİRKAÇ DAMLA......


Falih Rıfkı Atay "Çankaya" adlı eserinde anlatıyor;

"Sözlü, oyunlu ve kadınlı toplantılardan biri idi.O gece bazı aşırıca sahneler geçti.Gülüşe oynaşa sabahladık.Atatürk benimle birkaç kişiyi sona bıraktı.Gece üstüne bir hayli dedikodu yaptık.Çıkıp gideceğimiz sırada kendisine dedim ki:
-Şimdiye kadar sizin için yalnız yabancılar yazdılar.Biz yanınızdayız.Sizi onlardan daha iyi tanıyoruz.Müsaade eder misiniz, Yakup Kadri ile ben hayatınız ve eseriniz hakkında bir kitap hazırlasak?
Ferah ve uyanık bir bakışla beni süzdü:
-Dün geceyi yazacak mısınız?
-Canım efendim, bu kadar hususiyetlerinize girmeye ne lüzum var?
-Ama bunlar yazılmazsa ben anlaşılmam ki...Siz de başkalarının yazdıklarını tekrarlamış olursunuz."

Niyazi A. Banoğlu'nun "Nükte ve Fıkralarla Atatürk" kitabından,
Şükrü Kaya'nın bir anısı;
"1925'te bir yaz günüydü.İzmir'de Kordonboyu'nda, Atatürk'e tahsis edilen evin mermer sofasında büyücek bir sofra etrafında toplanmıştık.İçiliyor ve konuşuluyordu.Kordon üzerindeki kapılar ve pencereler açıktı.Halk üstüste yığılmış içeriyi ve bizi seyrediyordu.
Başyaver Binbaşı Rusuhi kalktı pencereleri ve kapıyı kapattırdı.Gazi Mustafa Kemal, niçin kapatıldığını sordu.
-Halk bakıyor da onun için dediler.
Gazi, kapıların ve pencerelerin kanatlarını açtırdı ve sofrayı kapıya yaklaştırdı.Kadehini birkaç defa kaldırdı.Halkın şerefine içti.Dışarda bir alkış tufanıdır koptu.Vakit ilerledikçe halk dağılmaya başladı.Nihayet kimse kalmadı.Paşa:
-Rusuhi Bey,dedi.Haydi şimdi davet edelim bakalım kimse gelir mi? Halkın seyrinden, merakından değil, alakasızlığından, küskünlüğünden korkmalı.Şimdi onlara Mustafa Kemal
içiyor, sarhoşun biridir derlerse, evet, biz onu gördük, başka neyi, ne günahı var, bize onu söyleyin derler ve beni müdafaa ederler..... demişti.
Atatürk'ün şahsı, işleri ve hayatı gibi sofrası da kimsenin müdafaasına ve himayesine muhtaç değildir.Onun hayatı bütün kusurlarıyla meydandaydı, gizli ve gizlenecek bir tarafı yoktu."


Hasan Rıza Soyak "Atatürk'ten Hatıralar" kitabında anlatıyor;
"Atatürk, Halil ve Sırrı Bey'den aldığı mektuplardan bahsederek söze başladı.Bu bağımsız mebusların Meclis'teki faaliyetlerinin çok faydalı olduğunu söyledi.Sonunda kendilerinin tekrar bağımsız mebus seçilmelerine yardım etmenin muvafık olacağı mütalaasını ileri sürdü.
Recep Bey bu sözlerden pek sinirlenmişti; kendini tutamadı, hiddetle atıldı,
-Halil bey için diyeceğim yoktur.Fakat Sırrı Bey geçen devre zarfında, çok şiddetli tenkitlerde bulundu, adeta muhalefet yaptı.Birçok işlerde bizi güç durumlara düşürdü.Onun tekrar meclise girmesi katiyen doğru olmaz, dedi.
İsmet İnönü'ye gelince, o pek az, bazen bir iki kelime ile söze karışıyordu ama Recep Bey'in her cümlesini başıyla onaylıyordu.
Atatürk'ün kaşları çatılmış, dudakları büzülerek titremeye başlamıştı; asabileşiyordu, bununla
beraber sonuna kadar sabırla dinledi ve ancak o sustuktan sonra konuşmaya başladı;sesinde
ve tavrında açık bir kırgınlık, daha doğrusu bir üzüntü vardı.
-Elbette konuşacaklar, elbette tenkit edecekler, dedi.
Biz bu arkadaşların Meclis'e girmelerini neden teşvik ettik ve hazırladık, Recep?...
Bir oyun olsun diye mi?Hayır efendim; bilakis biz onları gayet ciddi bir düşünceyle,işlerimiz hakkındaki fikir ve kanaatlerini açıkça söylesinler, yaptıklarımızı tenkit etsinler, yani yeri boş kalan muhalefetin, bir dereceye kadar olsun, vazifesini görsünler diye Meclis'e getirdik, öyle değil mi? O halde niçin sinirleniyorsunuz, neden şikayet ediyorsunuz?Yoksa kendinizden emin değil misiniz, icraatınızda müdafaa edemeyeceğiniz noktalar mı var?
Şunu açıkça söyleyeyim ki, benim katiyen böyle bir endişem yoktur, bütün yaptıklarımı her zaman,her yerde müdafaa edebilirim, dedi"

Niyazi A.Banoğlu'nun "Nükte ve Fıkralarla Atatürk" adlı kitabından
Sadi Borak'ın naklettiği bir anı;
"Genç bir öğretmen(Sabahattin Ali), bir akrabasının İzmir suikastinde mahkum edilmiş olmasının hıncıyla, Atatürk hakkında çok ağır ve hakaretlerle dolu bir şiir kaleme almış ve yargılanarak ceza almıştı.Aftan yararlanarak çıktıktan son yeniden kadroya girmek için dört bir yana başvuruyordu.Bir gün Bakan'ın(Hikmet Bayur) yanına gitti. Ehliyetli de bir gençti.Bakan,
-Oğlum,dedi, hakkınızda hiçbir şey yapamayız.
-Niçin yapamazsınız?
-Oğlum suçun doğrudan doğruya Atatürk'ün şahsına ait.Biz karar veremeyiz.
-Öyleyse ben Atatürk'ün karşısına çıkacağım.
-Hele biraz bekle.Pek inatçı imişsin.Bana bir hafta sonra yine gel.
Bakan bir akşam sofrada Atatürk'e meseleyi açtı.
-Hani efendim hakkınızda ağır bir hiciv yazan bir öğretmen vardı....
-Evet...
-Af kanunundan faydalanarak yeniden öğretmen olmak istiyor.
-Öğretmen yapılmasında bir kanun engeli var mıdır?
-Hayır, efendim.
-O halde niçin bana soruyorsunuz?
-İşlediği suç sizin hakkınızda.
-Aşk olsun sana..Şahsi dargınlığım için kanun emirlerini yerine getirmenizden hoşlanmayacak kadar beni egoist mi sanıyorsun?Kendisini hemen ilk açılacak yere tayin ediniz."

Gökhan Akçura'nın "Aile Boyu Sinema" kitabında Jale Hanım anlatıyor;
"1932 yılında İngiliz yapımı "Çanakkale Geçilmez" filminin Opera'daki galasına Atatürk 60 kişi civarındaki maiyetiyle gelmişti.Sinemadaki halk büyük halaskarı görünce ayağa kalkarak dakikalarca alkışladı.Filmin sonunda da caddeye kadar uğurladılar.
Atatürk locasına girdi.Baktı ki diğer localarda iskemle var.Kendi koltuğunu da kaldırttı.Film seyredildi, antrakt oldu.Babam da salona giriş kapısının yanında duruyor.Işıklar yanınca ,Atatürk onu gördü.Selanik'den tanıdığı için," Mehmet Rauf senin ne işin var?"dedi.Babam da,"Paşam Sinema benim" diye karşılık verdi."Sen bugüne kadar niçin gelip beni görmedin" diye sitem ettikten sonra babamı tebrik etti.
Daha sonraki günler, kaç yer tutulmuşsa parasını yollamış,bizimkiler almamış,"O bizim şeref
misafirimiz" demişler.Ertesi gün yine yaveri gelip,"Paşa , burası bir ticarethanedir,bu parayı alacaklar" demiş."

Prof.Yurdakul Yurdakul'un "Atatürk'ten Hiç Yayınlanmamış Anılar" kitabından,
Hafız Yaşar anlatıyor;
Atatürk her yıl Çanakkale'de şehitlerimiz için mevlid okuttururlardı.1932 yılında okunacak mevlidin Şehit Mehmet Çavuş Abidesi önünde ve İstanbul'un en meşhur hafızlarının iştirakiyle, görkemli bir şekilde yapılmasını emretmişlerdi.Bu durumu İstanbul Müftüsüne de telefonla ayrıca bildirmişlerdi.Mevlitten bir gün önce Hafız Kemal, Sadettin Kaynak, Hafız Burhan başta olmak üzere bir çok ünlü hafız, gazeteci ve fotoğrafçı Atatürk'ün seyahatlerinde kullandığı Gülcemal vapuruna gittik ve akşamm üzeri hareket ettik.Gece yatsıdan sonra vapurda iki hatim ve bir mevlid okundu.Sabah Gelibolu'da büyük bir kalabalık bizi karşıladı.
Karayoluyla Abidenin önüne geldik.Mevlid ve dualar okunurken birden hava bozdu ve bardaktan boşalırcasına yağmur yağmaya başladı.Ben okumaya hiç kestirmeden devam ettim.
Sonunda İstanbul Müftüsü Hafız Fehmi Efendi dua ile mevlidi bağladı.İstanbul'a döndük.
Ertesi akşam Dolmabahçe'de Ata'nın huzuruna çıkıp etraflıca anlattım.Ayağa kalktı ve heyecanla masaya vura vura,
-Aferin hafızım, aferin sana.Din ve vazife ciddiyetini herkese göstermişsin, yağmurda bile görevine devam etmişsin.Aferin sana, aferin sana...diye benii defalarca tebrik etmişlerdi"

Muhafız Alayı Komutanı İsmail Hakkı Tekçe ve Halil Nuri Yurdakul anlatıyor;
"Tekke ve zaviyeler 1925 yılında kapatılmıştı.Buna karşın Atatürk, 1931 yılında gittiğimiz Konya'da Mevlevi ayinlerini görmek istedikleri için Mevlevilerin ayin davetlerini kabul etmiş ve oraya giderek bütün ayinleri dikkat ve hayranlıkla seyretmişlerdi.
Ayinlerin sonunda bir Mevlevi, sütunlardan birine yaslanarak davudi sesiyle çok güzel bir semai okudu.Bu çok gür ve davudi ses, ortamın loş ve mistikliği içerisinde hepimizi çok etkilemişti.Atatürk de salonda akisler yapan bu mistik semaiden çok etkilenip duygulanmışlardı.Ayinler bitipsalondan ayrılırken Atatürk;
-Ne yazık ki,biz bu ibadet yerlerini ve kuruluşları kapadık.Ama bir amaçuğruna yaptık.
Halkı kandıran cahil din adamlarından,zavallı vatandaşları kurtarmak için yaptık.Keşke her dini hareket böyle ulvi gayeli olsa idi, biz tekkeleri kapatırmıydık..... demişler ve İsmet
Paşa'ya Konya'dan" Ülkemizin her tarafında bulunan eski eser ve uygarlıklarımızın ilmi olarak korunması ve bakımı"için telgrafla direktif vermişlerdi."

Şehbir
01-24-2009, 09:28 AM
Avrupa' da bu maddeleri çıkartan milletvekilleri ve yönetimler ümmet değil, millet olmanın önemini kavramışlardır değil mi?


AVRUPA'NIN 301'LERİ

> Fransa Basın Özgürlüğü Kanunu Madde 30: '...hiç kimse Fransız ulusunu, Fransız devlet kurumlarını aşağılayıcı yayın yapamaz'


> İtalya Ceza Kanunu, Madde 292: 'Her kim ulusal bayrağı veya devlete ait diğer bir sembolü aşağılarsa bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.'


> Almanya Ceza Kanunu, Madde 90: 'Her kim bir toplantıda veya yazılı neşriyatın dağıtılması suretiyle alenen Almanya Federal Cumhuriyeti'ne veya federe devletlerine veya anayasal düzenine hakaret eder veya kötü niyetle AŞAĞILARSA veya Almanya Federal Cumhuriyeti'nin veya federe devletlerden birinin renklerini, Bayrağını, Armasını Veya Ulusal Marşını Tahkir Ederse üç yıla kadar hapis veya para cezası ile cezalandırılır.'


> Polonya Ceza Kanunu, Madde 133: 'Her kim Polonya Halkını ve Polonya Cumhuriyeti'ni alenen AŞAĞILARSA bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.'


> İspanya Ceza Kanunu Madde 543: '...İspanya'nın, özerk bölgelerini veya simge ve amblemlerinin Sözle, Yazıyla Veya Eylemle alenen AŞAĞILARSA veya KÜÇÜK DÜŞÜRÜRSE, yedi aydan 12 aya kadar hapis cezası ile cezalandırılır.'


> Danimarka Ceza Kanunu Madde 110' Her kim bir milleti, devleti veya bayrak ya da alametlerini veya Birleşmiş Milletleri ya da Avrupa Parlamentosu' nu alenen AŞAĞILARSA dört aya, eğer ağırlaştırıcı nedenler varsa iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.'


> Portekiz Ceza Kanunu Madde 332 '...Her kim sözle, hareketle, yazıyla veya bir iletişim aracıyla Cumhuriyeti, ulusal bayrağı veya ulusal marşı, Portekiz hükümranlığının herhangi bir sembolünü veya amblemini aşağılar veya gerekli Saygıyı Göstermezse 2 yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.'

Şehbir
01-24-2009, 11:25 AM
BİR AVUÇ DENİZ KÖPÜGÜ LÜLE TAŞI



Lületaşı, halk dilindeki adıyla denizköpüğü... Bu söylemin nedeni de bünyesinin ince delikli oluşu ve suyla doluncaya kadar su üstünde bir süre yüzebilmesi. Eskişehir'in lületaşı ustaları, insanın elinden kayıp gidiveren denizköpüğünü, bir yumruk büyüklüğündeki taşta dondurup şekillendiriyorlar.


http://i41.tinypic.com/143f04z.jpghttp://i41.tinypic.com/143f04z.jpg

Toprağın metrelerce derininde başlayan bir öykü bu. Dar kuyulardan inilen madende, toprağa karışmış ham lületaşı binbir emekle gün ışığına çıkarılır. Madenden yeni çıkarılmış lületaşı, içindeki denizköpüğünün uyandırılmasını bekleyen, toprağa bulanmış şekilsiz bir taş parçası. Ondaki fazlalıkları atıp içindeki hikâyeyi ortaya çıkaracak insanların emeğiyle beyaz düşlerin heykelciklerine dönüşecek.

Lületaşı, Eskişehir'in merkezine 40-50 kilometre mesafedeki Sepetçi, Margı, Çelikli, Söğütçük, Kozlubel, İmişehir, Gündüzler, Gökçeoğlu, Türkmentokat, Başören köylerinden çıkarılıyor. Burası, dünyada en kaliteli lületaşının çıkarıldığı yer olma özelliğini taşıyor.

Lületaşı yüzeyle 300 metreyi aşan derinlikler arasında dağınık yumrular halinde bulunur. Lületaşına ulaşmak için bir buçuk, iki metre çapında dik kuyular kazılıp maden tabakasına rastlandığında yatay tünellerle aranmaya başlanır. Lületaşı toprağın içinde, bildiğimiz taş parçaları gibi dağınık halde bulunur. Dağınık olması, insanların onu toprağın metrelerce altında araması anlamına gelir; karpit lambalarının ışığında, daracık tünellerde, rahatlıkla kazma sallayacak genişliği bile bulamadan verilen zorlu bir mücadeleyle çıkarılır.
Lületaşının 300 yıllık bir tarihi olduğu söyleniyor. Ama ondan daha eski bir efsanesi var. Çobanın biri yaz günü ağacın gölgesinde oturmuş elindeki dalı yontarken, önündeki bir delikten beyaz bir taşı iterek çıkaran bir köstebek görmüş. Köstebek deliğin önünde, çıkardığı taşı oraya buraya sürüklemeye başlamış. Çoban bu yuvarlak taşı almak için uzanınca da çıktığı delikten gerisin geriye kaçmış. Delikanlı taşı ellerinde bir süre inceledikten sonra çakısıyla yontmaya başlamış. Daha ilk bıçak darbesinde, insanı derinden etkileyen bir ses duymuş:


http://i40.tinypic.com/zloxgm.jpg


"Ah insanoğlu, bana kıymasaydın!" Çoban şaşırıp taşı elinden atmış. Taş yere düşünce ayın ondördü gibi bir kız olmuş. Sonra tekrar yusyuvarlak bir hale gelmiş. Çobanın şaşkın bakışları arasında yuvarlana yuvarlana, geldiği deliğe girip kaybolmuş. Çoban, şaşkınlığı geçer geçmez deliği eşelemeye başlamış.

Günler geçmiş ondan bir haber alınamamış. Onu arayan köylüler, yedi kat yerin altına giden daracık bir kuyuda ölüsünü bulmuşlar. Avuçlarında sımsıkı tuttuğu bir parça lületaşı varmış. O günden beri her lületaşı parçasında, çobanın ölümüne sürüklendiği sevdanın izlerini görmüş köylüler.

Lületaşı işleyenler için bu efsanenin anlamı büyük. Lületaşını yedi kat yerin dibinden çıkaran köstebeği sanatlarının öncüsü ve pirleri olarak kabul ediyorlar. Sarıya çalan beyaz renkteki lületaşı suyla temas ettiğinde sabun gibi yumuşuyor.

Nikotini emme özelliğinden ötürü pipo ve sigara ağızlığı yapımında, yumuşak ve kolay işlenebilir oluşu yüzünden de kemer, tespih, kolye, küpe vb. süs eşyalarının yapımında kullanılıyor. Eskişehirli lületaşı ustalarının vazgeçemedikleri figürlerden biri de heybetli sarıkları ve kıvırcık sakallarıyla padişah başları.


http://i40.tinypic.com/fp4h9l.jpg

Lületaşı, Cumhuriyet'in ilk yıllarından 1970'lere değin hammadde halinde ihraç ediliyordu. Özellikle Avusturya'ya gönderilen ham lületaşı, Viyana'da işlendikten sonra Avrupa'ya dağılıyordu. 1978 yılında lületaşının ham olarak yurtdışına satılması yasaklanınca lületaşı işçiliğinin Eskişehir'de daha gelişmesi ve canlanması sağlandı. Burada Eskişehir valilerinden Bahaeddin Güney'in 1989-1993 yılları arasında bu konuda yaptığı güzel çalışmaları da hatırlatmak yerinde olur. Vali, lületaşı kongrelerinin yapıldığı, bilimsel bildirilerin sunulduğu Uluslararası Lületaşı Beyaz Altın Festivali'nin de öncüsü.
İşlendikten sonra nemini kaybettikçe sertleşen lületaşının bir adı da beyaz altın. Ustalar, lületaşını işledikleri araçları da kendileri yapıyorlar. Beyaz, taş sertliğinde yumuşak figürler avuçlarında şekillendikçe, belki de efsanedeki çobanın aradığı o güzelliğe biraz daha yaklaşıyorlar. Bizeyse o beyazlığın yumuşak gölgelerine dalmak düşüyor.

Ahmet Korkmaz, fotoğrafçı

Şehbir
01-24-2009, 01:58 PM
Taşların büyülü diyarı....

Yüzyıllara tanıklık eden taşların sessiz tarihi, buram buram Ege kokan rüzgârın teninizi ve dalgaları süpürdüğü bir hava, serin bir deniz ve sükûnet. Bunlar sizi cezbetti mi? O zaman biraz daha devam edelim: Balık, dağ kekiği, damla sakızlı kahve, şezlong ve minder konforunu birleştiren iskeleler, zeytinyağı, gün batımı ve aşk da Assos'ta sizi bekliyor..



http://i44.tinypic.com/s0zuyw.jpg


KÜÇÜK bir valiz toplayın; içinde mutlaka mayonuz, havlunuz, kitabınız, akşam saatleri için ince bir hırka ve fotoğraf makineniz olsun. İki günlüğüne de olsa düşün yollara. Pişman olmayacaksınız.



İstanbul'dan yola çıkanlar için Balıkesir, Edremit, Altınoluk güzergâhları izlenerek veya Çanakkale yolundan İzmir yolu takip edilerek gidiliyor bu yöreye. Behramkale'ye yaklaştığınızı, köyün girişini haber veren taş köprüden anlıyorsunuz. Sonra sağlı sollu taş evler, butik oteller görüyorsunuz. Artık, dönüşte valizinize doldurup yanınızda götürmek isteyeceğiniz bir atmosfer çoktan etrafınızı sarmış oluyor bile…



Şimdi, bir yandan taş evlerin mimarisi gözünüzü okşayacak, diğer yandan tarihin izlerini taşıyan antik liman kentiyle tanışacaksınız. Bundan sonrasında, Assos sizi teslim alacak. Taş, yörenin kendine özgü dokusunda başrol oynuyor. Yollar, evler, oteller, restoranlar, çay bahçeleri hep taşla inşa edilmiş. Assos kedilerinin yastıkları bile taştan. Şunu da belirtmeden geçmeyelim: Antik dönemde Assos'un taşları zor işlendiği ve çok dayanıklı olduğu için -biraz korkutucu ama- "İnsan yiyen taşlar," denirmiş.



Assos, bir antik liman kenti olmasına karşın yerleşim ve deniz arasında 200 metrelik bir seviye farkı var. Biz deriz ki; Bemramkale'nin evlerini geride bırakın; deniz seviyesine, limana doğru kendinizi bırakın. Bu sırada antik kentin kalıntılarının yanından geçeceksiniz. Geçin gidin, çünkü tarihi kalıntılar Athena Tapınağı'nın sütunları sizi günbatımı için bekliyor olacak. Limana indiğinizde benzersiz bir Ege sahiliyle karşılaşacaksınız.



Otellerin dokuyla uyumu, başka tatil beldelerinde böylesine pek alışık olmadığımız için sizi şaşırtabilir. Daracık sokaklarda konuklarını bekleyen sıra sıra oteller ve pansiyonlar var. Konaklama için önceden rezervasyon yaptırmanız tavsiye edilir. Özellikle hafta sonları, yer bulmak oldukça zor. Eğer denizin hemen kıyısındaki otellerden birinde kalacaksanız deniz gören bir odayı tercih edin. Manzaranın ve camdan uzatsanız ayağınızı denize sokacakmış gibi hissetmenin keyfine diyecek yok.


Konaklayacağınız yeri ayarladıysanız limanda küçük bir tur atabilirsiniz. Restoranlar, küçük şirin barlar, dondurmacılar, yöreye özgü takılar ve süs eşyası konusunda fikir edinin; sonra da renkli minderlerin yer aldığı iskelelerden denize girin. Suyun soğuk olduğuna bakmayın iki dakika içinde ürpermeniz sona erecek. Hava yavaş yavaş kararmaya başladığında, oteldeki akşam yemeğini (genelde pansiyon ve otellerdeki konaklama ücretine kahvaltı ve akşam yemeği dahil) kaçırmayacak şekilde zamanı ayarlayın ve tarihi kalıntılara doğru yola çıkın. Önce tarihi tiyatroyu göreceksiniz.


Tiyatroyu gezdiniz; o zaman günbatımı için köye doğru yola devam. Behramkale'nin yüzü kuzeye dönük ama antik kent Ege'ye bakıyor. Buradaki kalıntılar yüzyıllardır Ege'nin imbat rüzgârına göğüs geriyor. Giriş biletinizi aldınız. Artık MÖ 10. yüzyılda Metymna (Midilli) halkı tarafından kurulduğu söylenen tarihi Assos'u soluyorsunuz. Tarihin tanıkları taşlar ve Athena Tapınağı'nın yeniden ayağa kaldırılmış sütunları karşınıza çıkıyor. Şimdi güneş de günbatımının kızıllığını almışken deklanşöre basmanın; anı ölümsüzleştirmenin tam zamanı.



CANLI MÜZİK VE ROMANTİZM
Akşam yemeği için otel yerine başka bir mekânı tercih ederseniz, limana gidebilirsiniz. Ama acele etmeyin! Daha damla sakızlı kahve içmek için zamanınız var. Köye doğru inerken sağ kolda, ateşin üzerinde fincanların ısıtıldığı bir çay bahçesi göreceksiniz. İşte o fincanlardan bir tane kapın ve Ege'ye has bu lezzeti tadın.



Kahve keyfini lezzetli bir yemek takip edecek. Balık yemeden dönmeyin. Nerede yerseniz yiyin yemeğinizi, ayın şavkının aydınlattığı Assos kıyısında canlı müzik mutlaka çalınır kulağınıza. Bu romantik Assos akşamında sevdiğinizin gözlerine bakarak şarkıya eşlik edip etmemek de size kalmış artık. Dönüşe geçmeden önce Kadırga Koyu'nu da görmenizi tavsiye ederiz. Kadırga Koyu Behramkale'den Küçükkuyu, Altınoluk tarafına giderken 5 km. sonra karşınıza çıkıyor.



Oteller ve pansiyonlarla dolu geniş koy tertemiz bir denize sahip. Nem oranının düşüklüğü ve öğleden sonra esen imbat, bunalmadan güneşlenebileceğiniz bir tatil imkânı sağlıyor. İmkânınız olursa zeytin ve zeytinyağı almadan Assos'tan ayrılmayın. Behramkale'nin şirin dükkânlarındaki altın sarısı rengiyle orijinal şişelerdeki yağlar eve gittiğinizde size bu kısa tatili hatırlatır…

Şehbir
01-24-2009, 06:16 PM
CUMHURIYET SAVCISI

Lozan'da doktora yaptiktan sonra Ataturk tarafindan "Hukuk Reformu yapmakla" gorevlendirilen Adalet Bakani Mahmut Esat Bozkurt, savcilar icin "Cumhuriyet Savcisi" unvaninin isim babasidir.
Ata'nin huzurunda "Hukuk Reformu" icin fikir firtinasi yapilirken, Bozkurt cok tepki alir ve sIkistirilir:

"Neden sadece savcilara Cumhuriyet Savcisi denilir?
Cumhuriyet Basbakani,
Cumhuriyet Bakani,
Cumhuriyet Mustesari,
Cumhuriyet Valisi,
Cumhuriyet Buyukelcisi olmuyor da,
Neden Cumhuriyet Savcisi?
Savcilara neden bu imtiyaz?

Ataturk, Bozkurt'a "Ne diyorsun?" diye sorar.
Bozkurt'un cevabi cok net olur:
"Cunku oyle zaman olur ki, cumhuriyeti korumak icin basbakandan, bakandan, mustesardan, validen, buyukelciden bile hesap sormak gerekebilir. Iste o hesabi soracak olan Cumhuriyet Savcisi'dir."

Ataturk, gulumseyerek hosnut kaldigini belli eder. "Devam et Bozkurt" der.
Cumhuriyet Savcisinin bu cumhuriyeti korumak ve kollamak yetkisi hukuk reformuna ve Ataturk'un yorumuna kadar uzanir.

Şehbir
01-24-2009, 06:30 PM
Iste buna matematik derler.... üşenmeyin ve mutlaka deneyin.!
Ayakkabi numaranizi5ile carpin.
Cikan sonuca50ekleyin.
Cikan sonucu20ile carpin.
Cikan sonuca1008ekleyin.
Ve son olarakdogum yilinizicikarin.

Dört haneli bir sonuc bulacaksiniz:

ilk iki rakam ayakkabi numaraniz, son iki rakam yaşınız.......

Şehbir
01-24-2009, 06:37 PM
TURK DONANMA TARIHINDEN TRAJIK BIR OLAY

Refah Gemisi Faciası


http://img161.imageshack.us/img161/7830/71156490ie5.jpg (http://imageshack.us)


Bir hiç uğruna şehit edildiler..

Sümer Şilebi nin yaşadığı sıkıntılı yolculuğun haberi, el altından yayılırken, 23 Haziran 1941 günü Refah Şilebi Mersin açıklarında batırılmıştı.
Refah ın batırılması ile ülkede heyecan ayyuka çıkmıştı. Erenköy deki evinde bir gün olsun istirahat etmek isteyen Donanma Komutanı Koramiral Şükrü Okan a felaket haberini Gölcük ten ileten kurmay başkanı, komutanı elinde kalan ahizesini bırakmadan bağırmaktaydı:

- Bütün yetişmiş subaylarım, erbaşlarım kurban edildi. Mahvolduk, hepsini ölüme gönderdiler.

Eşi bir an ne olduğunu anlayamamış, soruyordu:

- Şükrü Paşa ne oldu, birisinin başına bir felaket mi geldi?

- Refah ı torpillemişler! Gemi batmış, yüzlerce genç insanımız boğulmuş!

O yıllarda haberleşme kaynağı olarak sadece Anadolu Ajansı bulunuyordu. "Refah Faciası" nın ilk duyurusu da, bir çok sansürden geçtikten sonra, ancak 26 Haziran 1941 günü basına ulaştırıldı ve 27 Haziran günü gazeteler, Anadolu Ajansı nın haberini yayınladılar.

***

Yakın tarihimizde en hazin olaylardan birisi olan Refah faciası, özellikle o günü yaşamış olan Mersin'lileri oldukça etkilemiştir. Olayın diğer bir acı yönü de, bunun bir savaş gereği olmayışı, ağır bir ihmalin sonucu olmasıdır.

İkinci Dünya savaşı'ndan önce İngiltere'ye, İngiliz tersanelerinde inşa edilmek üzere sipariş edilen Murat Reis, Oruç Reis, Burak Reis ve Uluç Reis isimli denizaltılarını Türkiye'ye getirmek üzere Milli Savunma Bakanlığı'nca seçilmiş 19 Deniz Subayı, 72 Astsubay, 58 Er ile İngiltere'de staj görmek üzere ayrılan 20 Hava Harp Okulu öğrencisi ve bir kısmı sivil olmak üzere toplam 200 kişi Refah şilebi ile 23 Haziran 1941 günü Port Said'e gitmek üzere Mersin'den hareket etmiştir.

Gemi Mersin'den 50 mil kadar ayrılmışken hangi ülke denizaltısı tarafından atıldığı bilinmeyen bir torpi ile batmıştır. Gemide bulunan 200 kişiden sadece 32 kişi kurtulmuş, geriye kalan 168 kişi boğulmuştur.

Olayın öncesi ise şöyle gelişmiştir.

İngilizler, gemileri alacak askerlerin 25 Haziran'a kadar Mısır'da bulunmalarını istemişlerdir. Savaş nedeni ile bu tür gidişler kafileler halinde ve korunmalı olarak yapılmaktadır. Yine aynı tarihlerde birçok İngiliz askeri İngiltere'ye gidecektir.

Savunma Bakanlığı'nın isteği üzerine, istenilen tarihte Mısır'da bulunmak üzere gemi aranmaya başlanmış ve Berzilay Benjamen Şirketi'ne ait Refah Şilebi seçilmişitir. Refah gemisi aslında bir yük gemisi idi. Dış sefer yapamıyacak kadar eski ve köhneydi. Telsizi ve herhangi bir kurtarma sandalı yoktu. Gemiye Mersin'de bazı ilaveler, tuvalet ve kamaralar yapılmıştı.

23 Haziran akşamı Mersin'den hareket etmeden önce Gemiye gelen Mersin'deki İngiliz konsolosu takip edilmesi gereken rotayı verdiği halde seferin güvenliğini garanti edemiyeceklerini söylemişti. Böyle durumlarda bazı kontrol noktaları kurulması ve havadan gözetleme gibi tedbirler alınması gerekirken bunların hiçbiri yapılmamıştır. Gemide telsiz de bulunmadığı için, Refah'ın batışı kurtulan 32 kişinin yüzerek gelmesi ile öğrenilmiştir.

Gemiyi kim torpillemişti? Bu hiçbir zaman bilinemedi. Almanlar veya italyanlar batırdı dendi, ancak onlar bunu inkar ettiler ve İngilizler denizaltıları vermemek için bu işi yaptı dediler.

TBMM'ce bir soruşturma açıldı. Savunma Bakanı Saffet Arıkan ve Ulaştırma Bakanı Cevdet Kerim İncedayı görevlerinden istifa ettiler. Soruşturma sonucunda bakanlar suçlu görülmedi. Haklarında dava açılan diğer kişiler de beraat ettiler. Olay kapandı. Atatürk parkındaki Refah Anıtı, bir bakıma 168 şehidimizin anısını taze tutarken, bir bakıma da ilgililere bu tür facialara fırsat vermemelerini hatırlatmaktadır.

http://i43.tinypic.com/dooz9j.jpg

Bu konuyu bir de Populer Tarih Dergisinden okuyalim ;

YIL 21 Haziran 1941 Refah şilebi - Şehitlerimiz
Popüler Tarih Dergisinden Alıntıdır;

Türkiye, II. Dünya Savaşı'nın ilk sıcak etkilerini 1940 yılında hissedilmeye başlar. Muhtemel bir Alman saldırısını sınırda karşılamak amacıyla, Kırklareli ve Edirne'den geçen, daha sonra da Çatalca'ya kadar uzatılan, adını da dönemin Genelkurmay Başkanı'nın soyadından alan 'Çakmak Hattı' kurulur.
Boğazlar çevresindeki 6 ilde de, olağanüstü durum ilan edilirken, genel karartma uygulanmasına başlanır.

Alman orduları 1941 Şubat'ında Balkanlar üzerine bir çığ gibi inerken, Türkiye'deki tedirgin bekleyiş de son haddini bulur. 1939'dan beri 'Yıldırım Savaşı' taktiğiyle çeşitli cephelerde peş peşe zaferler kazanan Alman ordularının öncü tümenleri, Romanya'yı işgal ettikten sonra, Bulgaristan içlerinde ilerlemeye başlar.

Takvimler 17 Şubat 1941'i gösterdiğinde, öncü birliklerin Bulgaristan-Türkiye sınırına varmasına az bir zaman vardır. Türkiye'nin etrafındaki ateş çemberi daralır. Ankara, heyecanlı bir bekleyiş içindedir...

Almanya'nın Ankara Büyükelçisi Franz von Papen, bu tedirginliği ortadan kaldırmak için, ülkesinin Türkiye'ye saldırmayacağı konusunda yetkililere güvence verirken, müttefik ülkelerin temsilcileri de, başta İngiltere Büyükelçisi olmak üzere, Türkiye'yi kendi saflarında savaşa sokmak için çaba harcarlar. Türkiye, her iki blok için de vazgeçilmez derecede önemli bir ülkedir...

Türkiye savaşa girecek miydi?.. Yoksa ani bir saldırı ile, savaşa girmek zorunda mı bırakılacaktı?..

Dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Türkiye'yi savaşın dışında tutma politikasını izler; tarafları silah, malzeme gibi isteklerle oyalama yolunu seçer.Beklenti tüm heyecanıyla sürerken, Büyükelçi von Papen'in 4 Mart 1941 günü İnönü'ye sunduğu Hitler'in mektubu, tedirginliği biraz olsun 'hafifletir'.

Hitler mektubunda, savaşı kendisinin çıkartmadığını iddia etmekte ve Almanya'nın Türkiye'ye saldırmayacağına dair güvence vermektedir.
Bulgaristan'da bulunan Alman birliklerine, "Oradaki mevcudiyetlerinden dolayı yanlış bir anlam çıkarılmaması için," Türk sınırından uzak kalmalarını emrettiğini de mektubunda vurgular.

Cumhurbaşkanı İnönü'nün cevabî mektubuyla da, Türk-Alman ilişkileri yumuşarken, gelişmeleri dikkatle izleyen müttefiklerden İngiltere, Türkiye için tersanelerinde yapılan 4 denizaltının hazır olduğunu açıklar...

Savaşın başlamasından kısa bir süre önce, Türkiye, ordusunu güçlendirmek amacıyla İngiltere'den bazı taleplerde bulunmuş ve 1930'da yapılmış olan bir karşılıklı yardımlaşma sözleşmesi gereğince, 4 denizaltı, 4 muhrip, 12 çıkarma gemisi ve 4 uçak filosu sipariş etmişti...

İngiltere, tam bu kritik dönemde, Türk Hükümeti'ne bir mesaj göndererek, denizaltıların teslime hazır olduğunu bildirdi: 'Burak Reis', 'Murat Reis', 'Oruç Reis' ve 'Uluç Reis' adları verilen denizaltılar ile 4 uçak filosunu almak üzere, gerekli mürettebatın İngiltere'ye gönderilmesi isteniyordu...

Dışişleri Bakanlığı'nın, durumu Başbakanlık katına bildirmesi üzerine görev, Millî Müdafaa ve Münakalat (Ulaştırma) bakanlıklarına havale edildi.

Bu arada, oluşturulan komisyon, Türk donanmasının en seçkin denizcilerini, sicillerine bakarak saptandı ve İngiltere'ye gidecek olanları açıkladı.
Bu büyük görev için, 19 deniz subayı, 63 deniz astsubayı, 68 deniz eri seçildi. Kafilede ayrıca İngiltere'ye havacılık öğrenimine giden bir hava subayı ve 20 Hava Harp Okulu öğrencisi -ki bazı kaynaklarda, bunlardan 16'sının Kara Harp Okulu'nu üstün derece ile bitirdikleri için, İngiltere'de pilot olarak yetiştirilmesine karar verilen topçu, piyade, süvari, istihkam ve diğer sınıflardan mezun oldukları öne sürülmektedir- yer aldı...

İngilizler, böylece Almanya'ya karşı kozlarını ortaya koyuyor, Türkiye'yi kendi yanlarına çekmeye çalışıyorlardı... Ama bir şartları vardı: Denizaltıları teslim alacak mürettebatın, en geç 25 Haziran 1941 günü, Mısır'ın Port Said Limanı'nda olmasını istiyorlardı. Mürettebat, burada kendilerini bekleyecek olan meşhur Quenn Mary transatlantiği ile ve koruma altında İngiltere'ye gideceklerdi...

Şehbir
01-24-2009, 06:37 PM
Bu durum karşısında, Deniz Askerî Nakliyat Genel Komutanlığı'nın, İstanbul'da yaptığı araştırma sonucu, 'Barzılay ve Benjamen Vapur Kumpanyası'na ait Refah şilebi kiralanır.

Geminin sahiplerine, şilebin Mısır'a giderek Millî Müdafaa Vekâleti'ne ait kimi malzemeleri Türkiye'ye getireceği söylenir.
İzzet Dalgakıran'ın kaptanlığını yaptığı ve 28 mürettebatı bulunan Refah şilebi, 16 Haziran 1941 günü, İstanbul'dan Mersin'e doğru hareket eder...
Gemi alelacele sefere hazırlanmıştır ve 'asıl amaç' gemi kumpanyasından gizlendiği gibi, kaptana da bildirilmediğinden, Refah, eksiklikler içindedir.

21 Haziran 1941 günü Refah şilebi, Mersin limanına demir atar...
Bu arada, alelacele Ankara'ya giderek Deniz Kuvvetleri'nden yolluk ve harcırahını alan denizciler de, Mersin'e gelmeye başlarlar. Ancak 40 yaşındaki bu yorgun şilebin görüntüsü, kafiledeki tüm denizcileri hayal kırıklığına uğratacaktır.

Bu durumda yapılacak olan, gemiyi mümkün olduğu ölçüde yolculuğa uygun hale getirmektir. Önce iskele ve sancak taraflarıyla, ambar kapağına büyük boy birer Türk bayrağı Resmedilir.

Gece projektörlerle aydınlatılacak bu bayrak görüntüleri, geminin milliyeti hakkında bilgi vermeye yeterlidir. Daha sonra, Mersin'deki Deniz Harp Okulu'ndan ödünç yataklar alınır; güverteye de alelacele birkaç tuvalet kondurulur...

Aslında Refah, 1901 yılında İngiltere'de Sunderland'daki tezgahlarda yapılmış; 102 metre 20 santim boyunda, 14 metre 80 santim eninde, 7 metre su çekerinde bir tekneydi...

Gemi, 1 adet 3 genişlemeli buhar makinesi ile 8,5 mil hız yapabiliyordu. Ama son yıllarda eskilikten dolayı, hızı daha da düşmüştü. 'Sunderland' adıyla denizlere açılan gemi, birkaç kez sahip değiştirdikten sonra, 1931 yılında Barzılay ve Benjamen Firması tarafından satın alınmış, 'Perseveranza' olan adı 'Refah' olarak değiştirilmişti...

Gemide sadece 24'er kişilik 2 filika vardı. Personel ile birlikte 200 kişiyi bulan yolcular için; yer de, yatak da, yiyecek de, tuvalet de yoktu... Zaten kafile başkanı Yarbay Zeki Işın da, gemiyi gezdikten sonra, "sefere elverişli olmadığını" Ankara'ya, yetkililere bildirmişti...

Her neyse; biz şimdi geminin hazırlanması safhasına dönelim: Yeterli yiyecek ikmali de yapıldıktan sonra, gemi harekete hazır hale getirilir. Son anda, şilebe bir İngiliz subayı biner: 'İrtibat subayı' olduğu söylenen bu subay, Refah'ın kaptanı İzzet Dalgakıran'ın belirlediği rotayı değiştirerek yeni bir rota verir.

Tam da o günlerde, uluslararası ilişkilerde beklenmedik gelişmeler olur: 18 Haziran 1941 günü, Türk-Alman Saldırmazlık Antlaşması imzalanır. Bu antlaşma İngilizleri çileden çıkarırken, güneyini güvence altına alan Almanya için, 22 Haziran 1941 günü Sovyetler Birliği'ne saldırarak Barbarossa Harekâtı'nı başlatabilmenin ilk dönemeci olur.

Bu tarihten bir gün sonra da, 23 Haziran 1941 günü, saat 17.30'da
Refah sessiz sedasız Mersin limanından demir alır...
Geminin çeşitli noktalarına; köprü üstüne, güverteye, ambar kapakları üstüne ve kıç bölümüne yayılmış olan kafile, Mersin'den alınmış akşam yemeğini yerken, yabancı denizaltıların av alanı haline gelmiş Akdeniz'de, tehlikeli bir Yolculuk başlar...

Hafif bir lodos esmektedir; karanlığın içinde sadece gemi motorlarının uğultusu yankılanır... Saatler 22.30'u gösterirken, gemi korkunç bir patlama ile sarsılır: Bordasına yediği torpille açılan gedikten, içeri hızla su dolmaya başlar.

Refah şilebi, milliyeti belirsiz bir denizaltının attığı torpille, tam ortasından ikiye bölünür; mevcut iki filikadan biri, içinde uyuyanlarla birlikte havaya uçar, elektrik düzeneği bozulduğundan cereyanlar kesilir, telsiz susar... Güvertedekilerden kimi patlamayla şehit düşer, kimileri ise, can havliyle kendilerini attıkları denizde köpek balıklarının kurbanı olur.

Hayatta kalanlar, mevcut tek filikanın başına hücum eder. Refah'ın yolcularından Yüzbaşı Nevzat Erül, tabancasını çekerek, filika başındakileri, 'Burada kumanda bendedir' diyerek düzene sokar. Tam 24 kişiyi filikaya bindirdikten sonra, kaptan köprüsündeki İzzet Dalgakıran'ı ve kafile başkanı Yarbay Zeki Işın'ı filikaya çağırır.

Kaptan ve Zeki Işın, ikisi birlikte, filikadakileri selamlayarak, "Siz gidin, kurtulmaya çalışın. Biz gemide kalacağız" derler. Bu arada, geminin batmadığını gören bazı denizciler, yeniden gemiye çıkarak sal yapmak amacıyla malzeme aramaya başlar: Kimi, birkaç saat önce tamamlanan tuvaletlerin ahşap kapılarını sökmeye çalışırken, kimileri de, ambar kapısını kırmaya çalışırlar.

Filikaya binenler ise, denize inemezler; çünkü sandalı indirmeye yarayan matafora çalışmaz... Bu yüzden geminin batmasını beklerler; ama bu bekleyiş işlerine yarar. Gemiden aldıkları Yiyecekleri, sandala doldururlar...

Bundan sonrasını, faciadan kurtulanlardan Muhittin Darga ile 1983 yılında bir röportaj yapan yazar Erhan Demirutku'nun kaleminden okuyalım: "Kurtulma ümidimizi kaybetmemiştik. Filikayı kaldıramadığımız için, saat 02.00'ye kadar, geminin yavaş yavaş batmasını bekledik. Filika su seviyesine gelir gelmez, içine atladık."

Muhittin Darga anlatımını şöyle sürdürür: "İngiliz, sandala atlayamamıştı. Sonradan boğulduğunu öğrendik. Torpillendiğimiz sırada, kurtuluruz ümidiyle denize atlayanlar da boğulmuşlardı."

"Filika ile açıldığımızda, denizde yüzenlerden rastladığımız 3-4 kişiyi de sandala aldık. Küreklerden direk yapıp battaniyeleri de yelken olarak kullandık."

"Ben köprü üstündeyken, bir harita ile küçük bir pusula almıştım. Bunun bize çok yardımı dokundu. Kıbrıs'a gitmemiz, 10 millik yakınlığı yüzünden, daha elverişliydi; ama lodos bizi Türkiye kıyılarına doğru sürüklüyordu."
Emektar Refah, 4 saat süreyle su üstünde kaldıktan sonra, tam ortasından ikiye bölünerek batar; donanmanın kıymetli denizaltıcılarını, hava kuvvetlerinin müstakbel pilotlarını, ölüme götürür.

Yaptıkları bir sal üzerinde kendilerini denize atan Abdullah Şay, Kamil İnan ve Kadir Karaül ise, dalgalar ve soğukla boğuşurlar. Sabaha karşı hava iyice soğur, üçünün de dişleri takırdamaya başlar. Abdullah Şay çenesi donmasın diye atletini çıkarıp kemirmeye başlar. Diğerleri de onu taklit ederler.

25 Haziran sabahı, artık dayanacak halleri kalmaz; bir ara Kadir Karaül, "Bakın geliyorlar, bizi kurtarmaya geliyorlar" diyerek kendini denize atar ve dalgalar arasında kaybolup gider.
Saatler sonra, iki denizci kendilerini ölümün kucağına bırakmaya hazırlanırken, hızla yaklaşan bir motor, onları alıp yaşama döndürecektir.

Bu arada, bir başka motor da, bir kapı üstünde hayatta kalmaya çalışan havacı öğrenci Haydar Gürsan'ı sulardan çekip çıkarır.
Yedi denizci ise, üzerine Türk bayrağının resmedildiği ambar kapağı üstünde, kıyıya ulaşmaya çalışır; 8 metre eninde ve 12 metre boyundaki bu kapak emniyetlidir, ama yol alamazlar.

Sabah, güneşin ilk ışıklarıyla birlikte, bu 7 denizciden 6'sı, "Yüzerek gidelim" diyerek kendilerini denize atar; geride kalan er Rahmi, dalgaların arasında kaybolup gidene kadar, onları bir süre izler.
Er Rahmi, kapağın üstünde tek başına aç, susuz ne yapacağını kara kara düşünürken bir mucize gerçekleşir: İstanbul'dan İskenderun'a gitmekte olan 'Doğan' adlı gemi, aldığı telsiz emri üzerine, rotasını değiştirir, Refah'ın battığı bölgeye gelir. Kurtarılırdığında, er Rahmi baygın haldedir...

Filikaya binen 28 kişi ise, tam 20 saat 9 dakika süren bir yolculuktan sonra, 24 Haziran Pazartesi, saat 19.10'da Karataş Feneri yakınlarında karaya ayak basar.Onları ilk gören, fenerci olur. Önce yabancı zannederek ihtiyatlı davranan fenerci, daha sonra olayı öğrenince onları fenere götürür ve durumu ilgililere haber verir .

Türkiye acı gerçeği böyle öğrenecektir. Olay öğrenilince, askerî uçaklar havadan, motorlar denizden kazazede aramaya başlar. Gün boyu süren aramalarda, sadece öykülerini aktardığımız 4 kişi bulunabilir.

15 deniz subayı, 16 Hava Harp Okulu öğrencisi, 48 denizaltı astsubayı, 63 deniz eri ile 25'i gemi mürettebatından olmak üzere, toplam 167 kişi şehit düşmüştür. Gemide, sürekli olarak üzerindeki can yeleğiyle dolaşan İngiliz subayı da boğulmuş ve ölü sayısı 168'i bulmuştur.

Tam 11 kez tarafsızlığını ilan etmiş olan Türkiye'nin bir gemisine karşı girişilen bu saldırıyı kimse sahiplenmez. Olaydan bir gün sonra, İngiliz Büyükelçisi Sir Knutchebull Huggessen, yaptığı açıklamada, "Olayı Akdeniz'de bulunan Alman ya da İtalyan denizaltıları meydana getirmiştir" derken, Alman resmî DNB Ajansı da, "İngilizlerin garip açıklaması vicdan rahatsızlıklarını kanıtlıyor. İtalya'nın ve bizim olayla ilgimiz yok" diyerek İngilizlerin iddiasını yalanlar.

Daha sonra, bir Fransız savaş gemisinin, Refah'ı Mısır gemisi zannederek batırdığı öne sürülür. Oysa kurtulanlar, bir savaş gemi görmemişlerdir. Bundan sonra suçlamalar İngiltere'ye yönelir: Acaba İngiltere, denizaltıları vermemek; daha da önemlisi, Türkiye'yi müttefikler safında savaşa sokmak için mi Refah'ı torpillemiştir?

Son zamanlarda bulunan bazı İtalyan ve Alman belgeleri ise, Refah'ın İtalyan bandıralı ve 'Ondina' adlı denizaltı tarafından batırıldığı iddialarını güçlendirmiştir.

İtalyan Deniz Kuvvetleri tarafından yayımlanan ve II. Dünya Savaşı'na ait bir raporda, Ondina'nın batırdığı geminin yerinin koordinatları verilmektedir. Bu koordinatlar, Refah'ın battığı bölgeye uymaktadır.
'Refah Faciası' ile ilgili adlî soruşturma açılırken, konu CHP grubunda tartışma nedeni olur ve bu tartışmalar, dönemin Ulaştırma Bakanı Cevdet Kerim İncedayı ile Millî Savunma Bakanı Saffet Arıkan'ın görevlerinden istifa etmelerine yol açar.

TBMM tarafından bu konuda açılan soruşturma, 18 Aralık 1941'de sonuçlanır ve istifa etmiş olan bakanlar suçsuz görülür. Daha sonra ikinci derecede sorumlu kişiler için açılan dava da, beraat ile sonuçlanır...

ONDİNA'nın fotoğrafı ve altında Refah'la ilgili açıklamanın bulunduğu sayfanın adresi...

http://u- istoria.com/uhistoria/historia/articulos/italianos/ondina/ondina.htm

Şehbir
01-24-2009, 06:53 PM
Şirket-i Hayriye Vaporu



http://img297.imageshack.us/img297/3234/89193484ee2.jpg (http://imageshack.us)

Şehbir
01-25-2009, 02:13 AM
TÜRK DÜNYASINDA, ÇOCUK OYUN ADLARI

Kategori KÜLTÜREL


http://www.yenidenergenekon.com/wp-content/uploads/2009/01/turk-dunyasi.jpg (http://www.yenidenergenekon.com/wp-content/uploads/2009/01/turk-dunyasi.jpg)






Oyun Adları

Aşık Oyunu: Türkiye’de Aşık, Azerbaycan’da Aşığ, Kazakistan’da Asık, Kırgızistan’da Aşık, Çükö, Özbekistan’da Aşık, Türkmenistan’da Aşık.
Tutmalı Çelik: Türkiye’de Tutmalı Çelik, Kırgızistan’da Çikit, Al, KKTC’de Çıkkıldak, Marra, Kızberiş, Terletiş, Türkmenistan’da Toyak.
Atçılık Oyunu: Türkiye’de Atçılık Oyunu, KKTC’de Atcıg, Özbekistan’da At at.
Birdirbir Oyunu: Türkiye’de Birdirbir, Azerbaycan’da Hostana, Eşşek beli, KKTC’de Birdirbir.
Çatal matal kaç çatal : Türkiye’de Çatal matal kaç çatal, Duvar Zıkkası, Uzun eşek, Kırgızistan’da Eşek sekirmey, Türkmenistan’da Eşek eşek.
İp Atlama: Türkiye’de İp atlama, Kırgızistan’da Sekurgaç, Özbekistan’da Arkan Oyunu.
Sekmen : Türkiye’de Sekmen, Sekleme, KKTC’de Bir ayag.
Çizgi Oyunu: Türkiye’de Çizgi, Çiziktaş.
Bop: Türkiye’de Bop, Bız Bum, KKTC’de Sayı Oyunu.
Kar yağmur: Türkiye’de Kar yağmur, Rüzgar Boynuzlar Havaya, Kazakistan’da Uştu uştu.
Sessiz Telefon: Türkiye’de Sessiz Telefon, Kazakistan’da Sımsız Telefon, Kırgızistan’da Buzulgan Telefon.
Kim Vurdu: Türkiye’de Kim Vurdu, Azerbaycan’da Kim vurdu, Kazakistan’da Kim urdu, KKTC’de Kim vurdu, Özbekistan’da Kim urdu, Türkmenistan’da Kim urdu.
Körebe: Türkiye’de Körebe, Vırrık, Ebe Ebelebel, Körlebbek, Kırgızistan’da Kim zkenin tap, Köz tanmay, KKTC’de Körebe, Türkmenistan’da Göz dangdı, Kazakistan’da Sokurteke.
Kulak kopartmaca: Türkiye’de Kulak kopartmaca, Kırgızistan’da Kulakka Çapmay.
Sandıkbaşı: Türkiye’de Sandıkbaşı, Kırgızistan’da Şıngır mıngır toz.
Çiğdem Pilavı: Türkiye’de Çiğdem Pilavı, Hatapıya, Özbekistan’da Bayçiçek.
Yağmur Gelini: Türkiye’de Yağmur Gelini, Gode-gode, Bodi-bostan, Yağmurcuk, Kepçe Gelin, Özbekistan’da Sushatun.
Bebek: Türkiye’de Bebek, Özbekistan’da Kavurşak, Türkmenistan’da Gurçakgaş.
Arabistan buğdayları: Türkiye’de Arabistan buğdayları, KKTC’de Arabistan buğdayları.
Aliden, Aliden: Türkiye’de Aliden Aliden, Hey alaylar alaylar, Alaylım-pulaylım, KKTC’de Alaydan Malaydan.
Bezirganbaşı: Türkiye’de Bezirganbaşı, KKTC’de Bezirganbaşı, Kapucubaşı.
Mendilim Dört Köşe: Türkiye’de Mendilim Dört Köşe, Mermer menevşe, Mor menekşe, Azerbaycan’da Menevşe, Kazakistan’da Kim kerek, Kırgızistan’da Ek terek gök terek, Özbekistan’da Ak terek gök terek, Türkmenistan’da Ay terek gün terek.
Mendil kapmaca: Türkiye’de Mendil kapmaca, KKTC’de Değnekli mendil, Türkmenistan’da Yağlık aldı.
En Men tra: Türkiye’de En men tra, Bir iki üç zum, KKTC’de Ender tuna.
Tavşan kaç tazı tut: Türkiye’de Tavşan kaç tazı tut, Kurt kuzu, Kazakistan’da Aykulak, KKTC’de Tavşanınan tilki, Özbekistan’da Pisik sıçan Moşik sıçkan, Türkmenistan’da Pisik sıçan.
Çuval Yarışı: Türkiye’de Çuval yarışı, KKTC’De Torba Oyunu, Türkmenistan’da Holtada Bökmek.
Sobe-Saklanbaç: Türkiye’de Sobe, Sıglempitik, Gözyümüç, Senlinmecik, Saklanbaç, Kazakistan’da Marlamkaş, Kırgızistan’da Çaşınmak, KKTC’de Mirmillo, Saglanmaca, Özbekistan’da Kumulmacak, Gizlenmecek, Bekinmacak, Türkmenistan’da Gizlempeçek.
Kemik Saklama: Türkiye’de Kemik saklama, Kazakistan’da Aksüyek.
Mendil Saklama: Türkiye’de Mendil saklama, Kırgızistan’da Cooluk taşlamay, Özbekistan’da Lav lav teke.
Beş taş: Türkiye’de Beş taş, Kırgızistan’da Top taş, Türkmenistan’da Beş taş.
Yedi taş: Türkiye’de Yedi taş, Azerbaycan’da Yedi taş, KKTC’de Gugo Oyunu.
Üç taş: Türkiye’de Üç taş, KKTC’de Andres, Türkmenistan’da Düzdüm.
Altıev: Türkiye’de Altıev, Pıç, Kırgızistan’da Uyum tuudu.
Gömücü, Meneli: Türkiye’de Gömücü, Meneli.
Taş evcik: Türkiye’de Taş evcik.
İstop: Türkiye’de Hava Stobu, Azerbaycan’da Dedeboy, KKTC’de Memleket.
Yakan Top: Türkiye’de Yakan Top, Yakar Top, Özbekistan’da Bazara Top.
(Mevlüt Özhan, Türk Cumhuriyetlerinde Oynanan Çocuk Oyunları, s.459-461)

Şehbir
01-25-2009, 03:18 AM
GEL BERABER “BENİ SEVELİM”.

"HER ÁŞIK ASLINDA KENDİNE ÁŞIKTIR" DESEM...
"Hadi oradan!" dersiniz.
Fakat vallahi öyle.
Hayır, bilimsel açıklaması falan yok.
Bakın, tecrübe denen şey bilimden aşağı değildir!
Hem şimdi konuşturmayın beni... Ne yapmıştı bilim adamları hatırlarsınız...
Kalp ilacı bulduk diye dayadılar Viagra'yı kalp hastalarına... Adamlar gitti gider fakat penisler "yıkılmadık ayaktayız" diye bağırıyor... O zaman anladılar ki meğer iktidar hapıymış buldukları.
Benim de yaptığım bundan farklı bir şey değil.
Yıllardır kadınla erkeği eviriyorum, çeviriyorum, ilişkilere bir oradan, bir buradan bakıyorum, deneye yanıla... En son işte gördüm ki İNSAN ASLINDA KENDİNE ÁŞIK OLUYOR.
Şimdi şöyle...
Kadın, erkek fark etmez, kişi zaman zaman kendisini tapılası bir yaratık olarak görür. Artık hangi hormonun etkisiyle, bilinmez.
Öyle sever, kendini öyle beğenir ki, bunu birisiyle paylaşmak ister. Tıpkı "ÇOK GÜZEL BULGUR PİLAVI YAPTIM GEL BERABER YİYELİM" diye komşusuna seslenen Hayriye Hanım gibi, etrafından gözüne kestirdiği birini çağırır: "GEL BERABER BENİ SEVELİM."
Ezberinde aşkın iki kişilik olduğu da vardır ya... Fakat işte "İKİ KİŞİLİK"TEN ANLADIĞI "İKİMİZ BİR OLALIM BENİ SEVELİM"DİR.
Ama bunun farkında değildir elbet. Karşısındakine áşık olduğunu zanneder.
"Hayatımın erkeğini/kadınını buldum!"
Ne şans! ..HAYATINIZIN ERKEĞİNİN YENİ ZELANDA'DA DEĞİL DE AYNI OFİSİN AYNI ODASINDA, KARŞI MASADA KONUŞLANMIŞ OLMASI!..
* * *
"Nesini sevdin?" diye sorarlar áşıklara...
Aslında cevabı yoktur bunun. Fakat herkes makul veya mantıksız bir cevap verir.
Kimi edebiyat parçalar... "GÖZLERİNDE YILDIZLARIN İZİNİ BULDUM."
Kimi daha gerçekçidir... "GÜLERKEN BEMBEYAZ DİŞLERİ GÖRÜNÜYORDU."
Fakat en doğrusu, yani tezime en uygun olanı şudur: BENİ SEVMESİNİ SEVDİM.
Bakın İNSAN KENDİNİ DEĞİL DE KARŞIDAKİNİ SEVSE HAKİKATEN, O İLİŞKİDE HOŞGÖRÜDEN, ŞEFKATTEN, ANLAYIŞTAN GEÇİLMEZ. Kıskançlığın ise esamisi okunmaz.
Ha ana-baba, ha sevgili yani.
Sizi bilmem, ben böylesine rastlamadım hiç.
Peki, ayrılmak isteyen tarafın yakasına yapışıp "SEN BENİ NASIL TERK EDERSİN!" DİYE BAĞIRMAK, HESAP SORMAK NEYİN NESİ ZANNEDİYORSUNUZ?
O HÁLÁ KENDİNE ÁŞIKTIR, ÖTEKİNİN BUNA EŞLİK ETMİYOR OLMASINA DAYANAMIYORDUR!
Dikkat edin, insan kendinden hoşnut olmadığı dönemlerde kimseyi sevemez. AYRILIKLAR DA O DÖNEME DENK GELİR ZATEN. KENDİNDEN BIKMIŞTIR ASLINDA.
Dur bakalım daha neler keşfedeceğim!


Kaynağı bilinmiyor.

Şehbir
01-25-2009, 03:45 AM
"Windows XP" Kisa Yollari


ALT+ENTER / seçili ögelerin özellikleri
ALT+ESC / en son acılan ıtem lerı gecıs saglar
ALT+F4 / aktif pencerelerı kapatır
ALT+SPACEBAR / aktif sayfanın menusu
ALT+TAB / menuler arasında geçiş
BACKSPACE / bir önceki sayfaya geçiş
CTRL+A / hepsini seç
CTRL+B / kalın yazı
CTRL+C / kopyala
CTRL+I / italik
CTRL+O / dosya açma
CTRL+U / alt cızgı
CTRL+V / yapıştır
CTRL+X / kes
CTRL+Z / geri tusu
CTRL+F4 / dökümanları kapatır
CTRL while dragging / seçili ögeleri tutar
CTRL+SHIFT while dragging / seçili ögeleri kısayol oluşturur
SHIFT+DELETE / çöp kutusuna atmadan siler
ESC / ıslemlerı durdurur
F1 / help
F2 / seçili öğenin ismini degiştirme
F3 / arama dosya ve klasörlerde
F4 / adres çubuğunu açar
F5 / yenileme
F6 / adres çubuğuna gider
F10 / active sayfalarda çubuğa gider "dosya eklemek araçlar filan"
SHIFT+F10 / sağ tıkladıgınızda açılan menu
CTRL+ESC / start menusu
SHIFT+CTRL+ESC / görev yönetıcısı

WIN / start menüsü
WIN+BREAK / sistem özellikler menüsü
WIN+D / bütün aktif sayfalari küçültme
WIN+E / bilgisayarımı açar
WIN+F / arama dosya ve klasörlerde
WIN+F+CTRL / bilgisayarımda arama
WIN+L / kullanıcı degiştirme kapatmadan
WIN+M / küçültme veya restore etme sayfaları
WIN+R / çalıştırı açar
WIN+TAB / açık olan sayfalarda geçiş

Windows Explorer Shortcuts
ALT+SPACEBAR / aktif sayfanın menüsü
CTRL+ESC / windows menusu
ALT+F4 / windows penceresini ve cerayann eden olayları kapatır
CTRL+A / bütün parçaları seçer
CTRL+X / seçili kısmı keser
CTRL+C / seçili kısmı kopyalar
CTRL+V / seçili kısmı yapıştırır
CTRL+Z / geri döner son yapılana
CTRL+(+) / sutun icindeki pencereleri otomatik olarak dogru sıralar
TAB / 7 sutun atlatma yada digger seçili ögeye geçme
SHIFT+DELETE / direk silme
BACKSPACE / bir önceki sayfaya yada slime işlemi
ALT+ENTER / seçili ögelerin özellikleri
F10 / aktif sayfanın menusu
F6 / adress bara gider /
F5 / sayfayı yenıler
F3 / arama ögesi
F2 / ismini degistirme seçili ögenin

Internet Explorer Shortcuts
CTRL+A / bütün sayfanın seçimi
CTRL+D / favorite ekler
CTRL+E / aktif sayfada arama yapar
CTRL+F / sayfada bulma
CTRL+H / geçmiş sayfasını açar
CTRL+I / favorite sayfalarının oldugu kısmı açar
CTRL+N / yeni pencere açar
CTRL+O / yenı lokasyonlar gider
CTRL+P / printer menusu
CTRL+S / degisiklikleri kaydeder
CTRL+W / aktif sayfayı kapatır
CTRL+ENTER/ basına www ve sonuna .com koymayı yapar
SHIFT+CLICK / yeni pencerede açar
BACKSPACE / bir önceki sayfaya gider
ALT+HOME / anasayfaya gider
HOME / sayfanın başına gider
TAB / Itemler arasında atlamayı sağlar
END / sayfanın sonuna gider
ESC / açılan sayfayı sonlandırır
F11 / tam ekran yapar sayfayı
F5 / sayfayı yeniler
F4 / adress barı açar
F6 / adress bara gider
ALT+RIGHT ARROW / ileri sayfaya götürür
SHIFT+CTRL+TAB / address bara gider
SHIFT+F10 / sağ tus olayı
SHIFT+TAB / geri tab olayı
CTRL+C / kopyalama
CTRL+V / yapıştırma
ENTER / aktif etmek /
F1 / internet explorer help

Ms-dos komutları
ASSOC / Dosya ortaklıklarını görüntüle.
AT / Programları ve komutları uygulamak için zamanı ayarla.
ATMADM / Windows ATM sağrı yöneticinin gördüğü adresleri ve bağlantıları listele
BREAK / CTRL + C'i Etkinleştir / devre dışı bırak
CACLS / ACL dosyaları göster ve değiştir
CALL / Grup dosyasını diğer grup dosyasından çağır.
CD / Rehberi değiştir.
CHCP / Uluslar arası klavye ve karakter bilgilerini ilave et
CHDIR / Adresi değiştir.
CHKDSK /FAT diskdeki hataları tara.
CHKNTFS / NTFS disk'deki hataları tara
CLS / Ekranı temizle.
CMD / Komut satırını çalıştır.
COLOR / Ön plan resmini değiştir.
COMP / Dosyayı sıkıştır.
COMPACT / Dosyayı sıkıştır,aç,.
CONTROL / Ms-dos da denetim masası simgelerini aç
CONVERT / FAT'i NTFS'e dönüştür
COPY / Bir yada daha fazla dosyayı öteki konuma kopyala
CTTY / Bilgisayarın giriş çıkış aygıtlarını değiştir
DATE / Sistem tarihini görüntüle,değiştir
DISKCOMP/ Disk'i diğer bir disk ile karşılaştır
DRIVPARM / Asıl aygıt sürücülerinde yeniden yazmayı etkinleştir.
ECHO / Mesajları göster ,etkinleştir ve devre dışı bırak
EDIT / Dosyayı görüntüle ve değiştir.
EDLIN / Dosyayı görüntüle ve değiştir.
EMM386 / Genişletilmiş hafıza yöneticisini görüntüle
ENABLE / Konsol geri alma komutunu etkinleştirme ve devre dışı bırakma
SCANDISK / disk taramayi calistir.
QBASIC / Qbasic i ac.
RENAME / yeniden adlandir.
RMDIR /bos klasoru sil.
SHUTDOWN/ bilgisayarı kapat
SMARTDRV / geleneksel ve genişletilmiş hafıza için disk hafızası olustur
SORT / kisa giris ve cikislari goster
SWITCHES/ ms-dos a fonksyion ekle,kaldır.
SYS / Sistem saatini disk sürücüsüne yükle
TIME / sistem saatini goster,ayarla.
TITLE / ms-dos penceresindeki basligi degistir
TRACERT / karsidan gelen network paketlerinin yolunu goster
TREE / Disk'in yuzeysel agacini goster
TYPE / Dosyanin icerigini goruntule
UNDELETE / silinemeyen dosyalari silvisuall
UNFORMAT / bicimsiz disk surucusu.
UNLOCK /Disk'in klitini ac.
VER / Versiyon bilgisini goster.
VERIFY / diske yazmak gerektiginde karar vermeyi etkinlestir yada devre disi birak.
VOL / cilt bilgisini goster
XCOPY / Başka bilgisayarlardan çoklu dosyaları kopyala
TRUENAME/ dizinde var olan kişileri gösterir
TASKKILL / ihtiyaç duyulmayan uygulamaları kapat
SETVER - ms-dos version unu degistir.
SHARE - dosyalari palasabilme yetenegini yukle,devredisi birak.
SCANREG - kayit defterindeki hatalari tara ve geri yukle.
ROUTE - windows agindaki rota tablosunu goruntule ve degistir
RUNAS - baska bir bilgisayardaki programi etkinlestir.
PRINT - dosyayada resmi print et
PROMPT - ms-dos u goster ve degistir
PING - test amacli diger ag bilgisayarina bilgi gonder
POPD - agdaki rehberi degistir.
NET - ag ayarlarini guncelle ve onar
NETSH - degisebilen ve degismeyen network bilgisini goster
NETSTAT - TCP/IP ag protokolu bilgisini ve istatistigini goruntule.
NLSFUNC - ulkeye ozgu bilgileri goster
NSLOOKUP - agdaki yada alandaki ip adresini goster
PATH - bilgisyardaki gizli dosya yerlerini goster ve yerini ogren
PATHPING - ag daki gizli dosya yerlerini goster ve yerini ogren
MOVE - dosyanin yerini degistir.
MSAV - ilk microsoft virus hizmeti.
MSD - Tanimlama hizmeti.
IFSHLP.SYS - 32-bit dosya yoneticisi.
IPCONFIG - ag aygiti ayarlarini goster ve degerleri goruntule
KEYB - klavyenin planini degistir.
LABEL - disk surucusunun etiketini degistir.
LH - Yuksek Hafizada disk surucusu yukle
LISTSVC - servisler ve suruculer icin kurtarma konsol komutunu goruntule
LOADFIX - 64k'nin uzerindeki programlari yukle
LOADHIGH - yuksek hafizadaki aygit surucusunu yukle.
LOCK - hard disk surucusunu kitle.
LOGON - kurulumlar ve geri tuklemeler icin yonetici hesabi.
MAP - surucudeki aygit ismini goster
MEM - Sistemdeki hazfızayı göster.
MKDIR - yeni, rehber komutu yarat.
MODE - port ve gotuntu ayarlarini degistir.
GRAFTABL - Grafik modundaki genişletilmiş karakterleri göster. .
HELP - komutlari kisaca acikla
EXTRACT - dosyalari windows dizininden cikart
FASTHELP - ms-dos komutlarini ve bilgileri listele
FC - dosyalari karsilastir.
FDISK - disk surucusu icin bolumleme konsolunu calisti
FIND - dosya icindeki yaziyi ara.
FINDSTR - dosya icindeki dizini ara.
FIXBOOT - yeni cizim bolgesi yaz
FIXMBR - disk surucu icin yeni cizim bolgesi yaz
FORMAT - disk surucusunu bicimlendir.
FTP - FTP * a baglan
FTYPE - dosya turunu goster
ERASE - dosyayi sil
DISKCOPY - diski diger bir disk'e kopyala.
DEFRAG - yuklenen programlari disk uzerinde stabile et.
DEL - bi veya daha fazla dosyayi sil.
DELETE - silinen dosyalar icin kurtarma konsol komutu
DELTREE - bir veya daha fazla dosya ve rehberi sil
DIR - klasor icindekileri goster.
DISABLE - windows sistem ve suruculerinde kurtarma konsolu komutunu devre disi birak.
CHOICE - dizin icindeki coklu sevenekleri belirt.
BOOTCFG - kurtarma konsolu komutlarını göster ve düzenle ve boot.ini yi yeniden oluştur.

Şehbir
01-25-2009, 03:34 PM
ALTTAKİ LİNKİ TIKLA AÇILAN SAYFANIN HER YERİNE İSTEDİĞİN KADAR MAUS İLE TIKLAYIP BASILI TUT.

ÇİÇEKLER BENDEN SİZE

http://www.procreo.jp/labo/flower_garden.swf (mhtml:{72EE1CBA-CCDF-4484-8797-63895B88423F}mid://00000568/!x-usc:http://www.procreo.jp/labo/flower_garden.swf)

Şehbir
01-25-2009, 05:46 PM
Bunları bilseydik ormanların yaprağına dokundurmazdı k herhalde:

* Ormanlar yazın ısıyı 5-8 C düşürür, kışın 1-5 C yükseltir.
* Bugünlerde bol bol yaktığımız bir hektar Ladin ormanı 32 ton, Kayın ormanı 68 ton,

*Çam ormanı ise 40 ton toz emer.

* 25 m boyun bir Kayın ağacı saatte 1,5 kg oksijen üretir.
*100 yaşındaki bir Kayın ağacı 40 kişinin (kirlettiği) çıkardığı karbondioksiti yok eder.

* 100 yaşındaki bir Kayın ağacı yılda 30 ton su çekerek erezyonu ve seli önler.

* Kan kanserinden ölme riskini 5'te bire düşüren bitkilerin yayılma alanlarının % 90'ı yok edilmiştir. Tabi bizler tarafından.

* Türkiye'de, koruma altındaki ormanlar tüm ormanlarının % 2'sini oluşturmaktadı r. Gerisi insan kılığındaki orman katillerinin insafına bırakılmıştır.

* Ormanlardan elde edilen 1 ton kağıt için;

* 30 yaşında 60 ağaç,

* 300 Kwh enerji,

* 60,000 Lt su,

* 400 kg fuel oil

tüketilmektedir.



* Türkiye 1980 yılında en çok ormanı olan ülke sıralamasında
33 üncü idi, 1990 yılında 55 inciliğe düştü..!

* Türkiye yani bizler dünyada ormanlarını en hızlı tüketen ülkeler sıralamasında 2 nci durumdayız. Birinci ise İRAN. Herhalde bu derece ile gurur duydunuz.

* Ormanlar azalmakta bundan sonra ne yapacağız, tozu kim emecek, karbondiositi kim yok edip yerine oksijen üretecek, selleri kim önleyecek, kağıdı nereden bulacağız vs vs vs

* İYİ DÜŞÜNÜN, geleceğinizi yani çocuklarınızı ve torunlarınızı düşünün!

Şehbir
01-26-2009, 04:00 AM
BİR FAZİLET ABİDESİ

Her savaşta olduğu gibi, Çanakkale Harbinde de kahramanca savaşan Tük askeri, düşmanlarını bile hayran bırakmıştır. Bu savaşta, bir kolu ile ayağını kaybeden Fransız Generalinin yurduna döndükten sonra anlattığı bir savaş hatırası şöyledir.

"Fransızlar, Türkler gibi mert bir milletle savaştıkları için daima iftihar edebilirler. Hiç unutmam. Savaş sahasında dövüş bitmişti. Yaralı ve ölülerin arasında dolaşıyorduk. Az evvel, Türk ve Fransız askerleri süngü süngüye gelip ağır zayiat vermişlerdi. Bu sırada gördüğüm bir hadiseyi ömrüm boyunca unutmayacağım. Yerde bir Fransız askeri yatıyor, bir Türk askeri kendi gömleğini yırtmış, onun yaralarını sarıyor, kanlarını temizliyordu. Tercüman vasıtasıyla şöyle bir konuşma yaptık:

Niçin öldürmek istediğin düşmana yardım ediyorsun?

Mecalsiz haldeki Türk askeri şu karşılığı verdi:

Bu Fransız yaralanınca, cebinden yaşlı bir kadın resmi çıkardı. Bir şeyler söyledi. Anlamadım ama her halde annesi olacaktı. Benim ise kimsem yok. İstedim ki, o kurtulup anasının yanına dönsün.

Bu asil duygu karşısında hüngür hüngür ağlamaya başladım. Bu sırada emir subayım Türk askerinin yakasını açtı. O anda gördüğüm manzara karşısında şok oldum. Çünkü Türk askerinin göğsünde, bizim askerinkinden çok daha ağır bir süngü yarası vardı ve bu yaraya bir tutam ot tıkamıştı. Az sonra ikisi de öldüler."

İbrahim Refik; Çanakkalenin Ruh portresi

(Genel Kurmay Başkanlığı Veb sitesinden alınmıştır.)

Qarshi
01-26-2009, 05:32 AM
Bana gelen bir e postadan ;


INSAN VUCUDU

Insan vucudu, mucizelerle dolu bir makinedir. simdi okuyacaginiz vucudunuzla
ilgili gercekler sizi neden bu sekilde yaratildigimiz konusunda merakta
birakacak.

-Bilimadamlarina gore IQ'nuz ne kadar yuksekse o kadar cok ruya gorursunuz.

-Insan vucudundaki en buyuk hucre yumurta hucresi, en kucuk hucre ise sperm
hucresidir.

-Bir adim atmak icin 200 kasinizi kullanirsiniz. .

-Ortalama bir kadin ortalama bir adamdan 5 inc (12,5 cm) daha kisadir.

-Ayak basparmaginizda iki kemik olmasina karsilik diger dort parmaginizda
ucer kemik bulunur.

-Bir çift ayakta 250,000 terbezi vardir.

-Tam dolu bir idrar kesesi asagi yukari bir beyzbol topu ebadindadir.

-Mide asidiniz bir jileti eritebilecek güctedir.

-Insan beyin hucresi 5 takim Encyclopedia Britannica'daki bilgileri
alabilecek kapasitededir.

-Yiyecegin agzinizdan midenize ulasmasi yedi saniye surer ..

-Ortalama bir ruya 2-3 saniye surer.

-Gogusleri kilsiz erkekler, killi erkeklerden daha fazla karaciger sirozuna
yakalanirlar.

-Dollenme aninda, yaklasik yarim saat tek bir hucre olarak yasarsiniz.

-Her bir ayaginizda yaklasik bir tirilyon bakteri vardir.

-Vucudunuzun 30 dakikada saldigi isi ile iki litre suyu kaynatabilirsiniz.

-Dis minesi vucudunuzdaki en sert seydir..

-Disleriniz dogumunuzdan 6 ay once (disetlerinizin icinde) olusmaya baslar.

-Sevdiginiz birine bakarken gozbebekleriniz genisler. nefret ettiginiz
birine bakarken de genisler.

-Sarisinlar, esmerlerden daha fazla sac teline sahiptir.

-Burnunuzla basparmagini ayni boydadir.

Tam su anda, eminim ki son maddeyi denemektesiniz. .. simdi parmaginizi
burnunuzdan cekin de bunu parmaklariyla burunlarini olcmek isteyebilecek
baska arkadaslariniza gonderin bakalim

Şehbir
01-26-2009, 05:46 AM
'MANKURT' sözcüğü, ünlü Kırgız yazar Cengiz Aytmatov'un ölümü nedeniyle gündemimize yeniden girdi. Geçtiğimiz yılvefat eden, Kırgızistan'da toprağa verilen Cengiz Aytmatov bütün Türk dünyasının en büyük yazarlarındandı.


Orta Asya ülkelerindeki 'Mankurt' söylencesini, 'Gün Olur Asra Bedel' adlı romanında anlatan Aytmatov, bir ülkenin başına gelebilecek en büyük felaketin, toplumun mankurtlaşması olduğunu söylerdi.


Mankurtlaşmak, günümüzde ulusal kimlikten uzaklaşmak, topluma ve kültüre yabancılaşmak, zihnin yeniden inşası yoluyla bilinçsizleşmek, egemen güçlere ve dünyayı yöneten süper devletlere yaranmak anlamında kullanılıyor.

Beyni yıkanarak mankurtlaştırılan kişi, düşmanını efendi olarak kabul ediyor, kendi halkına ve değerlerine karşı savaşan bir köle oluyor.

Bu, elbette ki kısa sürede olmuyor. Uzun bir zaman dilimine yayılıyor, ulusal refleksler yavaşlatılıyor, milli direnç kırılıyor.

Çok yönlü bir saldırı altında olan 'güzel ve yalnız' Türkiye'miz, ne yazık ki, Batılı dostlarımız (!) ve onların yerli işbirlikçileri tarafından mankurtlaştırılıyor!

* * *

Mankurt, efendisine sadık, onun sözünden asla çıkmayan, karnını doyurmaktan başka bir şey düşünmeyen, efendisinin emriyle öz annesini bile öldüren bir yaratık!

Orta Asya'da, Juan-Juan isimli barbar bir toplum, tutsak ettiği insanları nitelikli (!) köleler haline getirmek için onların hafızalarını silermiş. Bunu şöyle yaparlarmış:

Önce tutsağın başını kazır, saçlarını tek tek kökünden çıkarırlarmış. Bu arada bir deveyi keser, derisinin en kalın yeri olan boynundaki deriyi tutsağın kanlar içinde olan kazınmış başına sımsıkı sararlarmış. Kuruyup büzülen deri, kafayı mengene gibi sıkıp dayanılmaz acılar verirmiş. Bir yandan da kazınan saçlar büyüyüp dışarı çıkamayınca başına batarmış.

Tutsak, kafasını yerlere vurmasın diye bir kütüğe bağlanır, yürek paralayan çığlıkları duyulmasın diye elleri ayakları bağlı olarak ıssız bir yerde dört-beş gün aç-susuz bırakılırmış. Beşinci günün sonunda tutsakların çoğu ölür, kalanlar ise belleklerini yitirirmiş.

Tutsak zamanla kendine gelir, yiyip içerek gücünü toplarmış. Ama artık o bir insan değil, ölünceye kadar geçmişini hatırlamayan 'mankurt' olurmuş.

Bir mankurt, kim olduğunu, hangi soydan geldiğini, anasını, babasını ve çocukluğunu bilmezmiş. Bilinci ve benliği olmadığı için, insan olduğunun bile farkında değilmiş...

Ağzı var, dili yok, itaatkár bir hayvandan farksız. Kaçmayı hiç düşünmeyen bir köle. Onun için önemli olan tek şey karnını doyurmak ve efendisinin emirlerini yerine getirmek...

* * *

İşte toplumumuzda olup bitenleri, 'mankurt efsanesi' ile değerlendirmek gerek... Bugün, Türk toplumunun hızla mankurtlaştırıldığı görülüyor. Ulusal kimliğimiz, kişiliğimiz, büyük bir saldırı altında... Geçmişimiz ve kim olduğumuz bize unutturulmak isteniyor.

Televizyonda, 'Ben Atatürk'ü sevmiyorum. Humeyni'yi seviyorum' diyen türbanlı genç kadını hatırlayın. Onun kendisi gibi tesettürlü arkadaşının, 'Türkiye'yi İngilizler, Fransızla r, Yunanlılar işgal etmiş olsa, belki de daha iyi olurdu. Yabancı manda altında inançlarımızı, dinimizi daha iyi yaşayabilirdik' şeklindeki sözlerini düşünün...

Bu bir köleleşme olgusudur, mankurtlaşma sürecinin bir bölümüdür. Yarım metrelik bir bez parçası için yabancı işgaline bile razı olanlara şu dörtlükle cevap vermek gerekir:

'Esir iken mümkün müdür ibadet?

Yatıp kalkıp Atatürk'e dua et,

Senin gibi dürzülerin yüzünden,

Dininden soğuyacak bu millet!'

Şehbir
01-28-2009, 08:15 AM
Bay Meraklı - LaLinea Serisi-Fazla Söze Gerek Yok.Eskiler Bilir


http://img102.imageshack.us/img102/8489/lalinea1du2.jpg

http://img102.imageshack.us/img102/637/lalinea3aa7.jpg

http://img102.imageshack.us/img102/1813/lalinea2yy9.jpg



Bölüm1: http://rapidshare.com/files/190540062/Daimi_lalinea1.rar (35Mb)
Bölüm2: http://rapidshare.com/files/190543277/Daimi_lalinea2.rar (37Mb)
Bölüm3: http://rapidshare.com/files/190547404/Daimi_lalinea3.rar (32Mb)
Bölüm4: http://rapidshare.com/files/190550976/Daimi_lalinea4.rar (12Mb)
Bölüm5: http://rapidshare.com/files/190552135/Daimi_lalinea5.rar (10Mb)
Bölüm6: http://rapidshare.com/files/190553149/Daimi_lalinea6.rar (12Mb)
Bölüm7: http://rapidshare.com/files/190554265/Daimi_lalinea7.rar (12Mb)
Bölüm8: http://rapidshare.com/files/190555513/Daimi_lalinea8.rar (10Mb)
Bölüm9: http://rapidshare.com/files/190556581/Daimi_lalinea9.rar (10Mb)
Bölüm10: http://rapidshare.com/files/190511236/Daimi_lalinea10.rar (12Mb)
Bölüm11: http://rapidshare.com/files/190511845/Daimi_lalinea11.rar (10Mb)
Bölüm12: http://rapidshare.com/files/190512392/Daimi_lalinea12.rar (15Mb)
Bölüm13: http://rapidshare.com/files/190513924/Daimi_lalinea13.rar (31Mb)
Bölüm14: http://rapidshare.com/files/190517136/Daimi_lalinea14.rar (31Mb)
Bölüm15: http://rapidshare.com/files/190521158/Daimi_lalinea15.rar (32Mb)
Bölüm16: http://rapidshare.com/files/190525787/Daimi_lalinea16.rar (33Mb)
Bölüm17: http://rapidshare.com/files/190529755/Daimi_lalinea17.rar (10Mb)
Bölüm18: http://rapidshare.com/files/190531318/Daimi_lalinea18.rar (30Mb)
Bölüm19: http://rapidshare.com/files/190535792/Daimi_lalinea19.rar (31Mb)
Bölüm20: http://rapidshare.com/files/190539111/Daimi_lalinea20.rar (10Mb)


Şifre: www.daimi.org

Şehbir
01-29-2009, 03:43 PM
English Fast Dictionary - Çok kullanışlı bir sözlük


http://i42.tinypic.com/n4y69j.gif


İngilizce-Türkçe | Türkçe-İngilizce, Çok güzel bir sözlük...


Link hatalı oldu, yeniden yüklüyorum..

Aybike
01-29-2009, 03:53 PM
yukardaki animasyonu cocuklugumdan beri izlerim alman tv sinde..görünce sasirdim simdi :)

Şehbir
01-29-2009, 03:58 PM
yukardaki animasyonu cocuklugumdan beri izlerim alman tv sinde..görünce sasirdim simdi :)



Bay Meraklı - LaLinea Serisi-Fazla Söze Gerek Yok.Eskiler Bilir

Eskiler bilir demişim zaten, ben çok severdim.

Şekilden şekile girer, bir anda hiç olmayacak bir kalıba bürünür ve çok şaşırtırdı..

Aybike
01-29-2009, 04:03 PM
eskiler bilir demissin..ben eskimedim daha.:) Öyle demeyin yaaaaaa..Gözüm topraga baksada ,agaclarida görüyorum.
ama bir geriye gittim geldim.:)

Şehbir
01-29-2009, 04:05 PM
eskiler bilir demissin..ben eskimedim daha.:) Öyle demeyin yaaaaaa..Gözüm topraga baksada ,agaclarida görüyorum.
ama bir geriye gittim geldim.:)

Eskiler derken olgun anlamında yaneee..

Tüh be kıvıramadım galba..

Aybike
01-29-2009, 04:15 PM
Evet kiviramadin..
bence sus :)

Şehbir
01-31-2009, 03:06 AM
ÖĞRENİLMİŞ GÜÇYİTİMİ

> > Bir laboratuarda deney yapılıyor. İçinde bir büyük ve
> > çokça küçük balığın olduğu kocaman bir akvaryum
> > konuyor.Haliyle, büyük olanacıktıkça küçükleri
> > yiyor... Daha sonra akvaryumun ortasına dikey bir cam
> > yerleştiriliyor, böylece akvaryum ikiye ayrılıyor.
> > Büyükbalık bir tarafa küçük balıklar da diğer tarafa
> > yerleştiriliyor. Büyük balık cam bölmeyi geçmek ve
> > küçük balıkları yemek içindefalarca deneme yapıyor.
> > Bu durum tam 28 saat boyunca sürüyor. 28 saatin sonunda
> > büyük balık artık diğer tarafa geçmek içinmücadele
> > etmeyi bırakıyor. Deneyin sonunda cam bölme
> > kaldırılıyor. O da ne!!! Büyük balık küçükleri
> > yemek için hiçbir hamleyapmıyor. Saatler geçtiği hâlde
> > onları yemediği görülüyor. Buna psikolojide
> > 'Öğrenilmiş Güçsüzlük! '
> > deniyor.İstatistiklere göre bir çocuk ergenlik yaşına
> > gelinceye kadar ortalama 148.000 defa anne babasının,
> > 'yapma; elleme, dokunma,' gibisözlerini
> > duyuyormuş. Böyle olunca da çocukta büyüyünce
> > 'yapamama', 'edememe' özellikleri
> > gelişiyor ve özgüvenini yitiriyor.

Şehbir
02-02-2009, 06:12 AM
En uzun ve en kısa isimli şehirler



http://img91.imageshack.us/img91/9112/51881805jh7.jpg (http://imageshack.us)

The longest name of a city in New Zealand



http://i44.tinypic.com/2cpu79x.jpg

The shortest city name in the world is in Norway with one letter (A)

Şehbir
02-02-2009, 07:46 AM
Yasak ”Türk Piramitleri”

Çin Halk Cumhuriyeti’nin sınırları içerisinde yer alan ve tarihi ”İpek yolu”nun başlangıç şehri olan Xi'an şehrine 100 km uzaklıkta ”Qin Ling Shan” dağlarında ”Büyük Uygur Türk İmparatorluğu” döneminden kaldığı düşünülen irili ufaklı 100 kadar piramit ve bunların içerisinde ”Beyaz Piramit” adı verilen ve 300 metre yüksekliğinde Keops piramidinden daha büyük ve yüksek bir piramit bulunuyor.


http://www.indigodergisi.com/yasak%20turk%20piramitleri%20cin%2032%20(10).jpg


On altı piramitten oluşan merkez kompleksin en büyüğü Beyaz Piramittir. Bu bölge yasak bölgedir. Çinli yetkililer bu bölgede bilimsel araştırmalar yapılmasına kesinlikle izin vermemektedir ve bu piramitler kamufle edilmeye çalışılmaktadır. Bir çok piramit toprakla kaplanmış ve üzerlerinde yaz kış yaprağını dökmeyen ağaçlar yetiştirilmiştir. Bütün bu çabalar gerçeği gizlemeye yetmemektedir. Piramitlerin taş girişleri ise oldukça belirgindir. Birçok piramit tahrip edilmiş ve kaderlerine terk edilmiştir. Bazı piramitler Orta Amerika piramitleri gibi düz bir tepe yapısına sahiptir. Bu piramitleri ilk olarak 5000 yıllık bazı Çin metinlerinde görmekteyiz. Piramitlerin bazılarının üzerlerine, sürekli yeşil kalan, yaprak dökmeyen türden ağaçların dikilmiş olması bu yasağı anlamlı kılıyor. Çünkü hiçbir devlet kendi geçmişine ait olan bu kadar önemli yapıları yok saymaz. Bu hem tarihi açıdan hem de turizm açısından o ülkeye zarar vermek demektir. Buradan anlıyoruz ki, bu piramitlerin Çin tarihi ile bir ilişkisi yoktur. Asya’da bulunan ve eski Türk toprakları üzerinde yer alan bu eserler tabi ki Ön-Türklerle ilgilidir. Mevcut tarihi bilgiler bu durumu teyit etmektedir. Bu bölgenin Kadim Türk toprakları olduğu şüphesiz bir gerçektir. Bu durum Çin kaynaklarınca da teyit edilmektedir.

http://www.indigodergisi.com/yasak%20turk%20piramitleri%20cin%2032%20(9).jpg


http://www.youtube.com/watch?v=UCAyg3-R9Aw&eurl=http://www.indigodergisi.com/turker32.htm&feature=player_embedded


http://www.youtube.com/watch?v=z42MYwEK-g0&eurl=http://www.indigodergisi.com/turker32.htm&feature=player_embedded





Beyaz piramit ilk olarak 2. Dünya savaşı sırasında Hindistan’dan Chungking’e C-54 uçağı ile malzeme taşıyan Amerikalı pilot James Gaussman tarafından gözlenmiştir. Pilotun dönüşü sırasında motorlarından birisi arızalanmış ve alçak irtifaya inmeye karar vermiştir. Dağlık bölgede alçak uçuş yapmak zorunda kalan Gaussman, düz bir vadiye ulaşmış ve parlak devasa bir piramit keşfetmiştir. Muhtemelen Keops gibi beyaz piramitte kireç taşı ile kaplı idi. Gaussman’ın en çok dikkatini çeken nokta ise piramidin tepe taşı olmuştur. Öyle ki Gaussman tepe taşının kristalden olduğunu düşünüyordu. Piramidin etrafında üç tur attıktan sonra üssüne doğru yönelmişti. Üssüne verdiği istihbarat raporunda piramidin çevresinde hiçbir şey görmediğini söylüyor ve ”Çıplak arazi içinde büyük bir piramit duruyordu. Onun çok eski olduğunu tahmin ettim” diyordu ve ”Onu kim inşa etti? Neden inşa edilmişti? İçinde ne var?” diyerek sorularla raporunu bitiriyordu. Uçağından çekmiş olduğu fotoğraf 1957 yılında ilk olarak ”Life” dergisinde yayınlanmıştır. 1994 yılından sonra ise başta Beyaz Piramit olmak üzere diğer piramitlerinde fotoğrafları bir çok yayın kuruluşu tarafından


http://www.indigodergisi.com/yasak%20turk%20piramitleri%20cin%2032.jpg

http://www.indigodergisi.com/yasak%20turk%20piramitleri%20cin%2032.png


1994 yılında bu bölgeye araştırma yapmak için giden Alman bilim adamı Hartwig Hausdof bir çok fotoğraf çekmiş ve bu fotoğrafların bir kısmının yayınlanmasına izin vermiştir. Görülüyor ki Hausdof’ta Çinlilerin gizlilik yasağına uymuş ve bu konuda basit bilgiler dışında açıklama yapmamıştır. Hausdorf’a göre piramitlerin yapım tarihi en az M.Ö. 2500’ler civarıdır. Piramitlerin içerisinde Ön-Türlere ait olduğu varsayılan ve mısır mumyalarından daha iyi mumyalanmış cesetler ve yazıtlar üzerinde araştırma yapılması Çin Halk Cumhuriyeti tarafından yasaklanmıştır.

Hausdorf Çin'e kadar giderek yaşadıklarını yazdı : "Mart 1994'te Çin'e gittim. Orta Çin'de Shensi Eyaleti'ndeki Xian şehri çevresinde bulunan yasak bölgeleri gezdim ve burada masalsı 6 piramit buldum. Ekim 1994'te bölgeye tekrar geldiğimde video kameramı yanıma aldım ve yürüyerek 18 dakikalık bir uzaklıktan bazı resimler çektim. Daha sonra evde incelediğimde arka planda birçok piramit görebildiğimi fark ettim. Ve bugüne kadar 2000 km²'lik bir alanda 100'den fazla piramit saydım!


http://www.indigodergisi.com/yasak%20turk%20piramitleri%20cin%2032%20(2).jpg


http://www.indigodergisi.com/yasak%20turk%20piramitleri%20cin%2032%20(4).jpg


Piramitlerin bazıları şu anda kötü durumda. Çünkü bu yapılar, burada yaşayan insanlar ve çiftçi aileler tarafından yağmalanmış ve zarar verilmiş. Piramitler genelde taştan değil toprak ve kilden yapılmışlar ve bazı çiftçiler piramitlerin parçalarını, evlerini ve çiftlikleri için alıyorlar.Aslında bu hoş bir şey değil ama gerçek böyle. Bu hayret verici eserleri incelemeye devam etmek için izin almak istedim fakat gerçekten çok zorlandım. Çin hükümeti piramitleri gerçekten iyi koruyor ve kesinlikle kazı yapılmasına izin vermiyor. Çinli arkeolog Profesör Xia Nira kazıların yeni nesillerden yetişen ve yetişecek olan Çinli bilim adamlarının görevi olacağını söylüyor. Daha da ilginci, Çin Hükümeti şu aralar piramitlerin üzerinde hızlı büyüyen kozalaklı ağaçlar yetiştiriyor. Böylece 20 yıl sonra şöyle söyleyecekler : "Ne piramitleri? Onlar sadece üzerinde ağaçların yetiştiği doğal tepeler." Ama benim asıl merak ettiğim şey, neyi örtbas etmeye çalıştıkları...

Bildiğim tüm piramitler, Qin Chuan ovasında ve biri hariç yükseklikleri 25 ile 100 metre arasında değişiyor. Diğer piramitlerin hepsinden farklı olan bu piramit, Qin Lin vadisinin kuzeyinde "Büyük Beyaz Piramit" adıyla biliniyor. Gerçekten de çok büyük, yüksekliği yaklaşık 300 m. söyleyebileceğim tek şey, bunun Çin piramitlerinin anası olduğudur.Belki de Çin hükümeti, benim oraya gitmemi bu yüzden reddetti. ayrıca Çinliler bu büyük vadiyi uzay çalışmaları için kullanma niyetinde de olabilirler. Böylece bu vadi kesinlikle yasaklanmış bir yer olacaktır. Bence Çinliler Amerikalılardan çok daha paranoyak.


http://www.indigodergisi.com/yasak%20turk%20piramitleri%20cin%2032%20(6).jpg


Bilindiği kadarıyla Mısır uygarlığından çok önceleri mükemmel bir şekilde ilk insan mumyalayanlar Altay Türkleridir. Bugün Saklı Piramitlerin bulunduğu bölge ise Mu kıtası araştırmalarıyla ünlü ve naacal tabletlerini okuyan araştırmacı James Churchward’ın verdiği bilgilere ve çizdiği haritaya göre ”Büyük Uygur İmparatorluğu” bölgesidir. ”Çin efsaneleri Uygurların 17.000 yıl önce uygarlıklarının zirvesinde olduklarını anlatır. Bu Piramitler ”Büyük Uygur Türk İmparatorluğu” zamanında yapılmış piramitlerdir. Yıpranmışlıkları dikkate alınırsa, yapım tarihleri M.Ö. 5000 - 15.000 tarihleri arasında olduğu söylenebilir. Çünkü bu zaman aralığı Büyük Uygur Türk imparatorluğunun medeniyetinin parlak dönemleridir.


http://www.indigodergisi.com/yasak%20turk%20piramitleri%20cin%2032%20(7).jpg


Bu bölge Uygur-Türk Bölgesidir ve piramitlerin tahmini yaşı uyarınca (Piramitlerin incelenmesine izin verilmediği için sadece tahminlerde bulunulabiliyor) Türkler tarafından yapıldığı düşünülmektedir. Yine bu Piramitlerin içerisinde Proto-Türk yazılarının olduğu tahmin edilmektedir. Çinlilerin kendi atalarına ait olmayan bu eserleri dünyadan gizlemeye çalışmalarını da onların bakış açılarına göre anlayabiliyoruz. Sonuçta insanlık tarihinin yeniden yazılması gerekebilir. Bu durumda birçok gerçek değişecektir ve haliyle yerleşik otoriteler bu değişikliği istememektedir. Çinli yetkililer “Turfan”da bulunan mumyalar üzerine bazı açıklamalar yapmakla yetinmişlerdir. Bu açıklamalarda ise şu bilgiler veriliyor: “Turfan mumyaları eski Mısır mumyalarından çok farklı ve teknik olarak Mısır mumyalarından daha mükemmeldir.” Daha sonra Mısır mumyaları ile karşılaştırmalar yapılmış ve Turfan mumyalarının üstünlüğü bilimsel olarak ta ispat edilmiştir. Eldeki birçok veriye dayanarak bugün rahatlıkla söyleyebiliriz ki “Mumya kültürü Türkler tarafından ilk olarak kullanılmış ve geliştirilmiştir. Mısır uygarlığını geri planda bu kültür açısından besleyen bir alt yapının olmadığı bilinmektedir. Mumyalama kültürünü ve tekniğini bulan ve geliştiren Türklerin bu kültürü Mısır halkına öğretmiş olması muhtemeldir. Aynı şekilde Piramit bilgileri de Mısırlılara Türkler tarafından öğretilmiş olabilir.

Şehbir
02-02-2009, 07:47 AM
http://www.indigodergisi.com/yasak%20turk%20piramitleri%20cin%2032%20(8).jpg

Urumçi mumyaları ise başlı başına birer şaheserdir. Öyle ki urumçi de bulunan ve ”Lolan” adı verilen M.Ö. 2000 yılına ait olduğu hesap edilen bir bayan mumyası çok dikkat çekmektedir. Bu mumya 4000 yaşındadır ve iç organları bile çıkartılmamıştır ve Mısır mumyalarından çok daha iyi durumdadır. Bazı mumyaların üzerinde ise ameliyat izleri bulunmaktadır. At kılı ile dikiş atılmıştır. Bu bilinen en eski tıbbi operasyondur.


http://www.indigodergisi.com/on-turk%20tarihci%20kazim%20mirsan.JPG

Ön-Türk araştırmacısı olan Kazım Mirşan’ın araştırmalarına göre Ön-Türkler tarafından OT-OG olarak isimlendirilen Mısır’a M.Ö. 3000 yıllarında Anadolu’dan Isub-Ög yazısının gittiğini tespit etmiştir. Araştırmacı Bilim Adamı Kazım Mirşan’ın diğer çalışmaları ise şöyledir: Anlamı çözülemeyen 184 mısır hiyeroglif yazısını Ön-Türkçe olarak okumuş ve çözümlemiştir. Bu ilginç bir tespittir. Hiyerogliflerle Ön-Türk dili iç içedir. Kazım Mirşan yaptığı araştırmalar sonucunda şunları ileri sürmektedir:

http://www.indigodergisi.com/orhun%20yazitlari%20abideleri%20ilk%20alfabe%2032. jpg

Yazı, Türkler tarafından M.Ö. 16.000 yılında icat edildi. Anadolu'da da Ön Türkçe yazıtlar bulunmaktadır. Latin, Yunan, Fenike ve Kiril alfabeleri Ön Türkçe'den oluşmuştur. Roma'nın küllerinden kurulduğu medeniyet olan Etrüskler Türk'tür. (Etrüskçe yazıtlar ilk defa 2004 senesinde Kazım Mirşan tarafından çözümlenmiştir.) Romalılardan önce İtalya Yarımadası'nda yaşayan Etrüsklerin konuştuğu dil olan Etrüskçe, Türkçe kökenlidir. İskandinavya dahil, tüm Avrupa'da 5000'den fazla Türkçe yazıt bulunmaktadır. Mısır'daki eşteşlerinden 2000 yıl daha eski ve iki kat daha büyük olan ve şu anda yasaklanmış bölgede bulunan piramitler Türkler tarafından yapılmıştır. Kazım Mirşan ve Haluk Tarcan tarafından ortaya çıkarılan yeni bir tez, Türk Tarihi'nin M.Ö. 16.000'li yıllara dayandığını söylemektedir. Bu teze göre yazıyı Türkler bulmuştur. Tüm dünya alfabelerinin kökeni Türk alfabesidir. Ayrıca bilinen ilk Türk devleti olan Hun İmparatorluğu'nun ilk Türk devleti olmadığı, ilk Türk devletinin Bir Oy Bil olduğu görüşündedirler. Ardından At Oy Bil, Türükbil- (karşılığı: Göktürk) gelir. Türk tarihinin çok eskilere dayanması gerektiğini gösteren en büyük delil ise; Orhun Yazıtlarıdır. Çünkü Orhun Yazıtları'nda kullanılan dil ve noktalama işaretleri bu dilin en gelişmiş hali olduğu sonucuna götürmektedir. Böyle bir dilin oluşabilmesi için en az 3000 yıl geriye gidilmesi gerekir. Bugün Çin sınırları içerisinde 300 metre boyunda piramitler bulunduğu ve bu piramitlerin Mısır'dan çok önce inşa edildiği tespit edilmiştir. Mısır'ın dip kültüründe de Türkler olduğu iddia edilmektedir. Norveç, İsveç, Portekiz ve Fransa'daki mağaralardaki yazıların Türk damgaları (harfleri) ile okunduğunda anlamlaştığı ileri sürülmektedir. İskitlerin yani Sakalar'ın Türk kökenli oldukları ileri sürülmektedir. Etrüskler, Truvalılar, Sümerler, Hititler ve Friglerin dip kültüründe Türk uygarlığı olduğu görüşü de ileri sürülmektedir. Bu kavimler Türk olmasa bile dip kültüründe Türk etkisi vardır. Japon ve Çin medeniyetinin de dip kültüründe M.Ö. 4000 yıllarında Orta Asya'dan Çin'e ve Japonya'ya göçen Türklerin olduğu kabul edilmiştir. Türkler Anadolu'ya 1071'de değil, M.Ö. 7000'li yıllarda gelmişlerdir. Çevresi denizle çevrili Anadolu'yu sürekli besleyen Türk göçleri buraya sıkışmışlar ve Türk varlığını tesis etmişlerdir. Oğuzlar Anadolu'ya geldiklerinde karşılarında aynı dili konuşan pek çok Türk grubu ile karşılaşmışlardır.

http://www.indigodergisi.com/cindeki%20turk%20piramitleri%2032.jpg


M.Ö. 10.000 yıllarında ılıman iklim ve büyük göllerin olduğu anlaşılan Orta Asya'nın kuruması ve çölleşmesiyle Türk gruplarının çevre ülkelere yayıldığı ve diğer kültürlere etki yaptıkları ileri sürülmektedir. Bering Boğazı'ndan geçerek Kızılderili ve Güney Amerika kültürlerinin diplerinde de Türk etkileşimi olduğu ileri sürülmektedir. (Kazım Mirşan, Vikipedi Türkiye)


--------------------------------------------------------------------------

Kaynaklar:

http://tr.wikipedia.org

http://www.crystalinks.com/pyramidchina.html

http://www.earthquest.co.uk/china/china.html

http://www.lauralee.com/chi_pyr.htm

http://www.trilobia.com/pyramids.htm

Şehbir
02-04-2009, 05:50 PM
Rıfat Ahmet ALTUNTOPRAK Çalışması: Renkli Atatürk Resimleri


http://sites.google.com/site/rifatahmetaltuntoprak/_/rsrc/1233742225502/Home/atatuerk-fotograflari/ata128-1.JPG (http://sites.google.com/site/rifatahmetaltuntoprak/Home/atatuerk-fotograflari/ata128-1.JPG?attredirects=0)


http://sites.google.com/site/rifatahmetaltuntoprak/Home/atatuerk-fotograflari (http://sites.google.com/site/rifatahmetaltuntoprak/Home/atatuerk-fotograflari)

Şehbir
02-05-2009, 06:03 AM
'Filistin'in, Lübnan'ın emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyiz' diyen Ata, Cumhuriyet yöneticilerini de tehlikeye karşı uyardı.

Şimdi kendimize kafi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslamiyet'in mukaddes yerlerinin Museviler'in ve Hristiyanlar'ın nüfuzunun altına girmesine mani olacağız. Buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmiyeceğiz.' Bu sözler Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'e ait...

Ankara'da çatlak

Güney Lübnan'a konuşlanması planlanan çokuluslu istikrar gücüne katkıda bulunmak isteyen BM üyesi ülkeler, bölgede çatışmanın sona ermesini beklerken, İsrail Başbakanı Ehud Olmert ise barış gücü Lübnan'da konuşlanmadan ateşkes olamayacağını belirtti. Türkiye'nin bölgeye göndereceği barış gücünün fonksiyonunun ne olacağı konusunda da Ankara'da 'fikir ayrılığı' bulunduğu iddia ediliyor. Edinilen bilgilere göre, bazı birimler, bölgeye gönderilecek gücün, Hizbullah'a karşı aktif görev almasını istiyor. Türk Silahlı Kuvvetleri, bugüne kadar, İsrail'le olan ilişkilerini, hükümetlerden bağımsız yürüttü. Peki Atatürk yaşasaydı, Filistin'de devam eden insanlık dramı karşısında acaba nasıl hareket ederdi? Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, şu anda İsrail'in işgali altında bulunan Filistin, bir diğer ifadeyle 'Kutsal Topraklar' hakkında acaba ne düşünüyordu? Atatürk halen yaşasaydı, İsrail'e, NATO, AB ve ABD'ye karşı acaba nasıl bir tavır takınırdı? Lübnan'da yaşanan insanlık dramına müdahale mi eder, yoksa seyreder miydi?

'Emperyalist giremeyecek'

İsrail'in Lübnan'a saldırısı nedeniyle dünyanın gündeminde olan 'Kutsal Topraklar'ın Geleceği' konusunda, haftalık yayın yapan Dünya Gündemi gazetesi, tarihi belgeyi geçen hafta yayımladı. Belgenin konusu Kutsal Topraklar ve Atatürk'ün 1937'de Meclis'te yaptığı bir konuşmaya dayanıyor. Belgedeki imza ise dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'ya ait. Aşağıdaki sözler Türk Devleti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'e ait: 'Şimdi kendimize kafi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslamiyet'in mukaddes yerlerinin Museviler'in ve Hristiyanlar'ın nüfuzunun altına girmesine mani olacağız. Buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmiyeceğiz. Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslamiyet'e lakayt olmakla ittiham edildik. Fakat bu ittihamlara rağmen Peygamber'in son arzusunu yani, mukaddes toprakların daima İslam hakimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız. Cedlerimizin, Selahaddin'in idaresi altında, uğrunda Hristiyanlar'la mücadele ettikleri topraklarda yabancı hakimiyet ve nüfuzunun tahtında bulunmasına müsaade etmiyeceğimizi beyan edecek kadar bugün, Allah'ın inayeti ile kuvvetliyiz.'

İşte belgenin tam metni

Bazı çevrelerin Atatürk'le ilgili iddialarına son verecek olan bu belge, İçişleri Bakanlığı Matbuat Umum Müdürlüğü antetini ve 20 Ağustos 1937 tarihini taşıyor. Dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Cumhurbaşkanlığı'na hitaben yazdığı ön sunuş yazısında 'Bombay Chronicle gazetesinin 27.8.1937 tarihli nushasında 'Filistin'e el sürülemez, Kemal Paşa Avrupa'ya ihtar ediyor' başlığı altında bir yazı intişar etmiştir. Bu yazının Türkçe örneği ilişik olarak sunulmuştur. Bu vesile ile saygılarımı tekrarlarım' diyor. Belgeden anlaşıldığına göre Mustafa Kemal Atatürk'ün, Meclis'te yaptığı bu konuşmayı, önce, Ankara'da Türkçe yayınlanan Hakimiyeti Milliye Gazetesi yayınlamış. Hindistan'da yayınlanan Bombay Chronicle Gazetesi de bu açıklamayı Hakimiyeti Milliye Gazetesi'nden almış. Aslı Ankara'da Milli Arşiv'de 030 10 266 793 25 numaları dosyada saklı tutulan belgeye göre, Mustafa Kemal Atatürk'ün Kutsal Topraklar'la ilgili olarak Meclis'te yaptığı bu konuşmanın tam metni şöyledir: 'Araplar'ın Avrupa siyasetine nüfuz edemeyip sözde istiklal kelimesine inandıkları ve bu uğurda Arap memleketlerini Avrupa emperyalizmine esir kıldıkları çok şayanı teessüftür. Araplar'ın arasında mevcud olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz vakıa birkaç sene Araplar'dan uzak kaldık. Fakat şimdi kendimize kafi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslamiyetin mukaddes yerlerinin Museviler'in ve Hristiyanlar'ın nüfuzunun altına girmesine mani olacağız. Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki; buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmiyeceğiz. Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslamiyet'e lakayt olmakla ittiham edildik. Fakat bu ittihamlara rağmen peygamberin son arzusunu yani, mukaddes toprakların daima İslam hakimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız. Cedlerimizin, Selahaddin'in idaresi altında, uğrunda Hristiyanlar'la mücadele ettikleri topraklarda yabancı hakimiyet ve nüfuzunun tahtında (altında) bulunmasına müsaade etmiyeceğimizi beyan edecek kadar bugün, Allah'ın inayeti ile kuvvetliyiz. Avrupa bu mukaddes yerlere temellük etmek için yapacağı ilk adımda bütün İslam aleminin ayaklanıp icraata geçeceğine şüphemiz yoktur.'

Şehbir
02-06-2009, 01:18 PM
Hastalığınızı gösterecek 16 ipucu

Prof. Bale'ye göre, tırnaktan gözlere, doğum kilosundan avuç içine kadar vücuttaki her şey birer gösterge. O halde bir test yaparak ne kadar sağlıklı olduğumuzu anlamak mümkün. Bale'nin " İşte hayatınızı kurtaracak 16 ipucu" dediği test şöyle:
Sağlıklı yasam konusunda birçok araştırmaya imzasını atan; Londra'daki Kine College Hastanesi Gerontoloji (yaslanma bilimi) Enstitüsü'nde araştırmalarını yürüten Prof. Dr. Robert Bale, "Sadece parmaklarınızın uzunluğu bile sizin sağlığınız hakkında kayda değer bilgi sahibi olmamızı sağlıyor aslında. Siz de vücudunuzla ilgili önemli detaylara; dikkat ederek sağlığınızı koruyabilirsiniz " diyor ve ekliyor: "Vücudunuz; siz fark etmeden sağlığınızla ilgili en önemli ipuçlarını veriyor."

1.Tırnaklar
Tırnaklarınıza dikkatle bakin. Eğer hafif mavilik yâda; morluk görürseniz bu bir kalp hastalığıyla karsı karsıya olduğunuz anlamına gelebilir. Tırnaklarınızın aşırı kalın olması ya da üstlerinde tümsekler olması da nefes alma hatta akciğer sorunlarıyla karsı karsıya olduğunuzu gösterebilir.

2. Nefeslerinizi Sayın
Eğer dakikada 15 kez ve daha altında nefes alıp veriyorsanız sağlıklı ciğerlere sahipsiniz demek... Eğer 25 kez nefes alıp veriyorsanız o zaman sağlığınıza dikkat etmelisiniz.

3. Gözler
Aynada gözlerinizden birine bakin. İris'in etrafında beyaz bir daire varsa kolesterol seviyeniz yüksek anlamına geliyor. Bu ayni şekilde yaklaşan kalp sorunlarının da en büyük habercisi.

4. Avuç içinize bakin
Avuç içlerinize dikkatle bakin. Eğer kırmızı ve lekelilerse karaciğerinizde sorun var demek.

5. Hafıza kontrolü
Bir tepsinin üstüne rasgele 10 eşya koyun. Tepsiye sadece 10 saniye bakin. Kaç tanesini hatırlayabildiniz? İyi bir hafızanızın olması Alzheimer'le karsılaşma riskinizin daha az olacağı anlamına geliyor.

6. Kas kontrolü
Sırt üstü yatın. Bacaklarınız dümdüz olsun. Bir bacağınızı havaya kaldırın. Bir kişinin ayağınıza bastırmasını isteyin. Eğer bacağınız yere düşüyorsa, kaslarınız da bir zayıflık olduğu anlamına geliyor.

7. Görünüş
Gözünüzün hemen altında elmacık kemiğiniz üzerine bir cetvel yerleştirin. Sonra cetvelin üstüne bir kredi kartı yerleştirin kartı en rahat okuduğunuz uzaklığı ölçün.
Ne kadar yakına gelirse gelsin kartı rahat okuyabiliyorsanız göz sağlığınızın iyi olduğu anlamına geliyor.

8. Tiroit misiniz?
Kollarınızı yere paralel olarak tam karsınızda birleye uzanıyormuş gibi uzatın. Ellerinize dikkat edin. Eğer elleriniz bu pozisyonda titriyorsa o zaman tiroit olma riskiniz çok.
9. Düz yürümek
Yere bir metre uzunluğunda bir çizgi çizin. Üzerinde rahat yürüyebiliyorsanız, vücudunuzun koordinasyonu iyi isliyor demektir.

10. Doğum kilonuz
Annenize kaç kilo doğduğunuzu sorun. 3 kilonun altında doğmuşsanız kalp sorunlarıyla karsı karsıya kalabilirsiniz.

11. Beliniz kalın mı?
Vücut sekliniz elmaya benziyorsa, yani yağlarınız belinizin çevresinde toplanıyorsa, kalp sorunu yasama riskiniz daha fazla.

12. Tuvalet sıklığı
Her 3 saatte bir tuvalete birden çok gitme ihtiyacı mı hissediyorsunuz? Diyabetin en erken alarmlarından biri sık tuvalete gitmektir.

13. Nabız kontrolü
Nabzınız ne kadar yavaş atıyorsa o kadar uzun yasayacaksınız demektir. Yani nabzınız 70'in altındaysa sağlıklısınız anlamına geliyor.

14.Dişlerinizi fırçalayın
Eğer dişleriniz kanıyorsa, kalbiniz tehlikede demektir.

15. Parmak uzunluğu
İşaret ve yüzük parmakları ayni uzunlukta olan kişilerin kalp krizi geçirme riski daha fazla.

16. Ayak Bilekleri
Bas parmağınızla ayak bileğinizin arka kısmına bastırın. Eğer bastırdığınız noktada çok fazla çukurluk oluşuyorsa, o zaman kalp, akciğer, böbrek sorunlarıyla karsı karsıya kalabilirsiniz.

Şehbir
02-07-2009, 06:59 AM
2009 EL KİTABI

SAĞLIK:


1. Çok su için.

2. Kahvaltıyı kral, öğle yemeğini prens ve akşam yemeğini de

dilenci gibi yiyin.

3. Ağaçlarda ve bitkilerde yetişen yiyecekleri daha çok ve

fabrikalarda üretilen yiyecekleri daha az yiyin.

4. 3 E ile yaşayın -- Energy, Enthusiasm, and Empathy (enerji,

heyecan ve duygu paylaşımı).

5. Meditasyon, yoga ve dua yapacak zaman yaratın.

6. Daha çok oyun oynayın.

7. 2008'de okuduğunuzdan daha fazla kitap okuyun .

8. Her gün en az 10 dakika sessiz olarak oturun.

9. 7 saat uyuyun.

10. Hergün 10-30 dakika yürüyüş yapın. Ve yürürken

gülümseyin.


KİŞİLİK:


11. Hayatınızı başkalarınki ile karşılaştırmayın. Onların

seyahatinin ne hakkında olduğuna dair hiçbir fikrin yok.

12. Kontrol edemeyeceğiniz olumsuz düşüncelere veya şeylere

sahip olmayın. Bunun yerine enerjinizi olumlu şekilde şu an

için harcayın.

13. Kendinizi fazla abartmayın; sınırlarınızı bilin.

14. Kendinizi çok da ciddiye almayın; kimse yapmıyor.

15. Kıymetli enerjini gevezelikle, dedikoduyla boşa harcama.

16. Uyanık iken daha fazla hayal kurun.

17. Kıskançlık, çekememezlik zamanın boşa harcanmasıdır.

İhtiyacınız olan herşeye zaten sahipsiniz.

18. Geçmiş meseleleri unutun. Partnerinizin geçmiş hatalarını

hatırlatmayın. Bu durum mevcut mutluluğunuzu bozar.

19. Hayat, birisine kin duyarak zamanı boşa harcamak için çok

kısadır. Kimseden nefret etmeyin.

20. Geçmişinizle barış yapın ki, şimdiki zamanı bozmasın.

21. Senden başka hiç kimse senin mutluluğundan sorumlu

değildir.


22. Hayatın bir okul olduğunu ve öğrenmek için burada

olduğumuzu unutmayın. Problemler, cebir dersi gibi gelip

giden, ancak aldığımız derslerin bir ömür boyu devam

ettiği eğitim programının bir parçasıdır.

23. Daha fazla gülümseyin ve gülün.

24. Her tartışmayı kazanmak durumunda değilsiniz. Aynı

fikirde olmamak için anlaşın.


SOSYAL YAŞANTI:


25. Ailenizi sık arayın.

26. Her gün diğerlerine iyi bir şey verin.

27. Herkesi herşey için affedin.

28. 70 yaşından büyük ve 6 yaşından küçük kimselerle vakit

geçirin.

29. Hergün en az 3 kişiye gülümseyin ve tanımadığınız en az 1

kişiye "GÜNAYDIN" deyin.

30. Başkalarının senin hakkında ne düşündüğü seni

ilgilendirmez.

31. Hasta olduğun zaman işin sana bakmamalı. Arkadaşların

bakmalı. Onlarla temasta olun.


HAYAT:

32. Doğru şeyi yapın!

33. Faydalı, güzel veya neşe dolu olmayan herşeyden uzak

durun.

34. TANRI herşeyi iyileştirir.

35. Bir durum iyi veya kötü olsun, nasılsa değişecektir.

36. Nasıl hissettiğinizin önemi yok, haydi kalkın, giyinin ve

ortaya çıkın.

37. En iyisine henüz sıra gelmedi.

38. Sabah canlı olarak uyandığınız zaman, bunun için TANRI'ya

şükredin.

39. Maneviyatınız daima mutludur. Öyleyse mutlu olun.


SONUNCU ANCAK ÇOK ÖNEMLİ:

40. Lütfen bu dilekleri önemli saydığınız herkese iletin.

41. Özel Madde: İletmezseniz Rüyanızda Beni görün,

Şehbir/Birol

Şehbir
02-07-2009, 07:38 PM
Dünyalar




http://by117w.bay117.mail.live.com/att/GetAttachment.aspx?tnail=0&messageId=90374e7f-1619-4c0d-b9bf-3e9b317d8c12&Aux=4|0|8CB57ACF8749CF0|
Nüfus.jpg (http://javascript<b></b>:;)
http://by117w.bay117.mail.live.com/att/GetAttachment.aspx?tnail=1&messageId=90374e7f-1619-4c0d-b9bf-3e9b317d8c12&Aux=4|0|8CB57ACF8749CF0|
TV Mülkiyet.jpg (http://javascript<b></b>:;)
http://by117w.bay117.mail.live.com/att/GetAttachment.aspx?tnail=2&messageId=90374e7f-1619-4c0d-b9bf-3e9b317d8c12&Aux=4|0|8CB57ACF8749CF0|
Yaşam beklentisi.jpg (http://javascript<b></b>:;)
http://by117w.bay117.mail.live.com/att/GetAttachment.aspx?tnail=3&messageId=90374e7f-1619-4c0d-b9bf-3e9b317d8c12&Aux=4|0|8CB57ACF8749CF0|
Mülteci Akımlar.jpg (http://javascript<b></b>:;)
http://by117w.bay117.mail.live.com/att/GetAttachment.aspx?tnail=4&messageId=90374e7f-1619-4c0d-b9bf-3e9b317d8c12&Aux=4|0|8CB57ACF8749CF0|
Kyoto Protokolü.jpg (http://javascript<b></b>:;)
http://by117w.bay117.mail.live.com/att/GetAttachment.aspx?tnail=5&messageId=90374e7f-1619-4c0d-b9bf-3e9b317d8c12&Aux=4|0|8CB57ACF8749CF0|
Kriz Bölgeleri.jpg (http://javascript<b></b>:;)
http://by117w.bay117.mail.live.com/att/GetAttachment.aspx?tnail=6&messageId=90374e7f-1619-4c0d-b9bf-3e9b317d8c12&Aux=4|0|8CB57ACF8749CF0|

İnternet Kullanıcıları.jpg (http://javascript%3cb%3e%3c/b%3E:;)

Şehbir
02-07-2009, 07:40 PM
http://by117w.bay117.mail.live.com/att/GetAttachment.aspx?tnail=7&messageId=90374e7f-1619-4c0d-b9bf-3e9b317d8c12&Aux=4|0|8CB57ACF8749CF0|
İletişim uydu alanları.jpg (http://javascript<b></b>:;)
http://by117w.bay117.mail.live.com/att/GetAttachment.aspx?tnail=8&messageId=90374e7f-1619-4c0d-b9bf-3e9b317d8c12&Aux=4|0|8CB57ACF8749CF0|
Hava kirliliği.jpg (http://javascript<b></b>:;)
http://by117w.bay117.mail.live.com/att/GetAttachment.aspx?tnail=9&messageId=90374e7f-1619-4c0d-b9bf-3e9b317d8c12&Aux=4|0|8CB57ACF8749CF0|
Geçmiş Diasporas.jpg (http://javascript<b></b>:;)
http://by117w.bay117.mail.live.com/att/GetAttachment.aspx?tnail=10&messageId=90374e7f-1619-4c0d-b9bf-3e9b317d8c12&Aux=4|0|8CB57ACF8749CF0|
Araba Nüfusu.jpg (http://javascript<b></b>:;)
http://by117w.bay117.mail.live.com/att/GetAttachment.aspx?tnail=11&messageId=90374e7f-1619-4c0d-b9bf-3e9b317d8c12&Aux=4|0|8CB57ACF8749CF0|
Borç dağları.jpg (http://javascript<b></b>:;)
http://by117w.bay117.mail.live.com/att/GetAttachment.aspx?tnail=12&messageId=90374e7f-1619-4c0d-b9bf-3e9b317d8c12&Aux=4|0|8CB57ACF8749CF0|
ABD Endüstriyel Atık.jpg (http://javascript<b></b>:;)
http://by117w.bay117.mail.live.com/att/GetAttachment.aspx?tnail=13&messageId=90374e7f-1619-4c0d-b9bf-3e9b317d8c12&Aux=4|0|8CB57ACF8749CF0|
İnternet.jpg (http://javascript<b></b>:;)

Kayzer-i Rum
02-07-2009, 07:41 PM
Bir şey soracağım her film oyun cdvs. intte bulabiliyoruz Peki kitapta indirebilir miyiz?Bilgisi olan nerden indirebileceğimizi yazabilir mi?

Şehbir
02-07-2009, 07:44 PM
Bir şey soracağım her film oyun cdvs. intte bulabiliyoruz Peki kitapta indirebilir miyiz?Bilgisi olan nerden indirebileceğimizi yazabilir mi?

Google'da önce kitabın ismini yaz, peşine e-kitap yaz..

Varsa bulursun..

Ama öyle bir iki sayfaya bakıp pse etme gerekirse yirmi yirmibeş sayfa bak...

OguzAta
02-07-2009, 07:45 PM
E book olursa olur. Ama bilindik kitaplar oluyor.

Hp Serisi Yüzük serisi buldum Kavgam vs vs. Bilinmedikler bulunmuyor internetten.

Kitabın adını yazdıktan sonra e book yazman yeterli. Yada e kitap

Kavgam e book gibi.

Şehbir
02-09-2009, 08:38 AM
TARİH BOYUNCA TÜM IRKLAR TÜRKLER'İ BÖYLE GÖRDÜLER


Ye'cüc-Me'cüc taifesi…


Türkler'in Orta Asya 'daki yurtlarından çıkıp dünyadaki diğer ırklarla tanışmasının üzerinden neredeyse 1500 yıl geçti. Türkler, yeni tanıştıkları ve çoğu kez yenilgiye uğrattıkları bu toplumlar üzerinde bıraktıkları kötü izlenimleri, aradan geçen bunca süre içinde silmeyi başaramadılar. Ne yazık ki, sürekli Türkler aleyhine işlemiş olan bu süreç, günümüzde de devam ediyor.



http://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d6295dc04-8728-453f-aa7c-98d2335c6f4a.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dVMO8cmtsZXIgMC4uLmpwZw_3d_3d%26inline%3d1%26rf c%3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253a3D226A31C 4BB4F85BF8104A9432E8333%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cd (http://groups.google.com/group/merakediyorum)

Asya'da fetihlerine devam eden Zülkarneyn'in önünde, Arap tarihçilerinin "Türkler" dediği Ye'cüc-Me'cüc kavmi...


Yeryüzünde iftiraya uğramış insanlar olduğu gibi, iftira­ya uğrayan ve topluca suç­lanan milletler de var... Günümüz iletişiminin henüz hayal, görüntünün oldukça silik, haberleş­menin açıkça sakat, bilginin düpedüz yalan, deneyin alabildiğine eksik ol­duğu ve eğrinin doğrudan ayırt edile­mediği karanlık çağlarda örnekleri pek fazla görülen bu suçlama ve ifti­ralar, ayrıca milletlerin topluca sergi­ledikleri ve kalın çizgilerle birbirin­den ayrılan karakter farklılıkların­dan da kaynaklanıyordu...

İftiranın asıl itici gücü korku­...
Yüzyıllarca korku ve dehşet içinde yaşadı insanlar... Doğadan korktular, ele geçiremedikleri güçler­den korktular, birbirlerinden korktu­lar, anlamadıkları şeylerden dehşete düştüler... Başlarına ne geldiyse, ne­denlerini bir türlü bilemediler. Bu yüzden de, topluca suç işledikleri halde bu suçlan bazen bireylere, ba­zen kalabalıklara yamadılar...
İşte, böyle bir ortamda dünyaya yayılmaya başlayan Türk milleti de bu çeşit iftiralardan payına düşeni aldı... Ortaçağ'da bilinmezlik, korku ve dehşetle açılan gözler, As­ya'dan kopup gelen ve birkaç defa Avrupa'nın kapılarını zorlayan bu ulu­sa karşı kuşkularla doldu... Onlar "Türk" diyorlardı... Savaşçı, yerinde durmaz, zıpkın gibi bir kavimdi... Şair Faruk Gürtunca, yakın zamanda bu kavmin tarifini şöyle yapmıştı:
Tarihi çevir, nal sesi. kısrak sesi bunlar
Delmiş Roma 'nın kalbini mızrak gibi Hunlar
Göktürkler'i Uygurlar, Oğuzlar, Peçenekler...
Türk 'ün yüce tarihine binbir zafer ekler...
* * *
Dünya atının nalları altında ezildi
Kaç haçlı sefer göğsüne çarpınca kesildi
Bir gün gemiler dağlara tırmandı denizden
Kudretle zafer bizlere miras dedemizden...

Ama batılılar aynı görüşleri taşımı­yorlardı...
"Mamma mia, gli Turchi!" (Anacığım, Türkler!)


İkinci Çin Seddi: Silivri'den Ter­kos Gölü'ne duvar
Türkler kendilerini böyle anlattılar, ama batılılar aynı görüşleri taşımı­yorlardı... Atilla'nın altını üstüne ge­tirdiği İtalya'da annelerin küçük ço­cuklarını "Mamma mia, gli Turchi!" (Anacığım, Türkler!) haykırışlarıyla korkutmaları Latin dünyasında atasö­zü olurken; yaşlı Bizans. Avarlar, Pe­çenekler, İskitler ve Bulgar Türkle­ri'nin saldırılarından kurtulmak için canını dişine takmış savaşıyordu. Bu amaçla Bizans, 5. yüzyılda İmparator Anastasios zamanı. Silivri'den Ter­kos Gölü'ne duvar çekerek dünyaya ikinci bir Çin Şeddi hediye etmişti... Bu set bugün yok; köylüler taşların­dan duvar örmüşler...

http://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d21a8be49-9a04-4727-9977-ec02b1b79954.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dVMO8cmtsZXIgMC4uLmpwZw_3d_3d%26inline%3d1%26rf c%3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253aD73700F8C 1BF4592A7EE989DE5DC138D%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cd (http://groups.google.com/group/merakediyorum)

Bir sözlükten "Türkler"...

"Bir nevi taifedir ki boyları uzun, gövdeleri kıllı ve renkleri gök ve kılları kızıl ve başlarının iki yanında yüzü ve iki yanında gözü var, her birisi erkek ve hem dişi olur ve her birisi yüklü olup doğurur ve ikisi bir fili tutup yirler, henüz dahi doymazlar, begayet yürük olurlar..."

"Ahterî-i Kebir"
Ahterî Mustafa Efendi


Bir batılı Ortaçağ ressamına göre, uzun boyunlu ve boynuzlu Asya Türkleri... Cengiz Han'ın veya 4. yüzyılda Avrupa'yı alt üst ederek asırlarca unutulmayacak korkunun kaynağı olan Atilla'nın askerleri...



Türk düşmanlığı ve iftiralar sadece Batı Hıristiyanlığında mı?
Kuşkusuz, bütün bu gelenekselleş­miş "Türk düşmanı" edebiyatını yal­nızca Hıristiyan batıya özgü olduğu­nu düşünmek safdillik olur... Tarihe baktığımızda, Ortadoğu halklarının da benzer davranışları en az batıdaki kadar sıklıkla sergilediğini görüyoruz. Türklere iftira etmek için kolları sı­vayan tarihçilerin başında. 12. yüzyıl­da yaşamış Antakya Yâkûbi Patriği Mikail geliyor,., Mikail, bilim tarihin­de ün yapmış "Vekayiname"sinde Türkler hakkında aynen şu görüşlere yer veriyor:
"Yiyeceklerini bulma ve seçme ko­nusunda Türkler'in hiçbir kuralları yoktur. Yerde sürünen bütün yaratık­ları, hayvanları, vahşi canavarları, yı­lanları, böcekleri ve kuşları yerler. Leşleri yerler... Yavrulayan dişilerin karınlarından çıkan uzantıları yerler... Hatta, ölmüş insanların cenazelerini bile yerler..."

İranlı Kuran bilgini Kadı Beyzâvî:
"Bunlar insan eti yemeyi ge­lenek edinmişler..."
Türkler'in insan eti yedikleri iftira­sını sadece Antakyalı Patrik Mikail değil. 7. yüzyılda yaşamış ünlü İranlı Kuran bilgini Kadı Beyzâvî de savur­maktadır. Onun görüşü ise şöyle: 1848 baskısı "Envar-ut tenzil" isimli eserinde "Bunlar insan eti yemeyi ge­lenek edinmişler..." diyor...

Herodothttp://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3da39a0776-b4ac-4b57-b06f-6a5eacf05629.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dVMO8cmtsZXIgMC4uLmpwZw_3d_3d%26inline%3d1%26rf c%3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253a163252460 3FB4278BB9905B0620A5C3E%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cd (http://groups.google.com/group/merakediyorum)
İnsan eti yeme konusunda Türk milletine yöneltilmiş iftiralar kervanı­na ünlü Yunanlı tarihçi Herodot da katılmaktadır. Herodot, kitabının 4. cildinin 26. sayfasında, Orta Asya'nın Aral Gölü havzasında yaşayan ve kendilerine "Mesagetler" denen İskit Türkleri'nin, yaşlanan ana-babalarını öldürdüklerini ve koyun etleri ile bir­likte pişirip yediklerini anlatıyor.

İmam Ha­zin
Kitab-ı Mukaddes'te "Gog-Megog" ya da İslam'ın kutsal kitabı Kuran-ı Kerim'de "Ye'cüc-Me'cüc" adı ile anılan topluluğun Türkler olduğu ko­nusunda doğuda ve batıda pek çok ya­zar söz birliği etmiştir... Bunların ilki, Hicret'in 8. yılında yaşamış İmam Ha­zin'dir... "Ye'cüc-Me'cüc"ün Türkler olduğu konusunda kesin görüşünü açıklayan İmanı Hazin. 1304 baskısı "Lubab-ut-tevil" adlı kitabında "Bun­ların işi gücü dünyayı tahrip etmek­tir..." diyor ve Türkleri şöyle tarif edi­yor: "Bir kısmı çam ağacı boyunda. bir kısmı 120 arşın eninde ve 120 ar­şın boyunda; diğer bir kısmının bir ku­lağı yatak, bir kulağı yorgan yapacak kadar geniş; nihayet bir grup bir karış boyunda..." Benzer çoğu İslam eserin­de de sözü geçen bu halk "tiksinti ve­rici yaratılışta, basık burunlu, yayvan suratlı, küçük gözlü" nitelemeleriyle tanıtılır; bu milletin Türkler olduğu ve Türkler'le savaşılmadıkça "kıyamet günü"nün gelmeyeceği anlatılır.

Şihabeddin Ahmed
"Nihayet-ül-ireb fi fünun-il edeb" adında bir kitap yazan Şihabeddin Ahmed-in Nüveyri isimli bir Arap yazarı­na göre Türkler, "Ye'cüc-Me'cüc" ta­ifesinin "Nesnas" kolundandır. Bunlar, çok uzun ve çok kısa olmak üzere iki kısma ayrılır. "Çengel gibi" tırnakları ve "canavar gibi" dişleri vardır. Çe­neleri "dev çenesi" gibidir. Bütün vü­cutları kıllarla kaplıdır...

Şehbir
02-09-2009, 08:39 AM
Yahudi tarihçi Josephe Flavi­us
Miladın birinci yüzyılında yaşa­mış Yahudi tarihçi Josephe Flavi­us'un "İskitler'in Ye'cüc-Me'cüc" olduklarını yazdığı ve 8. yüzyıl ya­zarlarından Aethicus'un "Cosmog­raphia" isimli eserinde Türk ırkının 'Ye'cüc-Me'cüc" neslinden olduğu­nu ilan ettiğini İsmail Hami Daniş­mend "Türklük Meseleleri" isimli kitabında uzun uzun anlatıyor...


http://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d10514897-d3f4-4f60-bae1-2a4d7e24ac01.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dVMO8cmtsZXIgMC4uLmpwZw_3d_3d%26inline%3d1%26rf c%3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253a834BFFC6E 4284E0DB6B21CDBAC00CF1D%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cd (http://groups.google.com/group/merakediyorum)


Ressam Ligozzi'nin bir Tü


rk müftüsünü betimleyen resmi..
Türkler'in Papa'sı olarak tanımlanan müftü, Şeytan'ın hocası olarak gösteriliyor...


İftiradan / Yalan yanlış bilgiden senteze
Türkler'in boyları postarını, vücut­larının kıllarını, ayak parmaklarının tırnaklarına varıncaya kadar her yeri­ni inceleyen Türk düşmanlarının var­dıkları bir nokta var: Türkler medeni­yet kuramazlar... Çünkü, zeka dere­celeri ve medeni yetenekleri "bir me­deniyet kurmaya uygun değirdir...
Tanınmış bir batılı bilgin olan Ge­rard de Rialle'in, 1875 baskısı "Me­moire sur l'Asie Centrale" adlı kita­bında yazdığına göre Türkler, Mo­ğollar gibi sarı ırka bağlıdır ve her iki ırk da "aşağılık" ve "ilkel"dir. Bunların kafaları "zeka yoksunu", hareketleri "ağır ve kaba"dır.
20. yüzyılda yaşamış bir Alman bilgini de Rialle'le aynı görüşü pay­laşmaktadır. Doğu Türkistan'da araştırmalar yaparak geçmiş parlak bir medeniyetin izlerini bulan Von le Coq isimli bu bilgin, 1910'da ya­yınladığı "Exploration Archeologi-que a Tourfan" isimli kitabında Türkler'i şöyle anlatır: "Bu yörenin insanları Türk olamazlar. Çünkü, Türkler böyle ileri bir medeniyet ku­racak yeteneğe sahip değillerdir... Belki İranlılar'dır. Bu yüzden onlara Sogdlular diyorum..."

İster Hıristiyan batı, isterse Müslü­man Ortadoğu olsun;
Türkler'e karşı oluşan bu geleneksel düşmanlığın kökenine günümüzden bakınca, ta­rihsel ve psikolojik nedenlerin ağır bastığı kolaylıkla fark ediliyor. Tari­hin belirli dönemlerinde her iki gü­cün de karşısına sıkça çıkan bu "üçüncü ve yok edilemeyen amansız güç"ün neden olduğu korkunun, dün­yada başka hiçbir ulusa karşı yönel­tilmemiş bir düşmanlık duygusunu pekiştirdiği görülüyor.
Ancak, burada ilginç ve belki de bi­raz tuhaf olan bir nokta var ki, o da, bu geleneksel düşmanlığı her iki dünya­nın da bilinçli bir şekilde kuşaktan ku­şağa aktarması ve Türkler'in hâlâ bu ikili tavrın farkına varamaması...

Nezih UZEL
Focus 1996 Kasım

http://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d67273aad-54c8-42f1-8779-62c4cc26edab.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dVMO8cmtsZXIgMC4uLmpwZw_3d_3d%26inline%3d1%26rf c%3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253aD0CD495F8 81D4BB7A4869F3BBC03E05F%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cd (http://groups.google.com/group/merakediyorum)


Bir Ortaçağ ressamının hayaline göre, savaşlardan sonra sivil halka saldıran ve
düşman nesilleri kurutmak için çocukları öldüren Türkler...

Çıkarların çatışması sonucu oluşmuş düşmanlık
Türkler, binlerce yıl, irili ufaklı çeşitli devletler ve boylar şeklinde Asya'nın ortalarından Avrupa'nın içlerine kadar yayılmışlardı... Bütün bu farklı bölgelerde, onlarla birlikte yaşamış diğer halkların kuşkusuz, bu yaman ve acımasız göçebe savaşçılarla bir biçimde ilişkisi olmuştu. Ancak, halkları ve savaşçıları karşı karşıya getiren en temel ilişki de, çıkarların çatışması sonucu oluşmuş düşmanlıktan başka bir şey değildi... Aslında karşılaştıkları her kültüre kolaylıkla uyum sağlayan Türkler, böylece eski dünyanın belki düşmanı en bol uluslarından biri, hatta ilk sırada yer alanı oldular.
Böylesine ilginç bir düşmanlık oluşumunu tarihin en eski devirlerinden bu yana, kesintilerle de olsa izlemek mümkün... Herkesin bildiği gibi bu konudaki birikim öylesine çok ki, giderek "Türk düşmanlığı tarihi"nden, sosyolojisinden, hatta kültüründen bile söz etmek olanaklı bir hale geliyor.

Türk düşmanlığının Avrupa'daki ilk izleri
M.S. V. yüzyıldaki Hun saldırılarına kadar uzanıyor. Hunlar'ın Romalılar üzerindeki etkileri öylesine derindir ki, bugün bile Yunan basını, Türkiye'yi kötüleyeceği zaman bunu hâlâ "Attila" adında odaklaştırmayı ihmal etmiyor.
Papa II. Paschalis, 1100 yılında yazdığı bir mektubunda, bütün Müslümanlar'ı "barbarorum" sıfatıyla anmış ve "Turci" olarak nitelemiştir. 'Turchia" adının ilk geçtiği Latince eser ise, Alman kralı Friedrich Barbarossa'nın Haçlı Seferi'ni (1188-1190) konu alan "Ansbert Günlüğü"dür. Bu tarz Haçlı kroniklerin de, Türkler'in korkak olduklarından ve tabana kuvvet nasıl kaçtıklarından söz edilirken, zaman zaman da savaşçılıkları ve yiğitlikleri anlatılır. Alman asıllı Georg'a göre, "Türkler sinsi ve kötüdür, ama yeteneklerini kullanacak kadar da akıllıdırlar..."

http://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d077345e3-f564-4834-b9b6-4b5f16157310.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dVMO8cmtsZXIgMC4uLmpwZw_3d_3d%26inline%3d1%26rf c%3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253a783590549 DC64F2E9F96B3DE4C557205%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cd (http://groups.google.com/group/merakediyorum)

16. yüzyıl Türk-Avusturya savaşları sırasında, Viyana'da kurulu olan Avrupa'nın ender matbaalarından birinde basılan, Türklerin çocukları mızraklara geçirdiklerini ve ana-babayı esir ederek atlarının arkasından sürüklediklerini anlatmaya çalışan bir propaganda broşürü...

Şehbir
02-09-2009, 08:40 AM
Türkleri bir çırpıda "insan avcısı" olarak nitelemişti
1185-1204 tarihleri arası Bizans'ı anlatan "Historia"sı hâlâ bir başyapıt olan Bizanslı ünlü tarihçi Niketas Khoniates'in özellikle Selçuklu Türkleri hakkında yazdıkları ilk elden kaynaktır. Türkler'e alabildiğince tarafsız yaklaşan Niketas, İmparator Manuel'in yeğenlerinden biri olan Teodoros Dasiotes'in Selçuklular tarafından esir edilerek Konya'daki Selçuklu Sultanı Mesud'un yanına götürülmesini şöyle anlatır: "Orduya av eti getireceklerine, kendileri insan avcılarına av olmuşlardı..." Ünlü tarihçi, Türkleri bir çırpıda "insan avcısı" olarak nitelemişti.

'ellerimizi kanlarıyla yıkamak için' and içtiğimiz Haç'ın düşmanlarıdır...
"Historia", 2. Haçlı Seferi'nden de uzun uzun söz eder. Fransa Kralı VII. Louis, 1147 Ekimi'nde Menderes Nehri'nin kıyısına ordusuyla birlikte dizildiğinde, karşı kıyıda da Türk atlıları, yayalar ve okçular çarpışma için hazır beklemektedir. Türkler ok atışlarıyla ön sıradaki Latinler'i devirmeye başlarlar. Bunun üzerine Louis ordusunu geri çeker. Ertesi sabah atının üzerinde askerlerine cesaret vermek için uzun bir söylev verir. Tabii, Türkleri uzun uzun karalayarak...
"... Karşıda, aramızda sadece bu geçit (nehir) bulunan barbarlar, kendileri ile savaşmayı çoktan beri arzu ettiğimiz ve Davud'un dediği gibi, 'ellerimizi kanlarıyla yıkamak için' and içtiğimiz Haç'ın düşmanlarıdır... Bu Türkleri, vahşi hayvanlar gibi sürülerinden, ülke ve şehirlerinden söküp atmalıdır... Türkler rezil olacaklar. Bu nehrin kıyısında cesetleri zaferin çok uzaktan görülen şahidi olmak üzere, ölmez zaferimizin işareti olarak tepeler teşkil edecek..." Ve savaş VII. Louis'yi haklı çıkartacaktır.

"Daha ne kadar bu milletin sillelerine katlanmak zorundayız?..."
Niketas Khoniates, Türklerle yapılan savaşları anlatmaktan yorgun düşmüş gibidir ve yeni savaşları dile getirmeye başlamadan önce, "yüreğini ferahlatan" şöyle bir yakarışı da kitabının sayfalarına eklemeyi ihmal etmemiştir: "Tanrım, daha ne zamana kadar gözlerini, buralarda yağma ve yangınlara terkedilmiş, sana tapmayan ve sana inanmayan akılsız bir milletin istihzalarına alçakça hedef kılınmış bu topraklardan çevireceksin?... Hizmetçi Hacer'in oğullarının (Türkler) biz hür insanları köleleştirmeleri, senin kutsal kavmini mahv-ü harap etmeleri gibi anlamsız durum daha ne kadar sürecek?... Daha ne kadar bu rezil milletin sillelerine katlanmak zorundayız?..."
Bu konudaki diğer önemli kaynaklardan birisi de 952-1136 yılları arasını anlatan "Urfalı Mateos Vekayinamesi" adındaki eserdir. Urfalı Mateos, kitabının 37. bölümüne şöyle girer: " 467'nci yılın (17 Mart 1018-16 Mart 1019) başlangıcında, mukaddes Haç'a tapınan bütün Hıristiyan halk, Allah'ın hiddetine maruz kaldı. Öldürücü nefesli ejder, kasıp kavuran ateşle beraber ortaya çıktı ve 'Ekanimi Selase'ye tapınanları vurdu. Resul ve peygamber kitaplarının temelleri sarsıldı. Çün­kü kanatlı yılanlar, bütün Hıristiyan memleketlerini ateşe vermek üze­re geldiler. Kana susamış yırtıcı hayvanların ilk zuhuru böyle oldu. Bu zamanda Türk tesmiye edilen barbar millet toplanıp Ermenis­tan'ın Vaspurakan eyaletine geldi ve Hıristiyanlar'ı kılıçtan geçirdi..."
Bu katliam haberi üzerine Er­meniler ordularını toplayıp Türk ordugahına karşı yürür, iki ordu korkunç bir savaşa tutuşur. Mate­os burada ilginç bir tesbit yapıp şöyle diyor: "Bu zamana kadar bu cins Türk atlı askeri görülmemişti. Ermeni askerleri onlarla karşılaşınca, onların acaip şekilli, yaylı, kadın gibi uzun saçlı olduklarını gördüler:.." Düşmanlarının gücü karşısında şaşkına dönem Erme­niler geri çekilirler. Türklerin du­rumunu Kral Senekerim'e anlatır­lar. O da öylesine kederlenir ki, yemez, içmez, sabahlara kadar uyumaz. Durmadan azizlerin yazı ve sözlerini inceler. Sonunda bu yazılarda, Türk askerlerinin ilerle­yecekleri devri görür ve yeryüzü­nün tahrip edileceğini anlar.

Hamin oğulları olan Türk milleti­ …
Kralın okudukları, Aziz Ermeni Katolikosu Büyük Nerses'in, Hıris­tiyanların başına gelecek felaket­leri sıralayıp, her kötülüğün "Ham'ın oğulları olan Türk milleti­nin eliyle birer birer husule gele­ceğini" anlattığı yazılardır. Nuh'un oğullarından olan "Ham", babası­na karşı isyankar olmuş biridir ve bu nedenle hem kendisi hem de ondan türeyenler tüm tektanrılı dinlerin mitolojisinde lanetli kabul edilmişlerdir.
503 tarihinde (8 Mart 1054-7 Mart 1055), Büyük Selçuklu Sulta­nı Tuğrul Ermenistan üzerine yü­rümüş ve Mandzgert (Malazgirt) şehrini kuşatmıştır. Ne var ki Sul­tan, uzun uğraşlara rağmen kenti alamaz. Sonunda Malazgirtliler, mancınığa bir domuz koyup Sul­tan'ın ordusunun içine fırlatırlar ve hep bir ağızdan: "Ey sultan bu­nu kendine karı yap, biz de Mandzgert şehrini cihaz olarak sana veririz" diye bağırarak haka­ret ederler. Çok değil, 16 yıl sonra Tuğrul'un kardeşi Alpaslan, Mate­os'un Luka İncili'nden yorumlayıp "Türklerin gelişini deprem, sel, güneşin kararması gibi beliren korkunç alametlerle" anlatışında olduğu gibi, Malazgirt'i 1071 yılın­da bir gün içinde alır ve kardeşi Tuğrul'un öldüğü sırada yapmış olduğu vasiyeti yerine getirmek için, bütün şehir halkını kılıçtan geçirir...

http://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3df1759c4a-6aec-4016-b446-9d680d82add1.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dVMO8cmtsZXIgMC4uLmpwZw_3d_3d%26inline%3d1%26rf c%3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253a88E9E25A2 ADF418E90C594C3497E4B73%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cd (http://groups.google.com/group/merakediyorum)


ABD'de Ermeniler'in Türkiye'deki Ermeni katliamına karşı kamuoyu oluşturmak için dağıttığı el ilanları.

Traji­komik bir vahşet
Johannes Schiltberger, 1381'de Münih'te doğan, Niğbolu Savaşı sonunda Osmanlılar'a esir düşen, ama yaşı 16 olduğu için hayatı ba­ğışlanan bir Alman'dır. Yıllarca çeşitli Türk hakanlarının sarayla­rında gözde ve özel bir esir ola­rak yaşayan Schiltberger, "Türk­ler ve Tatarlar Arasında, 1381-1440" isimli eserinde Timur'un Şam kentini alışını anlatır. Olay yalnızca Schiltberger açısından değil, Türkler için de oldukça traji­komik bir vahşettir:
Timur kenti alınca, kadı gelip hakanın ayaklarına kapanır, ken­disi ve diğer hocalar için merha­met diler. Timur da, hocaların ca­mide toplanmalarını emreder. Bu­nun üzerine kadı, kendi ailesini ve tüm hocaları alıp camiye gider. Ama bu arada fırsattan istifade bazı kurnaz kişiler de içeriye da­lar, Balık istifi dolan camideki in­sanların sayısı 30 bine ulaşmıştır. Esir yazar, öykünün gerisini şöyle anlatıyor: "Timur, cami dolunca kapıların kapanmasını emretti. Sonra caminin etrafına odunlar yığıldı ve ateşlenmesi emredildi. Camideki bütün insanlar öldü. Ay­rıca, adamlarından her birinin kendisine bir adamın kellesini ge­tirmesini emretti..."

Türkler, tüm Hıristiyan­ların gözünde ister Müslüman ol­sun isterse şaman, hepsi "putpe­rest'di.
Günümüzde bile pek yıkı­lamayan bu inanç, özellikle eski çağlarda gerçek bir önyargı anla­mına gelmekteydi. Kanuni döne­minde İstanbul'da dört yıl kalan Manuel Serrano adında bir İspan­yol, günlük yaşamı ayrıntısına ka­dar anlatmıştı. Erkeklerin çok eş almaları, haremleri, kıskançlıkla­rı, kadınların yaşam boyu kafeste yaşaması ve İslam'ın bu konudaki belirleyici tavrını şöyle yorumlu­yordu: "Ne yaparlarsa yapsınlar, yine de şeytanın peşine takılıp ce­henneme gideceklerine göre, bi­raz dünyadan kâm almalarını hoş görmek gerekir..."

http://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d726ab5d5-c24f-4dc5-87f2-2af5f1781036.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dVMO8cmtsZXIgMC4uLmpwZw_3d_3d%26inline%3d1%26rf c%3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253aA41BCCC58 62B4CB1AA3774EA2176C501%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cd (http://groups.google.com/group/merakediyorum)


Osmanlıların asıllarını anlatan bir kitap sayfasında, batılı bir ressamın hayaline göre
Avrupa feodal devirlerinin giysilerine benzer üniforma taşıyan bir Türk askeri.

Şehbir
02-09-2009, 08:41 AM
Türkler, özellikle Hıristiyan kili­se adamlarının gözünde "Tan­rı'nın Cezası" olmuşlardı
Ünlü re­formcu Martin Luther (1518), bir makalesinde Türkleri "Tanrı'nın kırbacı"na benzetiyordu ve onlar­la ilgili olarak, "Türklere Karşı Sa­vaş (1528)" ve "Türklere Karsı Duaya Çağrı (1541)" adlarında iki kü­çük kitap yazmıştı... Luther'e göre "Türk ordusu şeytanın ordusuydu" ve "Bugün Türklerin ayakları al­tında ezilip inleyen Hıristiyanlar, zamanı gelince onları yargılayıp cezalandıracaktı..."

Hammer : "inançsız, acımasız, eli kanlı ve kutsal yerlere karşı saygısız"
Tarih yazarlarına göre de Türk­ler tüm kötülükleri taşımaktaydılar. Yansızlığı ile tanınan tarihçiHam­merbile, Rodos'un fethini anlatır­ken, Türkleri, "inançsız, acımasız, eli kanlı ve kutsal yerlere karşı saygısız" şeklinde nitelemişti.

Habsburg Hanedanı kralla­rında "Düşman Türk" imgesi
Rönesans ve Aydınlanma (XV-XVIII yy'lar arası) dönemlerinde ünlü Habsburg Hanedanı kralla­rında ve yöneticilerinde özel bir tür "Düşman Türk imgesi" vardı. Bu yaklaşım, günümüz tarihçile­rinden Maximilian Grothaus'un konuyu özellikle araştırmasına neden olacak kadar çok yönlüy­dü. Habsburglar'ın bu tarihlerde tümüyle söylenceye dayalı "Düş­man Türk" imgesi, tarihçi Maximillian'a göre şu dört kaynaktan beslenmekteydi: "Askeri tehditler­den kaynaklanan Türk imgesi", "İslam Peygamberi ve Türk imge­si", "Kafir, katil, şehvet düşkünü Türk imgesi: Tanrının kırbacı", "Türklerle savaşta yardımcı olan tanrı, Meryem ve azizler"...

Shakespeare de payına dü­şen kadar katkıda bulundu
Batıda yüzyıllar boyu değişmeyen, klasikleşmiş bir moda akım şekline bürünen "Türk düşmanlı­ğı"na Shakespeare de payına dü­şen kadar katkıda bulundu. Ünlü ozanın "IV. Henry" adlı oyununda tahta çıkan Kral, halkına şöyle sesleniyordu: "İngiliz sarayı Türk sarayı değil. Ben Murat değil, Henry'im Henry!" Kardeşlerini öl­dürmeyeceğini söyleyerek övü­nen Henry, söylevini, "İstanbul'a varıp Türk'ü sakalından asaca­ğım" diyerek sürdürüyordu. Yine Shakespeare, "Kral Lear" isimli eserinde de Türkleri "kadın düş­künü" olarak karalamıştı.

"…Türk­lerle savaşmak ve onları yok et­mek zorundayız..."
Osmanlı Devleti'nin yöneticileri, 1839'da "Gülhane Hattı", 1859'da da "Islahat ve Tanzimat Ferman­ları" ile kendini Avrupa'ya kabul ettirmeye çabalıyordu. Ne var ki, Katolik Kilisesi kardinallerinden Newmann da, aynı tarihlerde Li­verpool'da "Türk Tarihi" üzerine konferanslar vermekteydi. Kardi­nal Newmann, verdiği üçüncü konferansta konuyu şu cümlelerle adeta temelden özetlemekteydi: "Türklerin savaş gücünü inkar et­miyorum. Ama işte bu güç, onları, imanın ve uygarlığın amansız düşmanı yapıyor. Onun için Türk­lerle savaşmak ve onları yok et­mek zorundayız..."

İrfan UNUTMAZ
Focus 1996 Kasım


http://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3dd6fc1b19-19e0-4dd8-8a2a-a660b08e33a3.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dVMO8cmtsZXIgMC4uLmpwZw_3d_3d%26inline%3d1%26rf c%3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253aAF58783AE A4F41B9A684866D6A4D96C8%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cd (http://groups.google.com/group/merakediyorum)

Şehbir
02-09-2009, 09:12 AM
Maya kehanetleri

Maya Kehanetleri'ne göre 22 Aralık 2012 tarihi dünya için çok önemli.

2012 yılı insanlığın yükselişinin başlangıcı olacak, bu dönemde içinde yaşadığımız çağ sona ererek yeni bir çağ başlayacak.

Mayalar'ın kriptoyu andıran tabletlerinde dünyanın son çağına gireceği ancak bunun büyük bir tufandan sonra olacağı yazılı.

Büyük tufanla gelecek olan yeni çağın ipuçlarını ise bilim adamlarına göre iklimsel değişimler sayesinde şimdiden gözlemleyebiliyoruz.

http://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d7ff27942-4825-41f4-8ded-2921c417765d.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3daW1hZ2UwMDMuanBn%26inline%3d1%26rfc%3d0%26empt y%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253aE097BD6230D746528E1B2 EBC99F8C413%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cd
http://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d5f190b86-5979-44a0-8a21-07da26f0a069.gif%26ct%3daW1hZ2UvZ2lm%26name%3daW1h Z2UwMDEuZ2lm%26inline%3d1%26rfc%3d0%26empty%3dFals e%26imgsrc%3dcid%253a0736AAC8F5D449989F9DAC8C21E3F A4C%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cd
http://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3dbadffd60-aed2-4dc9-ace2-752081345f58.gif%26ct%3daW1hZ2UvZ2lm%26name%3daW1h Z2UwMDIuZ2lm%26inline%3d1%26rfc%3d0%26empty%3dFals e%26imgsrc%3dcid%253a24BBEAC5E96947C98EB5EAD87EDD6 848%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cd

Işın bombardımanı bebekleri yok etti

Mayalar'ın kehanetlerle dolu takvimi kendi sonlarını da ayrıntılı bir şekilde anlatıyordu. Mayalar'ın bu öngörüsüne, modern insan sadece 12 yıl önce bilimsel açıklama getirebildi.

Maya Uzmanı Astrofizikçi Cotterell, "Vatico Latin Kitabesi"ne göre Aztekler'in Mayalar'dan farklı olarak daha önce yaşanılan dört çağı farklı ezoterik (gizli öğreticilik) ve sembolik üsluplarla anlattığını söylüyor. Üstelik Cotterell bu çağlarda adı geçen tanrıları Yazıt Tapınağı'ndaki mezarların üstündeki "Palanque Kapağı"nda da keşfetmeyi başardı. Bu çağlara ilişkin bilgilerin ayrıntıları şöyle;

* Birinci Güneş Çağı: (Matlactili) 4008 yıl süren bu çağda yaşayanlar mısırla beslenen devlerdi. Güneş, su tarafından yok edilmişti. İnsanlar balıklara dönüştürülmüştü. Bazıları bu afetten sadece Nene ve Tata adında bir çiftin, su kenarında yaşayan bir ağaç tarafından kaçırılıp kurtarıldıklarına inanmıştı. Diğerleri ise sular çekilinceye kadar bir mağaranın içine saklanarak kurtulan yedi çift olduğunu savundu. Bu çağda hüküm süren tanrıça Tlaloc'un karısı (Yeşim Etekli Tanrıça) Chalchiuhtlicue'dir.

MAYMUN İNSANLAR
* İkinci Güneş Çağı: (Ehecatl) 4010 yıl süren bu çağda yaşayanlar Acotzintli diye bilinen yabani bir meyve yiyerek besleniyorlardı. "Güneş Ehecatl" (Rüzgâr Güneşi) tarafından yok edilmişti. İnsanlar maymuna çevrilmiş, ağaçlara tutunmak suretiyle hayatta kalabilmiştir. Bir kadın ve bir adam, bir kayanın üzerind durarakhttp://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3dd1ecaccd-9f85-4bb4-9e8b-a85c6c16d090.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3daW1hZ2UwMDUuanBn%26inline%3d1%26rfc%3d0%26empt y%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253aE0D4A9C053E140A49F2FE 6894E89F383%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cdyıkımdan kurtulmuşlardı. Bu çağa "Altın Çağ" denir ve "Rüzgâr Tanrısı" hüküm sürerdi.

* Üçüncü Güneş Çağı:(Tleyquiyahuillo) 4081 yıl süren bu çağda insanlar "İkinci Güneş"ten kurtulanların torunlarıdır. Tzincoacoc adlı bir meyve yiyere beslenen bu insanların yaşadığı dünya, Chicunahui Ollin günü denilen yangınla yok oldu. Bu çağa "Tzonchichiltic" (Kırmızı Kafa) adı verilmiştir ve "Ateş Tanrısı" tarafından yönetildiğine inanılırdı.

* Dördüncü Güneş Çağı:(Tzontlilac) 5026 yıl önce başladı. Tula'nın kurulduğu bu çağa Tzontlilac (Siyah Saç) adı verilir. İnsanlar kan ve ateş yağmuru sonrasında açlıktan ölmüşlerdir.

MAYALAR'IN ÇÖKÜŞÜ
Maya uzmanlarından Brooks, Mayalar'ın çöküşünü, M.S. 600 ve 1100 yılları arasında tropikal enlemlerde baş gösteren iklimsel nemliliğin değişimine bağladı. 10 derece ve 20 derece Kuzey enlem bölgelerinin, sert iklim dalgaları bakımından oldukça hassas olduğu bugüne kadar pek çok araştırmacı tarafından dile getirildi. Harvard Üniversitesi araştırmacılarından Sheret S Chase de benzer şekilde M.S. 790 ve 810 yılları arasında Maya Uygarlığı'nın kuraklığa maruz kaldığın iddia etmiştir. Mayaların çöküşüyle ilgili merak uyandıran asıl konu Mayalar'ın çöküşhttp://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d8949b67a-2c79-4e88-82c6-2d111a114e08.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3daW1hZ2UwMDYuanBn%26inline%3d1%26rfc%3d0%26empt y%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253a3498A38A48DA427495A99 24E6F24E5A2%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cddönemi sırasında Güneş'le ilgili manyetik bir tersinirlik bekledikleriydi. Onlar bu tersinirliği güneş ışın bombardımanının artışı, bebek ölüm oranı artışı ve nesil tükenmesi olarak gösterdi. Ancak Mayalar daha bu olaylar baş göstermeden böyle bir şeyle karşılaşacaklarını biliyordu ve bu bilgilerini takvimlerine işlemişlerdi.

260 GÜNLÜ DÖNGÜ
Mayalar'ın ağaç kabuklarına yazdıkları günümüze kalabilmiş en eski kitapları olan Dresden Kitabesi'nde de Mayalar'ın 260 günlük döngü üzerinde yoğunlaştıkları görüldü. İlk başta kimi uzmanlar belirli bir periyotta kendini tekrar eden günler zincirinin, herhangi bir göksel ritimle alakasının olmadığı yorumunu yaptı. Ancak, bu döngünün güneşin değişen kutup ve ekvatoral manyetik alanlarıyla yakından ilişkili olduğu, daha sonra yapılan bilimsel çalışmalarla net bir şekilde ortaya kondu. Fakat yine de bu döngünün kesin bilimsel temellere oturtulabilmesi, sadece, son on iki yıldaki uzay çağı araştırmaları ve uzay yolculukları sayesinde yapılabilen modern astronomik gözlemler kullanılarak mümkün oldu. Bizim en son uzay araştırmalarımızı sonunda fark ettiğimiz 'güneşin manyetik tersinirliğinin zamanını ortaya çıkaran döngünün önemini ve varlığını' Mayalar'ın anlayabilmeleri gerçekten nasıl gelişmiş bir uygarlık olduklarının kanıtıdır.
http://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d1571d730-dcff-4e51-9fa2-0e3dffb9c0c2.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3daW1hZ2UwMDcuanBn%26inline%3d1%26rfc%3d0%26empt y%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253aABAC2700C5734655B69FB 415638BA7B1%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cd
http://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d5f190b86-5979-44a0-8a21-07da26f0a069.gif%26ct%3daW1hZ2UvZ2lm%26name%3daW1h Z2UwMDEuZ2lm%26inline%3d1%26rfc%3d0%26empty%3dFals e%26imgsrc%3dcid%253a0736AAC8F5D449989F9DAC8C21E3F A4C%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cd
http://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3dbadffd60-aed2-4dc9-ace2-752081345f58.gif%26ct%3daW1hZ2UvZ2lm%26name%3daW1h Z2UwMDIuZ2lm%26inline%3d1%26rfc%3d0%26empty%3dFals e%26imgsrc%3dcid%253a24BBEAC5E96947C98EB5EAD87EDD6 848%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cd



Hormonlar mı etkili oldu?

Maya uzmanı Cotterell güneşin manyetik değişimini Maya uygarlığının zayıflamasının önemli sebeplerinden biri olarak gördü.

Mayalar'ın kullandığı "Uzun Dönem Takvimi" nin genelde M.Ö. 12 Ağustos 3114'te Venüs gezegeninin doğuşu diye bilinen bir olayla başladığı kabul edilir. Bu olay Mayalar için o kada önemlidir ki bizim Hz. İsa'nın doğumunu kendi takvimimizin başlangıcını ilan ettiğimiz gibi onlar da bu olayı takvimlerinin temeli olarak kullanmışlar. Maya Uzmanı Cotterell güneşin manyetik değişiminin ve düşük güneş lekesi aktivitesi sürecini Maya uygarlığının zayıflamasının önemli sebeplerinden biri olarak gördü. Bunu da üzerinde çalıştığı başka bir konuyla bağlayarak güneş lekeleriyle insan üremesi arasındaki ilişkiyi ortaya çıkardı.

Şehbir
02-09-2009, 09:13 AM
GÜNEŞLE ÜREME İLİŞKİSİ
Cotterell "güneş etkisi" ile insanların hormon üretmesi arasındaki ilişkiyi içeren bir teorisi vardı. Bu teze göre, dolaşan güneş partiküllerinin seviyesi "hipofiz guddesi" (beynin yüzeyinde bulunan) tarafından salgılanan "hormon melatoninin" (renk hücresi) seviyesini etkiler. B durumda içe dönük ve dışa dönük davranışlarda etkilidir. Güneş döngüsüyle renk hücresinin üretimi arasındaki bağlantıyı keşfettiğinde Cotterell bunun başka hormonların salgılanmasında etkili olup olamayacağını merak etti. Şaşırtıcı bir biçimde hippotalamus tarafından kimyasal bir uyarılmaylahttp://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d9f0b6895-0bfb-4435-94e3-33479f139b1e.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3daW1hZ2UwMDguanBn%26inline%3d1%26rfc%3d0%26empt y%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253a288DD8CDD65247B181F6F 211234971AB%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cdyine "hipofiz guddesi"(beynin yüzeyinde bulunan) tarafından üretilen folikül uyarıcı hormonu (FSH) arasında direk bir ilişki keşfetti. Bu hormonunda insan üremesi arasında direk bir bağlantı vardı.

HORMONLARI ETKİLİYOR
Erkeklerde FSH testisteki sperm hücrelerinin gelişimini kontrol ediyor. Kadınlarda ise yumurtaların olgunlaşıp dışarı atılmasını sağlıyor. Güneş döngüsü grafiğini dişi hormon seviyelerindeki artış ve düşüş grafiğinin karşısına getirdiğinde Cotterell adet döngü ve güneş rüzgarıyla taşınan yüklü partiküller arasında direk bir bağlantı olduğunu gördü. Öyle anlaşılıyordu ki güneşten gelen partiküllerin dünya manyetik alanında yaptıkları etki FSH üretimini ve kadın üremesini etkiliyordu. FSH üretimi ile güneşin manyetik alanındaki değişiklikler arasında bir bağlantı varsa aynı zamanda güneşin nötr manyetik tabakasındaki değişimlerle de bir bağlantı olmalıydı. İlk önce nötr tabakanın M.Ö. 314 civarında (Maya takviminin başlangıç yılı) kutup değiştirdiğini ve çok ilginç bir rastlantı olarak da benzer bir değişiminde M.S. 627'de tekra ettiğini buldu. Bunlardan ilki Mayalar'ın takvimlerinin başlangıcı diğeri ise Mayalar'ın ortadan kayboldukları tarihlerdi. Cotterell bunu bir adım daha ilerihttp://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d3464d78e-7398-4a65-911e-c83eb0a274cd.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3daW1hZ2UwMDkuanBn%26inline%3d1%26rfc%3d0%26empt y%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253aE80A49E301E24419ABDB6 CFA7896DE40%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cdgötürerek gelişmekte olan ülkelerde ortaya çıkan üreme oranındaki mevcut düşüşün yaşam tarzındaki değişimler, kimyasal kirlilik, ve gebelikten etkili korunma yolları ile ilgili değil de yine manyetik alanlardaki değişiklikle ilgili olduğu varsayımını yaptı. Tüm bu bilgiler ışığında iki şey göze çarpıyordu. Mayalar güneşe bağlı manyetik değişimlerden dolayı üremelerinde bir düşüş yaşadıkları için yok olmuş olabilirlerdi. Ancak diğer toplulukların yok olmaması akla iklimin kuraklaşmasını getirdi. Mayalar'ı yeryüzünden silen etken hangisi olursa olsun şurası bir gerçek k iklimde büyük ve ani değişimler olmuştu. İşte bu da hayati derecede önemli bir noktadır. Şu anki yaşadığımız uygarlık da bunu dikkate almalı. Çünkü geçmişte iklim değişiklikleri olmuşsa gelecekte de olacak demektir. Şu anda biz de benzer iklimsel değişimler ve gezegenimizin bazı bölgelerinde büyük çölleşmeler yaşıyoruz. Örneğin bir zamanlar son derece ılıman bir iklime sahip olan Mısır'ın artık büyük bir bölümü çölleşmiş durumda. Bu durumda bize sundukları 22 Aralık 2012 tarihine biraz daha dikkatli bakmak gerekiyor



http://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d71483af7-3926-4bda-b1a4-2ac90c3eff12.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3daW1hZ2UwMTAuanBn%26inline%3d1%26rfc%3d0%26empt y%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253aEEEFCF9C6715492D9BBC5 825C9C9C419%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cd
http://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d5f190b86-5979-44a0-8a21-07da26f0a069.gif%26ct%3daW1hZ2UvZ2lm%26name%3daW1h Z2UwMDEuZ2lm%26inline%3d1%26rfc%3d0%26empty%3dFals e%26imgsrc%3dcid%253a0736AAC8F5D449989F9DAC8C21E3F A4C%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cd
http://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3dbadffd60-aed2-4dc9-ace2-752081345f58.gif%26ct%3daW1hZ2UvZ2lm%26name%3daW1h Z2UwMDIuZ2lm%26inline%3d1%26rfc%3d0%26empty%3dFals e%26imgsrc%3dcid%253a24BBEAC5E96947C98EB5EAD87EDD6 848%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cd
Yeni Atlantis ABD sahilleri olacak

Çözüldükçe yeni sırları aydınlatan Maya takvimine göre, 2012'de beklenen tufan ABD'nin doğu ve batı kıyılarını Atlantis gibi sular altına gömecek.

"Beklenen Tufan Yılı" olarak kabul edilen 2012'yi tarihler gösterdiğinde dünyada ne gibi değişimler yaşanacağı merak edilen en önemli konu. Mayalar'ın kehanette bulundukları gibi içinde bulunduğumuz "Beşinci Çağ"ın sonu geldiğinde dünya tamamen mi yok olacak yoksa bir bölüm mü bu tufandan etkilenecek? Maya takvimine ve bugüne kadar yapılan araştırmalara göre bu tufandan en çok Amerika ve Avrupa'nın kıyı şeridi etkilenecek

Dünyada o gün fiziksel anlamda neler yaşanacak?
Toplu bir yok oluşa doğru gitmiyoruz. Tahminlere göre 2000'li yılların ilk çeyreğinde bir zamanlar yaşanan tufanın bir benzeri ile karşılaşılacak. Uzmanlar uzun yıllardır manyetik alandaki bir değişimin büyük doğal afetlere neden olacağına inanıyor. Bunların çoğu tarihte olageldiği üzere belirli periyotlarda tekrar eden fenomenler gibi görünüyor. Bununla beraber dünya hiçbir zaman bu kadar yoğun nüfuslu olmamıştı. Bu nedenle son tufan insanlık için tahmin edilemeyecek ölçüde hasara neden olabilir.

Özellikle hangi ülkeler tehdi altında?
Amerika'nın doğu ve batı sahilleri boyunca uzanan geniş alan Atlantis gibi suların altında yok olacak. Aynı zamanda Avrupa'nın birçok sahil şeridi de bundan büyük ölçüde etkilenecek. Beklenen bir diğer büyük değişiklik ise, iklimler üzerindehttp://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3df2927b28-400f-498f-a6f7-5317cb192e9b.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3daW1hZ2UwMTEuanBn%26inline%3d1%26rfc%3d0%26empt y%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253aD40BCEE1F1A24D5984C7A 2A2D52955FC%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cdkendisini gösterecek. Bilim adamı Cayce kutupların yer değiştireceğini ve böylelikle bugünkü kutup ve tropik bölgelerdeki iklimsel değişimler yaratacağını söylemişti. 1900'lü yılların sonlarında elde edilen bilimsel veriler de buna benzer bir senaryoyu ortaya koyuyor. Tüm bu kehanet niteliğindeki tahminler şu an yaşadığımız dünya çağının hemen hemen aynı tarihte yani M.S. 22 Aralık 2012 tarihinde biteceğine dair Maya inanışı ile örtüşüyor.

BÜYÜK KEHANET
Peki takvimlerdeki tüm bu sırlar nasıl açığa kavuştu?
Mayalarla ilgili araştırma yapan uzmanlar önce Mayalar'ın zaman ve takvim sistemini çözmeye çalıştılar Sonra da bunu şu anda kullandığımız Gregorian takvimine uyarlama çalışmaları geldi. Joseph T. Goodman'ın çalışması Maya araştırmacılarından Thompson tarafından adapte edilerek de büyük kehanet ortaya çıkarıldı. Buna göre Gregorian takvimiyle M.Ö. 13 Ağustos 3114 tarihine karşılık gelen "Büyük Devir"in 13 Baktun yani 1.872.000 gün sürdüğü düşünülürse, şu anda içinde bulunduğumuz çağın M.S. 22 Aralık 2012 tarihinde sona ereceği hesaplandı.

1.872.000 sayısı dünyanın kilometre saati mi?Maya rahiplerinin kehanetlerine göre 1.872.000 sayısı büyük önem taşıyor. Çünkü dünyanın döngüsü bu sayıya ulaştığında dünya büyük bir yıkım yaşayacak.

Şehbir
02-09-2009, 09:13 AM
2012 son mu başlangıç mı?

Mayalar 2012 için 'zamanların sonu' diyor. Ancak bu yok oluş anlamında değil fiziksel bir değişim. İnsanoğlu dört kez geriledi ve artık değişim zamanı. Mayalar'a göre; 2012 yılı insanlığın yükselişinin başlangıcı olacak.

Maya Kehanetleri'ne göre 22 Aralık 2012 tarihi dünya için çok önemli. Çünkü bu dönemde içinde yaşadığımız çağ sona ererek yeni bir çağ başlayacak. Büyük bir tufanla gelecek olan bu yeni çağın ipuçlarını ise bilim adamlarına göre iklimsel değişimler sayesinde şimdiden gözlemleyebiliyoruz. "Beşinci kutupsal kayma" olarak adlandırılan bu değişimde daha önceki değişimlerde olduğu gibi yine kutupların manyetik alanının değişmesiyle meydana geleceğini söyleyen Sınır Ötesi Yayınları'nın Genel Yayın Yönetmeni Ergun Candan, dünyadaki iklimlerin değişimini de buna bağlıyor. Candan, "Kutuplar yer veya açı değiştirdiğinde kutuplarda buzlar eriyor. Kaldı ki, küresel ısınma sonucu şu anda Kuzey Kutbu'ndaki buzullar zaten erimeye başlamış durumda. Mayalar'a göre de daha önce yaşanan dört çağda tıpk bu şekilde sona erdi" diyor.

* Peki tüm bu bilgiler bilimsel olarak ortaya konup kanıtlandı mı? Dünyanın en az dört kez kutupsal kayma (kuzey ve güney kutbu) yaşadığı bilimsel verilerle kanıtlandı. En son Discovery kanalında dünyanın manyetik alanının belirli periyotlarla nasıl değiştiğini bilimsel çevreler açıkladı. Hatta bilgisayar ekranındaki üç boyutlu animasyonlarla gösterimi yapıldı. Şu anda dünyanın manyetik alanında muazzam bir değişim var. Bunun da en büyük nedeni güneşte meydana gelen değişimler. İlginç olan Mayalar bunu biliyordu. Konunun bir diğer yanı da Mayalar'ın bununla da yetinmeyip, gelecekte tüm insanlığı etkileyecek trajediyi bizlere şifreli bir şekilde duyurmuş olmalarıdır Bu şifreye göre dünya için 2012 yılı çok önemli.

NİRVANA'YA DOĞRU

* Yani bu görüşe göre 2012 yılındahttp://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d4714aeda-5bc4-4e32-a8d0-99620d596d5f.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3daW1hZ2UwMTIuanBn%26inline%3d1%26rfc%3d0%26empt y%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253aE61446436E65493684BD5 88E2DE69DE6%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cddünya yok mu olacak? Mayalar 2012 için 'zamanların sonu' diyor. Fakat bu dünyanın top yekun yok oluşu değil, bir fiziksel değişim. Daha önce yaşanan sanki tufan gibi düşünebiliriz. Bu fiziksel değişimlerle birlikte ruhsal değişimler de birbirleriyl orantılı devam ediyor. http://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d74036307-40d8-497f-a7aa-57ce41feccc6.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3daW1hZ2UwMjIuanBn%26inline%3d1%26rfc%3d0%26empt y%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253aEFA8E5DEB75049729D1F9 20F45FDE746%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cdHer bir büyük fiziksel değişimlerle birlikte insanlık ruhsal değişimde yaşıyor. Şu ana kadar insanlar aşağıya inişi yaşadı. Birincisinde biraz daha kabalaştı, ikincisinde biraz daha, üçüncüsünde biraz daha... Dördüncünün sonunda tam anlamıyla bir dip yaptı. Bu yüzden 2012'yi Mayalar insanlığın yeniden yukarı çıkışın yaşanacağı bir çağ olarak tanımlıyor. Hatta çeşitli dinler bundan Altın Çağ, vaat edilen cennet veya Nirvana gibi bahseder. 2012'nin önemi burada. Aşağıya ine insanlık tekrar yukarı çıkacaktır. Bunun da ilk basamağı 2012'dir diyor Mayalar.

* 2012 yılında başlayacak olan bu yukarıya doğru çıkış ne kadar zamanda tamamlanacak? Bildiğimiz kadarıyla bu yukarı çıkış süreci başladı. Belki 2012 bir final olabilir. Bu bir süreç. Ancak tufanla kıyameti birbirine karıştırmamak lazım. Kıyamet ruhsal bir değişim, tufan ise fiziksel bir değişim demektir. Kıyamet hem tasavvufi hem de ezoterik (gizli öğreticilik) anlamda ayağa kalmak ve uyanmak demektir. Bu uyanıştan kastedilen ruhsal aydınlanmadır. Böylelikle dinsel metinlerin içindeki sembollerin anlamları da çözülebilecek ve dinsel metinlerde gizlenen gerçeklerle herkes yüz yüz gelebilecektir.

İKİ YILLIK HATA PAYI...

* 22 Aralık 2012 tarihi konusunda hiç şüphe yok mu? Mayalar'ın yakın geleceğimize ilişkin kehanetleri tüm ezoterik bilgilerle örtüşmektedir. Bu nedenlehttp://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3de7532b77-f571-4dfa-aaf9-d9d58b895fef.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3daW1hZ2UwMTUuanBn%26inline%3d1%26rfc%3d0%26empt y%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253a2D373D9F07C44295A544B 6B5EE42E58A%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cdverilen tarihin önemi çok büyüktür. Ancak bu tarihlemede iki yıllık bir hata payı bulunabileceği de gözard edilmemelidir. Bunun sebebi Maya Takvimi'nin bizim kullandığımız Gregoryen Takvimi'ne çevrilişinde MÖ 1'den MS 1'e geçilmiş olmasıdır. Aradaki 0 atlanmıştır. Yaptığı araştırmada Astrofizikçi Cotterel de bu konuya dikkatleri çekmiştir.

* Bugüne kadar Mayalar'ın hangi kehanetleri yerini buldu? Şu anda bilimsel olarak ispat edilen dünyanın dört kez kutup değişimi geçirdiği. Bugün bu durum ispatlanmış durumda. Günümüz insanları bunu yeni keşfetse de, Mayalar bunun farkındaydılar. Bu bile başlı başına önemli bir şey.

* Mayalar'la ilgili tüm b bilgilere nasıl ulaşıldı? Bütün bunlar dünyaca ünlü astro fizikçi Coterelli'nin bilgilerini bir BBC muhabiri Adrian Gilbert'in derlemesi sonucunda dünya kamuoyuna duyurdu. En önemli buluş da eski Maya kenti Palanque'deki Yazıt Tapınağı'nda buldukları mezar taşının kapağındaki şifreyi çözmeleriyle oldu.

* Şifre nasıl çözüldü? Simetriyle ilgili bilgileri çözerek çok önemli sonuçlara ulaştılar. Kapağın üzerindeki şerit motiflerini simetrik bir şekilde yan yana getirdiklerinde ortaya Jaguar ve bunun üzerinde de bir Yarasa sembolünün ortaya çıktığını gördüler. Mayalar'ın sakladıkları bu sembollerin bir anda belirmesi Cotterel'i şaşkına çevirmişti. Çünkü Mayalar'ın mitolojik yazıtlarında Jaguar beşinci yani bizim çağımızı, yarasa ise ölümü sembolize etmekteydi!... Kapağın üzerinde açık bir şekild görülen "Güneş Haçı"nın üzerindeki ilikler ise Güneş'in manyetik iliklerini temsil etmekteydi. Bu da Mayalar'ın gizli mesajıydı. Yaşanacak trajedinin sebebi Güneş'te meydana gelecek olan manyetik değişimlerdir!..

Şehbir
02-09-2009, 09:14 AM
http://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d5f190b86-5979-44a0-8a21-07da26f0a069.gif%26ct%3daW1hZ2UvZ2lm%26name%3daW1h Z2UwMDEuZ2lm%26inline%3d1%26rfc%3d0%26empty%3dFals e%26imgsrc%3dcid%253a0736AAC8F5D449989F9DAC8C21E3F A4C%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cd
http://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3dbadffd60-aed2-4dc9-ace2-752081345f58.gif%26ct%3daW1hZ2UvZ2lm%26name%3daW1h Z2UwMDIuZ2lm%26inline%3d1%26rfc%3d0%26empty%3dFals e%26imgsrc%3dcid%253a24BBEAC5E96947C98EB5EAD87EDD6 848%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cd


http://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3dab06672f-8f22-4416-8496-1e72742b982e.gif%26ct%3daW1hZ2UvZ2lm%26name%3daW1h Z2UwMTcuZ2lm%26inline%3d1%26rfc%3d0%26empty%3dFals e%26imgsrc%3dcid%253a33367DA9B5154D8FA384AC9C460DB 8E6%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cd
http://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d34b7f307-fdea-47d0-812d-d309944193c3.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3daW1hZ2UwMTguanBn%26inline%3d1%26rfc%3d0%26empt y%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253a2910F9115E2F459A8B7D0 331B88123F8%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cd
http://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d5f190b86-5979-44a0-8a21-07da26f0a069.gif%26ct%3daW1hZ2UvZ2lm%26name%3daW1h Z2UwMDEuZ2lm%26inline%3d1%26rfc%3d0%26empty%3dFals e%26imgsrc%3dcid%253a0736AAC8F5D449989F9DAC8C21E3F A4C%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cd
http://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3dbadffd60-aed2-4dc9-ace2-752081345f58.gif%26ct%3daW1hZ2UvZ2lm%26name%3daW1h Z2UwMDIuZ2lm%26inline%3d1%26rfc%3d0%26empty%3dFals e%26imgsrc%3dcid%253a24BBEAC5E96947C98EB5EAD87EDD6 848%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cd
http://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d3508acad-c406-48ee-a614-b0291e8f2723.gif%26ct%3daW1hZ2UvZ2lm%26name%3daW1h Z2UwMDQuZ2lm%26inline%3d1%26rfc%3d0%26empty%3dFals e%26imgsrc%3dcid%253aC424BADA16B3419A9DB48FEBD26F5 616%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cdhttp://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3db19e163b-365e-4a1c-86b5-cd217a98f6d3.gif%26ct%3daW1hZ2UvZ2lm%26name%3daW1h Z2UwMTkuZ2lm%26inline%3d1%26rfc%3d0%26empty%3dFals e%26imgsrc%3dcid%253aE79A960E92724409B30446A079ACE D46%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cd


Mayalar'ın kehaneti

Yüzlerce yıl önce yok olan Maya Uygarlığı'nın tabletlerine göre dünya büyük bir tufandan sonra son çağına girecek.
Maya takvimindeki yok oluş tarihi Marduk'la da örtüşüyor. Dünyanın beşinci değişimi bu yüzyılda.



http://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3da7b87d16-2699-4572-8a31-46b585ee4f90.gif%26ct%3daW1hZ2UvZ2lm%26name%3daW1h Z2UwMjAuZ2lm%26inline%3d1%26rfc%3d0%26empty%3dFals e%26imgsrc%3dcid%253a08C1FF83CAE349E394326F125AD51 931%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cd

Geri sayım başlıyor mu?

Tabletlerdeki Maya takvimi tufanların yaşandığı 4 çağdan sonra sonu yine tufanla bitecek 5'inci çağın 21'inci yüzyılda başladığına işaret ediyor.

Sunuş
Sır tabletler
Dünyanın en gizemli uygarlığı Mayalar'dan geriye sadece, çözümü onlarca yıl süren yazılı tabletler kaldı. Hiçbir iz bırakmadan tarih sahnesinden silinen bu görkemli uygarlığın izlerini araştıran bilim adamı v tarihçiler, dünyanın geleceğiyle ilgili önemli ipuçlarına ulaştılar. Mayalar'ın kriptoyu andıran tabletlerinde dünyanın son çağına gireceği ancak bunun büyük bir tufandan sonra olacağı yazılı. "Uzaylı uygarlık" olarak da tanımlanan Mayalar'a göre dünya bugüne kadar dört çağdan geçti ve her çağın sonunda büyük yıkım yaşandı. Mayalar'ın oluşturduğu takvime bakıldığında da dünyanın yaşayacağı tufan net olarak belli. Mayalar'ın takvimine göre dünya 1 milyon 872 bin günde bir çağ değiştiriyor. Oldukça karışık olan bu takvim bilim adamlarınca ancak yüz yılda çözülebildi. Bu yazı dizisinde dünyanın geleceğiyle ilgili Mayalar'ın kehanetlerini okuyacaksınız.
Astro fizikçi Maurice Cotterel'in çalışmalarını derleyen BBC muhabiri Adrian Gilbert'in yazdığı "Maya Kehanetleri" isimli kitabı Türkiye'de yayınlayan Sınır Ötesi Yayınları'nın Genel Yayın Yönetmeni Ergun Candan insanlığ önümüzdeki yıllarda yepyeni gelişmelerin beklediğini söylüyor. Candan, şöyle devam ediyor: "Toplu bir yok oluşa değil, toplu bir uyanışa gidiyoruz... Yaşanan ve yaşanacak olan doğal afetler ise, bu sürecin içindeki unsurlar. Tüm alametler göstermektedir ki, dinlerin ve tüm eski kaynakların kehanetlerinde bildirilen, tarif edilemez güzellikteki bir Altın Çağa doğru hızla yaklaşılmaktadır. Tüm bu değişimlerin sonucunda şuurlarımız üzerindeki ağır perde kalkacak, böylelikle dünyamızın gerçek tarihini ve en önemlisi de varoluşumuzun sırlarını anlayabileceğiz... Ancak bu değişim sürecinin bir parçası olan dünyamızın fiziksel değişimlerine de katlanmak zorunluluğuyla karşı karşıya kalacağımızı unutmayalım." Candan, Maya Kehanetleri'nin özellikle son üç dinin kitaplarında yer alan tufana da işaret ettiğinin altını çiziyor.

SONSUZLUK TARİFİ
Her şeydenhttp://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d032a9e27-d91a-4cbf-bede-f4b7e0a5c432.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3daW1hZ2UwMjEuanBn%26inline%3d1%26rfc%3d0%26empt y%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253a2C02A6219DCE4C04BBCDB 0F121378FBF%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cdönce Mayalar çok üstün seviyeli dinsel bilgilerle geldiler. Tek tanrı inancındaki eski "Mu Güneş Dini"ne bağlı bir topluluktular. Örneğin Mısır uygarlığı, Mu'dan sonra gelen ve Mu kadar gelişmemiş bir uygarlık olan Atlantis'in bir kolonisiydi. Öyle olmasına rağmen dönemin çok üstünde bir gelişim gösteren bir uygarlık olarak tarih sahnesine çıktılar. Mayalar o anlamda Mısır'dan hem çok daha üstün bilgiye ve daha eski bir geçmişe sahiplerdi. Çok gelişmiş dini sistemleri sayesinde geleceğe ait bazı bilgilere sahip olan Mayalar'ın geleceğe ait olan bilgileri ise geçmişe ait bilgiye sahip olmalarında yatıyordu. "Başlangıç nasılsa son da öyle olacaktır" diye çok eski ezoterik bir söz vardır. Çünkü baz şeyler yeryüzünde periyodik olarak tekrar ediyor. İşte Mayalar'ı önemli kılan bu ezoterik (gizli öğreticilik) bilgi birikimine sahip olmalarıydı. Mayalar'a göre yeryüzünde meydana gelen en önemli değişimlerden biri de eksen açısıyla ilgiliydi. Günümüz bilimsel bulguları Mayalar'ın bu bilgisiyle tam anlamıyla örtüşmüş durumdadır.

MODERN ASTROLOJİ
Mayalar kendi takvimlerinde ve kutsal kitapları olan Popol Vuh'da da ifade ettikleri gibi dünyanın dört kez eksen açısını değiştirdiğini ve bir beşinci değişimin de bu yüzyılda olacağını ifade etmektedirler. Bunun periyodik olarak tekrar etmesinin en büyük nedeni güneşte meydana gelen manyetik değişimin, yeryüzündeki manyetik değişim etki etmesi. Yani manyetik alanın değişmesi sonucunda bu tetiklemenin sonucu olarak dünyanın eksenin açısında da kaymalar meydana geliyor. Astrofizikçi Cotterel "Her Kozmik Döngü'de güneşin manyetik alanı beş kez yer değiştirir. Bu, Mayalar'ın dünyanın geçmişte tam dört kez büyük doğal afetler (Tufanlar) geçirdiğine ve Beşinci Güneş Çağı'nın sonundaki yani 21. Yüzyıl'daki beklenen Tufan'ın takip edeceğine inanmalarının ana sebebidir."

Şehbir
02-09-2009, 11:10 AM
Dev deniz akvaryumları‏








http://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d02f7da78-8945-440f-ab5c-2312fcd337d0.JPG%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dYWt2YXJ5dW0gMS5KUEc_3d%26inline%3d1%26rfc%3d0% 26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253a26D3BC77BD4442C CAC198ED7FD08C40B%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cd (http://groups.yahoo.com/group/guzelgrubum)

Bahama Adaları'ndaki "Paradise Island" Akvaryumu'nda, izleyiciler ünlü beyaz köpekbalıklarını cam tüneller boyunca yürüterek seyrediyorlar. Bu sualtı parkında tam 6 dev havuz bulunuyor. Havuzların içindeki binlerce metreküp su, her gün bir düzine pompa aracılığıyla değiştiriliyor.

Basın toplantısında ortaya çıkan köpekbalığı
Osaka Akvaryumu'nun yö­neticileri bundan yaklaşık bir yıl önce, çeşitli ülkele­rin gazetecilerine bir tanı­tım gezisi düzenlemişlerdi. Basın toplantısı, genel müdürün dev oda­sında gerçekleşmişti. Gazeteciler müdürün koltuğunun tam arkasında­ki dev akvaryum camında, yaklaşık 18 metre uzunluğunda bir balina kö­pekbalığı görünce şaşkınlıktan ne yapacaklarını bilememişlerdi. De­nizlerin en iri ve en korkulan yaratı­ğının bir cam arkasında akvaryumun içine hapsedilmesi, bu sektördeki yeni eğilimin de en somut kanıtıydı. Bundan böyle, içinde küçük ve renkli tropikal balıkların cirit attığı küçük akvaryumlar tarihe karışıyor­du. İnsanlar her geçen gün daha farklı ve daha sansasyonel görüntü peşinde koşuyorlardı. Öyle ise, ak­varyumlar da dev boyutları ve kö­pekbalıkları, dev yengeçleri ile bu talebe karşılık vereceklerdi. Nitekim rakamlar da bu eğilimi destek­liyor. 90'lı yılların başlarında kapasi­tesi 500.000 litre suyu geçen akvar­yumların sayısı parmakla gösterile­cek kadar azdı. Oysa, artık bu alanda acımasız bir rekabet yaşanıyor.

Sentetik bir madde: metakrilat; camdan daha saydam ve daha sağlam
Günümüzde, kamunun ziyaretine açık özel akvaryum yöneticilerinin bir tek hedefi var: Ne yapıp etmek, 1 milyon litrekapasitenin üzerine çık­mak... Bu devasa hacme doğru hızlı ve delicesine gidişi mümkün kılan ise, cam sektöründeki "metakrilat" patlaması... Bu sentetik madde, cam­dan hem daha sağlam hem daha say­dam... Ama, küçük bir kusuru var: cama oranla çok daha pahalı... An­cak, akvaryum yöneticileri bu kadar hatanın olabileceğini söylüyorlar. Çünkü, bu madde sayesinde çok büyük boyutlarda düz ya da bombeli yüzeyler elde edebiliyorlar. Bu sen­tetik cam plakaları, birbirlerine for­mülü gizli totulan bir yapıştırıcıyla kaynatıyorlar. İki plaka arasındaki kaynama noktası hemen hemen hiç görünmüyor, dolayısıyla da izleyicilerin bakış açısını rahatsız etmiyor. Bu yeni sentetik cam sektöründe li­derlik, şu anda Amerikalı üreticiler­de... Amerikan Reynolds Polymer Technology şirketi bir süre önce, Hollanda'da inşa edilen Burgurs Ak­varyumu için 20 metre uzunluğunda ve 6 metre yüksekliğinde sentetik camlar üretti. İspanya'nın Valencia kentinde inşa edilen bir başka akvar­yumda ise, sentetik cam masrafının, toplam inşaat giderlerinin yaklaşık yüzde 40'ına ulaştığı ileri sürülüyor. Modern akvaryumlarda değişikli­ğe uğrayan sadece havuzların boyut­ları değil... İçindeki deniz yaratıkla­rının niteliğinde de önemli farklılaşmalar söz konusu... Bugün izleyici­nin sansasyon istediği herkes tarafın­dan kabul ediliyor. Üstelik, bu insanların görmek için verecekleri paraları var. Bu insanların, her ne kadar kö­pekbalıklarının bir akrabası da olsa, boyu 80 santimi geçmeyen bir küçük camgöz ile yetinmeyecekleri bir ger­çek... Öyle ise, onlara gerçek köpekbalıkları izletmek gerekiyor. Hiç olmazsa, bir gri köpekbalığını ya da ayrık dişleriyle korku uyandıran bir boğa köpekbalığını... Bunların boyu, belki balina köpekbalığı gibi 18-20 metreye ulaşmıyor, ama en azından 3 metreden küçük değiller...


http://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3dbddf6962-f33f-48af-9460-9ab26c9bc0f9.JPG%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dYWt2YXJ5dW0gMy5KUEc_3d%26inline%3d1%26rfc%3d0% 26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253aB75AB5B0F7854B8 F86A4C8CF02FC835C%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cd (http://groups.com/group/guzelgrubum)

Dev akvaryumlara Köpekbalığı yetmez...
Tabii, çoğu zaman köpekbalığı da gösteri için tek başına yeterli olmu­yor. Nitekim son yıllarda bu hayvan alışverişinde tam anlamıyla bir enf­lasyon yaşanıyor. İşte bu noktada ak­varyumlar "özgünleşme yoluna" gidiyorlar. Örneğin, Monaco Okyanus Müzesi mercan konusunda bugün bir numara... Sahip olduğu tropikal po­liplerle gurur duyuyor. Bir başka uz­man akvaryum ise, denizanalan koleksiyonuyla ünlü Naustica Akvaryu­mu... Buradaki denizanaları silindir biçimindeki havuzlarda sergileniyor­lar. Böylece havuzun kenarına çarpıp zarar görmeleri önleniyor. Naustica Akvaryumundaki denizanalarının balesi, en mükemmel gösterilerden biri kabul ediliyor.
Kuşkusuz, bu çeşitlilik özel bir bakım ve besleme sistemini de bera­berinde getiriyor. Artık, bütün dev akvaryumlar sergiledikleri hayvan­ların beslenmesi için kendi özgün üretim sistemlerini geliştirmiş durumdalar. Örneğin, her akvaryumun kendi balık üretme çiftlikleri var. Burada hem sergilenen balık ve deniz yaratıklarının dolaşımını garanti edecek bir üretimi gerçekleştiriyor­lar: hem de üretim fazlasıyla deniz kaplumbağaları gibi hayvanları bes­liyorlar. Ama asıl sorun, Florida'da ki Monterey Bay gibi akvaryumlar­da yaşanıyor. Çünkü, Avrupa'daki örneklerinin çok ilerisinde olan bu akvaryumda denizlerin derinliklerin­de yaşayan dev yengeçler ve dip ba­lıkları sergileniyor. Tabii, bu çok önemli teknik sorunlar doğuruyor. Bir kere bu hayvanların sergilendiği havuzlarda suyun sürekli 5 derecede tutulması gerekiyor. Bu havuzlara giren ışık, özel filtreler sayesinde kı­nlıyor ve böylece deniz dibi atmos­feri yaratılıyor. Yine bu yaratıkların yaşaması için gerekli olan düşük oksijen oranı, tamamen otomatik bir şekilde bilgisayar ile ayarlanıyor.

http://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d0390c53c-d64e-49ac-b7b3-ecc3b89bec32.JPG%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dYWt2YXJ5dW0gNC5KUEc_3d%26inline%3d1%26rfc%3d0% 26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253a2BA960D5E3AC413 E911E00B8C81DC720%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cd (http://groups.yahoo.com/group/guzelgrubum)

Şehbir
02-09-2009, 11:11 AM
Akvaryum sadece canlılarla mı ilgi çeker? ya dizayn
Dev köpekbalıkları, mercanlar, denizanaları, yosunlar, deniz dibi yara­tıkları... Bütün bunlar güzel; ama olayın bir de sunuluş biçimi var. Bu yaratıklara ve teknolojiye sahip ol­mak yeterli sayılmıyor. Estetik bir biçimde, farklı yöntemlerle sunuluşu da çok belirleyici... Günümüz akvar­yumlarında, seyircilerin önünden ge­çip gittiği, büyük vitrin akvaryumcu­luğu artık terk ediliyor. Onun yeri­ne, sualtının sessiz dünyasını büyük bir gerçeklilik içinde, ama daha kü­çük bir ölçekte yeniden yaratma ça­bası içindeler. Örneğin, Fransa'daki Saint-Malo Akvaryumu'nda izleyici­ler, suya batmış bir gemi enkazının içinde dolaşıyormuş duygusu yaşıyorlar. Geminin sağ tarafından çık­tıklarında, karşılarına köpekbalıkları­nın bulunduğu bir havuz çıkıyor. Nausica Akvaryumu, tam anlamıyla bir sualtı otelini anımsatıyor. Tropikal bir lagünün derinliklerine inşa edil­miş duygusu veren akvaryumun barları, hatta plajları bile bulunuyor. Bu yılın sonlarında tamamlanması bek­lenen Brest kentindeki "Oceanopolis Akvaryumu" ise, gerçek dalgaları ve buz kayalarıyla kutup denizlerinin doğal atmosferini yansıtacak. Tabii gerçek penguenleriyle birlikte...

http://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d42a2b8aa-75a1-47c1-be2d-5cecf4fd4ee4.JPG%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dYWt2YXJ5dW0gMi5KUEc_3d%26inline%3d1%26rfc%3d0% 26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253aAF0458F14E0C4BA EA397CBF0597AD3E6%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cd (http://groups.yahoo.com/group/guzelgrubum)
Dev akvaryumcular çevreci mi?
Bu modern akvaryumlar, kuşku­suz günümüzün egemen ideolojile­rinden de etkileniyorlar. Bunların ba­şında da çevre bilinci geliyor. Bu ak­varyumların hemen hemen tümünde "çevrenin korunması" gerektiği bir şekilde işleniyor. Bunun için dev pa­nolar asılıyor, multimedya gösterileri düzenleniyor, filmler oynatılıyor. Böylece, çevreci mesajlar, ziyaretin ana amacını saptırmadan, ince ve yu­muşak bir biçimde veriliyor. Bu interaktif iletişim, özellikle çocukları he­def alıyor. Hatta bazı akvaryumlar, bulundukları ülkenin eğitim bakan­lıklarıyla ortak programlar düzenli­yorlar. Örneğin, Rochelle Akvaryumu'nda deniz yaratıklarının nasıl ha­berleştikleri sağır ve dilsiz öğrencile­rin eğitiminde kullanılıyor.
Yetişkinler için ise, başka farklı mesajlarda işleniyor. Temizlik gibi... Nausica Akvaryumu'nu ziyaret eden insanlar arasında yapılan birankette, "neyi mükemmel buldunuz" sorusu­na verilen yanıtlar arasında "temizli­ği" yanıtı önemli bir oran tutmuş.

http://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d893837a1-2529-4af0-8c62-a8ee6c1df414.JPG%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dYWt2YXJ5dW0gNTUuSlBH%26inline%3d1%26rfc%3d0%26 empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253a5B9B9CBE994642618 E77C2B2CF0EE871%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cd (http://groups.yahoo.com/group/guzelgrubum)
Okyanuslar Pavyonu (Oceanarium)... (sağ da)
Portekiz'in başkenti Lizbon'daki Oceanarium, Japonya'nın Osaka kentindeki akvaryumdan sonra dünyanın ikinci büyük akvaryumu olarak kabul ediliyor. 9 milyon su kapasitesine sahip akvaryum, 5 bölümden oluşuyor. Ortadaki dev havuzunda tüm okyanusların ortak canlıları ve bitkileri bulunuyor. Kenarlardaki dört diğer havuzda ise Atlantik, Pasifik, Hind ve Antarktika okyanuslarının bitki ve canlı örnekleri yer alıyor. Akvaryumda bir bütün olarak 200 türe ait 15 000 canlı sergileniyor. Pavyonun içi, bütün bu okyanusların iklimine uygun bir atmosfere sahip... Hind Okyanusu bölümünden geçerken terliyor. Antarktika bölümünde ise üşüyorsunuz. Akvaryumun içinde mizansen, tipik mangrov ağacından, Avustralya'nın sert kayalıklarına kadar her türlü bitki ve canlı örtüsüyle gerçekleştirilmiş.

Şehbir
02-09-2009, 11:12 AM
Bu ne yaman çelişki; çevreci akvaryum ve esir balık
Tabii bu arada, şu sorunun yanıtı tam olarak çözülmüş değil: Çevre korunmasından, ender türlerin korunmasından söz eden bu akvaryumlar, nasıl oluyor da, bazı dev hayvanları kendi doğal atmosferlerinden çıkarıp, cam duvarlar arasında hapsedebili­yorlar? Modern akvaryum yönetici­leri bu çıkmazın, bu pedagojik so­rumluluklarının tamamen bilincinde­ler... Ve kendilerini şöyle savunuyor­lar: Onlara göre bu yaratıklar kesin­likle esir değiller. Tam tersine, onlar akvaryumda kendi türlerinin birer temsilcisi konumundalar..." Biz he­yecan verici unsurları, sansasyonel görüntüleri ön plana getirerek kamu­oyunun dikkatim bu hayvanların üze­rine ve onların yaşadıkları çevre so­runlarına çekiyoruz..." Hatta, bazı akvaryum yöneticileri daha ileri gidip, kar amaçlı çalışan akvaryumlar­la, eğitim hedefleri olan akvaryumla­rın birbirinden ayrılması gerektiğini söylüyorlar. Ama, bu konuda akvar­yum yöneticilerinin ne kadar tutarlı oldukları tartışmaya açık bir konu... Örneğin, Rochelle Akvaryumu böyle kar amaçlı çalışmayan ve pedagojik eğitimi ön plana çıkaran bir kuruluş. Ancak, bu akvaryumda son yıllarda seyircilerin gözü önünde köpekbalıklarınıdalma sistemiyle besliyorlar. Yani dalgıçlar dalıyor ve onları izle­yen köpekbalıkları da dalıp ellerin­den yiyeceklerini alıyorlar. Şimdi he­yecana yönelik bu gösterinin pedago­jik eğitimle uzaktan yakından ilgisi yok... Üstelik bazı bilim adamları, bu besleme tekniğine şiddetle karşı çıkıyorlar. Çünkü, doğal ortamında avını bulmak için dalma gibi bir işlem yapmayan köpekbalıklarında, bu beslemenin yanlış alışkanlıklar kazandırdığını söylüyorlar. Dahası, on­ların böyle beslendiklerini gören di­ğer iri deniz hayvanları da aynı yolu denemeye başlamışlar... Köpekbalık­larının dalarak avlanma alışkanlığı edinmeleri başka trajik sonuçlar da doğuruyor. Polinezya adalarının açıklarındaki "Shark Feeding"ler dünyanın en önemli sualtı parklarından... Yıllardır dalgıçlar, buralara kö­pekbalıkları tarafından rahatsız edil­meden dalıyorlardı. Son yıllarda buradaki mercanlarda dolaşan dalgıçları rahatsız eden köpekbalıklarının sayı­sında, önemli artışlar olmuş. Bunun nedeni, dalarak avlanma alışkanlığı edinen köpekbalıkları...

Herkes kurallara uyuyor mu? Yoksa "Tamam... hallederiz abi..."http://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3dbd1c4c13-da96-42c2-925f-d9b3f9487a5a.JPG%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dYWt2YXJ5dW0gNi5KUEc_3d%26inline%3d1%26rfc%3d0% 26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253a410424BBF7594F2 0A073ED4BE4209828%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cd (http://groups.google.com/group/merakediyorum)
Günümüzde, bu tür modern ak­varyumlar çok sıkı hukuksal dene­timlerden geçiyor. Öyle ki, para ile ziyarete açık bir akvaryumu çalıştır­mak için, her havuzda evcil olmayan hayvanların bakımından sorumlu bir uzman bulundurmak gerekiyor. Ama, ne yazık ki bu kurallara pek fazla uyulduğu söylenemez. Örne­ğin, Tourain Akvaryumu bir süre önce bu önkoşulları yerine getirme­den faaliyete başladı ve hemen diğer akvaryum yöneticileri tarafından, kuralları uygulaması için, Uluslara­rası Akvaryum Yöneticileri Birliği­ne şikayet edildi. Şirket, kendisine gelen tüm eleştirilere rağmen faali­yetini sürdürüyor; hatta son günler­de borsaya da girmiş durumda...

Beyaz köpekbalığı havuza 15 dakika dayanabildi
Ahlaki açıdan en fazla eleştiri alanlar, akvaryumculuğa en fazla para yatıran ve saygınlık peşinde koşan kuruluşlar. San Francisco Akvaryumu'nun genel imajı bu doğ­rultuda. Ancak, bir süre önce bu ak­varyumun yöneticileri özel olarak hazırladıkları bir havuzda," okya­nusların ölüm dişleri" diye tanımla­nan bir beyaz köpekbalığını sergile­meye çalıştılar. Hayvan, havuza in­dirildikten 15 dakika sonra tüm ça­balara karşın öldü. Aynı ahlaki ağır­lığı, Osaka Akvaryumu da taşıyor. Her ne kadar buradaki balina köpek­balığı varlığını sürdürüyorsa da, onunla birlikte havuza indirilen ikin­ci balina köpekbalığı 3 yıl gibi kısa bir süre içinde hayatını yitirdi. Oysa bu hayvanlar doğal koşullarında ra­hatlıkla 25 yıl yaşayabiliyorlar.

Akvaryumların maliyeti
Beyaz köpekbalığı, balina köpek­balığı... Eğer ekonomik bir getirişi yoksa bu dev hayvanlar akvaryumda neden sergileniyorlar? Üstelik, bun­ları sergileyecek mekanların maliyeti olağanüstü rakamlara ulaşıyor. Osa­ka Akvaryumu için 700 milyon Frank, Oceanopolis için 230 milyon Frank ve Nautica için 205 milyon Franklık yatırımlardan söz ediliyor. İşte bu nedenle tıpkı, dev hayvanat bahçeleri gibi büyük akvaryumlar da çeşitli çevrelerden yoğun eleştiri alı­yor. Ancak, bu mekanların büyük bir pedagojik işlevi olduğu da reddedile­mez. Kısacası mantık ve hayvan hak­larına saygı çerçevesinde kaldıkları sürece bir sorun yok.

Dizayn ve ekoloji bir arada gider mi?
Yarının akvaryumları neye ben­zeyecek? Bu konuda iki düşün­ce çatışıyor. Bunlardan birincisinin en tipik temsilcisi Tokyo Sea Life Akvaryumu... Bu düşünce, yeni ak­varyum mimarisinde olağanüstülü­ğe ve görselliğe önem veriyor. Bu akvaryumda balıklar, silindir biçi­mindeki havuzlarda sergileniyor­lar. Seyircilerin böyle yuvarlak çiz­gileri olan havuzları görsel açıdan tercih ettiklerini ileri sürüyorlar. Ancak, bu yaklaşımın yarattığı önemli sorunlar var... Birincisi, kapatıldığı zaman bulunduğu atmos­fere uyum gösteremeyen ve yüzü­cü nitelikleri ön planda olan ton gi­bi balıklar, bu tür havuzlara alışa­mıyorlar. Nitekim, kapı arkasından sızan dedikodulara göre, Tokyo Sea Life Akvaryumu'nda her gün yaklaşık 20 ton ölüyor ve şirkete bağlı iki balıkçı gemisi bu kaybı karşılamak için sürekli ton avlıyor. İkinci görüşü savunanlar ise, ak­varyumların gelecekte, doğal or­tamda kurulmasını öneriyorlar. Bu­nun en tipik örneği ise Avustralya'daki Townsville kentinde bulunan Reefs Head Ouarter... Bu bir açık hava akvaryumu... Toplam su ka­pasitesi 2,5 milyon litre... Ancak su, tamamen doğal bir biçimde te­mizleniyor. Yani, herhangi bir pompalama sistemiyle sular de­ğiştirilmiyor. Sadece akvaryumun altına yerleştirilen bir yosun taba­kası, suyun içindeki oksijeni ayarlı­yor ve fosfat ile nitratları yeniden dönüştürüyor. Balıklar, burada in­san elinin müdahalesi olmadan, tamamen kendi olanaklarıyla bes­leniyorlar. Kısacası akvaryumların geleceği ya süper lüks ya da tama­men doğal olacak...

Balıklar nasıl yakalanıyor? Maliyeti?
Akvaryumların gereksinme duyduğu mercan setlerinde yaşayan balıkları avlamak için ilginç bir yöntem uygulanıyor. Yeniay dönemlerinde, açılmamış balık larvalarının dalgalar tarafından koloniler halinde taşındığı ve bunların getirilip dev mercanların üzerine bırakıldığı biliniyor. İşte bu nedenle, yeniay günlerinde mercan setleri olağanüstü bereketli bir beslenme mekanına dönüşüyor. Avcılar da gelip buralarda, akvaryumların istediği balıkları gençken rahatça avlayabiliyorlar. Üstelik bu yöntemle, balıkların lagüne girmeden daha kolay biçimde yakalanmaları mümkün oluyor. Bu avlanma biçiminin denizlerdeki ekosistemi tehlikeye düşürmediği belirtiliyor. Çünkü, avlanma olmasa bile dalgaların getirdiği açılmamış larvaların yüzde 90'ının başka avcı balıklar tarafından yenileceğine dikkat çekiliyor.
Köpekbalığı avı ise, oldukça deneyim gerektiriyor. Bu işi yapan profesyonel balıkçıların sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Bunlardan bir tanesi de Amerikalı avcı David Casey... Köpekbalıklarıyla ünlü sahillerden 15 dakika uzaklıktaki bir mesafe açılıyor ve daha sonra suya bir kilometre uzunluğunda, üzerinde 30 kadar iğne bulunan bir ağ bırakıyor. Ağın iğnelerine itinayla uskumru balıkları yerleştiriyor. Ardından, her iki saatte bir ağı çekiyor ve yakalanan köpekbalıklarını teknenin içine çekiyor. Ancak, David Casey bu işi ekmek parası kazanmak için yapıyor. Sadece kendisine sipariş edilen köpekbalıklarını avlıyor, ağa yakalanan diğer köpekbalıklarını hemen suya geri gönderiyor. Köpekbalıkları yakalandıktan sonra hemen bir canlı balık havuzuna konuyor, sonra 3-4 hafta kalacakları havuzlara naklediliyorlar. Köpekbalığı alıcısı olan akvaryum yöneticisi, satış işleminden önce, hayvana tüm kan tahlillerini yaptırıp, sağlıklı olup olmadığını kontrol ettiriyor. 2 metre uzunluğundaki bir köpekbalığının fiyatı 100.000 frank civarında. Ancak Amerikan sahillerinde tutulmuş bir köpekbalığını Avrupa'daki bir akvaryuma taşıtmak istiyorsanız, 70.000 Frank taşıma parası ödemek zorundasınız. Yani hayvanın nakliyesi de kendisi kadar pahalı...


Kaynak: Focus Temmuz 2000.

Şehbir
02-09-2009, 11:19 AM
Osmanlı tarihinin romancısı

Reşad Ekrem Koçu


http://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3daf47914d-a4b6-4561-8054-81281b205870.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dUmXFn2F0IDAxLmpwZw_3d_3d%26inline%3d1%26rfc%3d 0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253aBBA98FD357434 66DB4B8B0F9AEE87126%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cd (http://groups.google.com/group/merakediyorum)
Ara Güler'in objektifinden Reşat Ekrem Koçu

Popüler tarihin unutulmaz isimlerinden Reşad Ekrem Koçu, kitaplarıyla yeniden gündemde. Reşad Ekrem, 50'li ve 60'lı yıllarda Osmanlı tarihini geniş halk kesimlerine açmış ve sevdirmişti.

• Popüler TARİHI Temmuz / Ağustos 2001 / ESER TUTEL


Ara Güler'in objektifinden Reşat Ekrem Koçu

Kolay okunan, merak uyandıran, ilgi çekici yazılar

Reşad Ekrem Koçu'yu 50'li yılların başların*da tanıdım. O sıralar 50 yaşlarında olması gerekirdi. Çalıştığım Türkiye Yayınevi'ne haftada bir uğrar, 'Hafta' dergisi için kaleme aldığı yazıları bırakırdı.

Beş dakika kadar oturur, o sırada odada kim varsa, dergiyi çıkartanlardan Cemil Cahit Cem ya da Sezai Solelli'yle, şundan bundan söz ettikten sonra kalkar giderdi. Orta boylu, gözlüklü, da*ğınık saçlı, keskin bakışlı bir adamdı. Konuşmalarından, çok bilgili ve çok zeki olduğunu anlamak zor değildi.

Getirip bıraktığı yazılar, der*ginin orta yüzündeki renkli say*fada yayımlanırdı. Hemen hepsi de Osmanlı tarihinden, kolay okunan, merak uyandıran, ilgi çekici sayfalardı. Ressam Nezih İzmirlioğlu'nun resimlediği bu konuların, derginin en çok oku*nan yazılarından olduğunu bilir*dim.


İstanbul'un fethinin 500'üncü yıldönümü için Reşat Ekrem Koçu'nun 1953'te hazırladığı

'Türk İstanbul' adlı çalışmada Yeniçeri Murad' ve 'Ulubatlı Hasan' sayfaları.



'Hafta' dergisindeki yazıları

Hatırladığım kadarıyla bu yazılar, 'Topkapı Sarayı'nda Bir Gezinti' ana başlığı altında yer almaktaydı. Her yazının başlığı da 'oku beni' diyecek derecede güzel seçilmişti. Nasıl mı?



"Oku beni" dedirten güzel başlıklar

Örneğin, 'Alay Köşkü önünde Ayak Divanı', 'Genç Osman Vak'ası', 'Alemdar'ın Saray baskını', 'Cellat Çeş*mesi ve cellatlar', 'Baklava Alayı', 'Zülüflü Ağaların 24 saati', 'Bir padişahın sünnet düğünü' gibi...



Büyük bir sadelikle Türk tarihçilerini tanıtıyor

Bu yazılar bir cilt boyunca, 26 sayı sür*dü. 1954'te yeni bir cilde başlanınca ya*zıların başlığı da, içeriği de değiş*ti. Hoca, bu sefer de her sayıda üslubunu bozmadan, dilini kolay anlaşılacak şekilde sadeleştirerek büyük bir Türk tarihçisini tanıta*caktı. Peki, kimlerdi bu ünlü Türk tarihçileri?

Vakanüvis Ahmet Vasıf Efendi, Ahmet Lütfi Efendi, Mustafa Naima Efendi, Pecevili İbrahim Efendi, Silahtar Fındık*lık Mehmed Ağa, Evliya Çelebi, Katip Çelebi filan...

Yazıların başlıkları da hatır*layabildiğim kadarıyla şöyleydi: 'Emme-basma tulumbanın icadı, esir pazarının kaldırılması, ba*kırdan altın yapan kız, adsız kahramanlar, gemici Kara Mehmed'.



Aile dergisi, zor ağır konular, sevilerek okunan yazılar, değişen dergicilik

Demek istediğim, o zamanlar 'Hafta' gibi aile dergilerinde bu düzeyde konular işlenir ve bu ya*zılar yoğun bir ilgiyle izlenirdi. Bugün ise böyle bir dergicilik an*layışını çoktan yeller üfürdü, sel*ler götürdü. Hem de bir daha ge*ri gelmemecesine...

Reşad Ekrem'in özgün bir çalışması:

'Tarihimizden garip ve meraklı şeyler'





Resim de yapardı, şiir de yazardı

Reşad Ekrem Bey çok bilgili, üstelik de çok güzel yazı yazabi*len bir kimseydi. Onun yazılarını okuyup da, 'Bu adam şair! Şiir gibi yazıyor!' dememek elde de*ğildi. Çok sonradan öğrendim ki, Reşad Ekrem Bey gerçekten şairmiş meğer...

Hem de herkes gibi ilk genç*liğinde filan değil, belli bir yaşa gelip de olgunluğa eriştiği döne*minde... 1965'te yazıp yayımla*dığı 'Acı Su' adlı şiir kitabından başka bir de gerçek öyküleri ya*zıp topladığı 'Çocuklar' adlı bir kitabı daha varmış.

Bitmedi! Yazdığı yazıların bazılarını oturur, bizzat kendi re*simlerdi. Semavi Eyice'nin de be*lirttiği gibi, resimleri naif tarz*daydı ve hiç de acemi işi değildi.



İstanbul için: Tek başına ansiklopedi - İstanbul Ansiklopedisi

Gençlik yıllarında Ahmet Rasim'den İstanbul'un bütün özelliklerini öğrenip tanıyan Reşat Ekrem, koca İstanbul'u, her şeyiyle bir büyük ansiklopedide toplamaya karar verdi. Bu ansiklopedinin adı kısaca, İstanbul Ansiklopedisi olacaktı. 1944'te, Cemal Çaltı adındaki bir kereste tüccarının mali desteğiyle, Ankara Caddesi'nde, Naili Mescit'in biraz aşağısındaki bir hanın alt katında çalışmaya başladı. Maddelerin büyük bir çoğunluğunu kendisi kaleme alıyor, gerekiyorsa resimlerini de yapıyor ya da ressama bizzat kendi tarif ediyordu. Çoğu zaman matbaa işlerini de kendi takip etmek zorunda kalıyordu. Semavi Eyice, yıllar sonra 1994'te Tarih Vakfı'nın yayımladığı İstanbul Ansiklopedisi'ne yazdığı Reşat Ekrem Koçu maddesinde,

"Burada, bilhassa akşamüstleri, İstanbul'un tarih, edebiyat ve eski eserleri ile ilgili aydınları toplanıyor, birkaç saat süren sohbetlerden sonra, hep beraber o yıllarda henüz yıkılmamış Balıkpazarı'na (Eminönü) gidiliyor ve konuşmalar içkili akşam yemeğinde de sürüyordu" diye yazar.



Ansiklopedinin 11.cildi 'G' harfinin ortalarına kadar gelebildi

Bu ansiklopedi 1951'de ancak 34'üncü fasiküle kadar gelebildi. Sonra mali imkansızlıklar nedeniyle yayınına ara verildi. Hoca boş durmuyor, gazetelere, dergilere tarihle ilgili yazılar yazıyor, kitaplar hazırlıyordu. 1958'de Mehmet Ali Akbay adlı bir tüccarın yardımıyla, Hoca yeniden ansiklopedisine döndü ve Sirkeci'deki bir handa İstanbul Ansiklopedisi'ni bıraktığı yerden tekrar yayımlamaya koyuldu. Ne var ki 10'uncu cildin yayımlanmasından az sonra fasiküller aksamaya başladı. 11'inci ciltten birkaç fasikül çıktıktan sonra yayın büsbütün durdu. Reşat Ekrem Koçu öldüğünde, ansiklopedi henüz 'G' harfinin ortalarına gelmişti.

Şehbir
02-09-2009, 11:21 AM
Reşad Ekrem'in yapıtları

Aşağıda sıralanan yapıtlarının dışında Reşad Ekrem Koçu, Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'nin ilk beş cildini kısaltıp sadeleştirdi, elyazması Aşçı Dede'nin Hatıraları'nı, Seyyid Vehbi'nin Surnamesi'ni, Haşmet'in Viladetname'sini kısaltıp sadeleştirerek yayımladı. İstanbul'un fethinin 500'üncü yılında (1953), Cumhuriyet gazetesi için 'Türk İstanbul' adlı kapsamlı ilaveyi ve yine aynı gazete için, '600 Yılın Tarih Panoraması' adlı çalışmasını hazırladı. Bugün ise çok sayıdaki makale ve yazıları günışığına çıkarılmayı bekliyorlar.



• Kızlarağasının Piçi (1933)

• Hatice Sultan ve Ressam Melling (1934)

• Osmanlı Muahedeleri ve Kapitülasyonlar (1934)

• Çocuklar (Şiir ve hikayeler, 1938)

• Esircibaşı

• Kösem Sultan

• Eski İstanbul'da Meyhaneler ve Meyhane Köçekleri (İnceleme, 1947)

• Türk İstanbul (Cumhuriyet gazetesinin ilavesi)

• Osmanlı Padişahları (İnceleme, 1960)

• Topkapı Sarayı (1960)

• Erkek Kızlar (Tarihi hikayeler, 1962)

• Forsa Halil (Tarihi uzun hikaye, 1962)

• Dağ Padişahları (İnceleme, 1962)

• Haşmetli Yosmalar (Hikayeler, 1962)

• Yeniçeriler (İnceleme, 1964).

• Osmanlı Tarihi Panoraması (1964)

• Fatih Sultan Mehmed (1965)

• Patrana Halil (Roman, 1968)

• Kabakçı Mustafa (Roman, 1968)

• Türk Giyim, Kuşam ve Süslenme Sözlüğü (1969)



Böylesine çok yönlü bir kim*senin, sıradan bir insan olmadığı besbelli

Kendisi aynı zamanda tarihçiydi, öğretmendi, tek başı*na ansiklopedi yazıp yayımlaya*cak kadar da güç ve sabır sahi*biydi. Rind meşrep yaradılışta olup titiz ve velut bir yazardı. Üs*telik de inançları doğrultusunda, büyük bir cesaret sahibiydi!



Kısaca Hayatı

1905'te İstanbul'da doğmuş*tu. Babası Ekrem Reşit Bey'di. Annesi de şimdi Bulgaristan'da bulunan eski Zağra'dan Hacı Fatma Hanım... Babası önceleri bir ara Tarik, Malumat, Ceride-i Havadis, sonra Konya'da Baba*lık gazetelerinde çalışmıştı. Son işi ise Cumhuriyet gazetesinde memleket haberleri servisi şefliği idi.



Neden üniversitede kalmadı?

Reşad Ekrem'in çocukluğu İstanbul'da, Yukarı Göztepe'de*ki Kayışdağı Caddesi üstündeki ahşap köşkte geçmişti. 1921'de Bursa Lisesi'ni bitirmiş, 1931'de İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü'nden mezun olmuştu. Sonra Osmanlı tarihi kürsüsünde, ünlü tarihçi Ahmet Refik Altınay'ın yanında asistan oldu. Ne var ki, 1933'te Üniversite'de yapılan reform sı*rasında, pek çokları gibi hocası kadro dışı bırakılınca, o da aka*demik yaşamına son vererek üni*versiteden ayrıldı.



Öğretmenlik dönemi

Yukarı Göztepe'deki köşkle*ri, Fahrettin Kerim Gökay'ın köşkünün hemen yanı başınday*dı. Ama ablasının ölümü üzerine köşk satılınca Reşat Ekrem Bey yine o yakındaki başka bir köşke taşındı.

Bundan sonraki yıllarını İs*tanbul'daki okullarda tarih öğ*retmenliği ve yazarlık yaparak geçiren Reşad Ekrem Bey, Kuleli Askeri Lisesi, Vefa ve Pertevniyal liselerindeki öğretmenliğinin ya*nı sıra değişik dergi ve gazeteler*de tarihle ilgili pek çok yazı yayımladı, kitaplar yazdı.


İstanbul'un fethinin 500'üncü yıldönümü için
Reşat Ekrem Koçu'nun 1953'te hazırladığı 'Türk İstanbul' adlı çalışma


Pekala bilimsel eserler verebi*lecek düzeyde tarih bilgisine sa*hipken, o hep herkesin kolayca okuyup anlayabileceği popüler yazılar yazmayı tercih etti.

Başta Semavi Eyice ve daha pek çokla*rına göre onun yazdıkları, hem tarihi bilgi hem de üslup ve tek*nik bakımından, o sıralarda tarih yazıları yazmakta olan Turhan Tan ve İskender Fahrettin Sertelli'nin yazdıklarından çok üstün*dü.



Emeklilik yılları, ölümü, kaybolan kitaplık ve arşivi

Emekli olduktan sonraki yıl*larda Reşad Ekrem Bey evine ka*pandı, dosyaları, tuttuğu notları ve kitaplarıyla baş başa kalarak durmadan çalıştı. Hiç evlenmedi*ği için hayatını bir düzene koyamamış, hatıralarıyla iç içe kalmıştı. Bir ara bü*tün kitaplarını, not*larını, kısacası her şeyini yakarak orta*dan kaldırmak dü*şüncesine kapıldı.

1975 yılının 9 Temmuz günü öl*düğünde, 70 yaşın*daydı. Göztepe tren istasyonunun yakı*nındaki Tütüncü Mehmet Efendi Camii'nden kal*dırılan cenazesi, Sahrayıcedit Mezarlığı'na defnedildi. Evlat edinip nüfusuna geçirdiği manevi oğlu Mehmet Koçu, bütün kü*tüphanesini gazeteci Niyazi Ah*met Banoğlu'nun aracılığıyla Tercüman gazetesine sattı. Ne yazık ki, gazetenin kitaplık ve ar*şivi dağıldığı için bugün, bu de*ğerli belgelerin akıbeti bilinmi*yor.



GÖSTERİCİLERİN YAKASINA SARILDIĞI GÜN!
Onu son olarak, ölümüne ya*kın, bir öğle üzeri Divanyolu'nda, cadde üstündeki Çınar Lokantası'nda gördüm. Camın kenarındaki bir masada rakısını koymuş, hem yemek yiyor, hem de içkisini içiyordu. O günler, sağ ve sol güçlerin sık sık cadde*lerde gövde gösterileri yaptıkları çalkantılı günlerdi.
Sağcı gençler miydi, solcu gençler miydi, şimdi pek hatırlayamacağım gelişigüzel bir kalabalığın, bir ara caddeden Sulta*nahmet'e doğru, düzensiz bir şe*kilde yürümekte olduklarını gör*dük. Yumruklarını havaya sıka*rak sloganlar atıyorlardı.



http://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d6dc57ee7-8771-4f78-8815-e6697254659f.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dUmXFn2F0IDAyIC4uLmpwZw_3d_3d%26inline%3d1%26rf c%3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253aDCB8430B5 B1E43CAA1DF846142E00352%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cd (http://groups.google.com/group/merakediyorum)


http://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d9207430b-9c3e-45ec-aca8-bb6c94833080.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dUmXFn2F0IDA0IC4uLmpwZw_3d_3d%26inline%3d1%26rf c%3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253aB6A259046 EE64EA5936A4D40BF785D73%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cd (http://groups.google.com/group/merakediyorum)
.

http://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d7165f9a5-9224-4c22-a100-4b55fed396ce.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dUmXFn2F0IDAyIC4uLmpwZw_3d_3d%26inline%3d1%26rf c%3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253a3124DAC34 D9F4EF7A70983AFB2127564%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cd (http://groups.google.com/group/merakediyorum)
http://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d126c7a4e-90c1-4654-a6f3-f08bf44a0b99.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dUmXFn2F0IDAyIC4uLmpwZw_3d_3d%26inline%3d1%26rf c%3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253a24777DE18 2FE495E9E9ECC93A166912A%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cd (http://groups.google.com/group/merakediyorum)


http://by117w.bay117.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://207.46.8.121/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3ded667ce2-9ba2-484c-92f5-81768fa1df33.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dUmXFn2F0IDAzIC4uLmpwZw_3d_3d%26inline%3d1%26rf c%3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253a931958B1B D754FC5BA2D2DAAD620BBA4%2540hazalPC&oneredir=1&ip=10.1.106.215&d=d582&mf=0&a=01_8670e5425879f13787d7b9d066ea021f42dae202a9913 24e155170fd938798cd (http://groups.google.com/group/merakediyorum)
.

Şehbir
02-10-2009, 05:20 AM
*EMERİK "a

*Atatürk'ün "EMERİK" kelimesine gözü ilişmişti.*

Atatürk, elimide bulunan bazı tarihi verilerden hareket ederek ( PiriReis
Haritaları gibi ) Türklerin K.Kolomb'dan önce Amerika'yı keşfetmiş
olabilecekleri tezi üzerinde durmuştur.
Özellikle 1930'lardaki tarih ve dil çalışmaları sırasında bu yöndeki
bazı ipuçlarıyla ilgilendiği anlaşılmaktadır.

Örneğin,yine bir gece tarih ve dil üzerine çalışırken *Amerika ve
Türkler *konusundabir ip ucuna rastlamıştır. Sonrasını o sırada Atatürk'ün yanındabulunanyaveri Cevat Abbas Gürer'den dinleyelim.
"Böyle bir gecenin yarısından sonra idi. Meşhur Rus alimi
*Pekarsky*'in *Yakut
Lügatı*nı tetkik eden Atatürk'ün *"EMERİK"* kelimesine gözü ilişmişti.
Durdu ve kendi kendine gülmeye başladı.
Derin bir haz ve neşe içinde gözlüğünü çıkardı. "Birer sigara ve kahve
içelim" emrini verdi. Meğer bulduğu *"emerik"* kelimesi *Türk Yakut*
dilinde"*denizle ayrılmış arazi parçasını*" ifade eden manaya geliyormuş. Haz ve neşe yaratan mütaalasını da acizden esirgemedi.

Emerik kelimesinin Amerika'nın kaşiflerinin tarihiyle,YakutTürklerinin
kıdemleri tarihini mukayese ederek,"*Amerika'nın adını büyük ecdad
koymuştur*"dedi.
"Evet;Kristof Kolomb'dan sonra Amerika'ya muhtelif zamanlarda dört
defa seyehat eden Floransalı gemici "*Ameriko Vespuçi*" adına izafe edilen Amerika kıtasına,Avrupa Kaşiflerinden çok evvel Asya'dan geçenlerin yeni tetkiklerle kıdemlerini (*kökenlerini*) biliyoruz." buyurdurlar.
Yani Atatürk, *"Amerika"* adının, Ameriko Vespuçi'den değil, Yakut
dilinde halen kullanılan Türkçe "Emerik" (*Amerik*) sözcüğünden geldiğini
tespit etmiştir. Onun bu tespiti,III. Türl Dil Kurultayı üçüncü gün birinci
toplantısında sunulan Genel Sekreterlik Raporunda şöyle ifade edilmiştir:
*"Bu kıtaya Amerika isminin Ameriko Vespuçi'nın adına göre verildiği
iddiasıyna karşı, daha bundan önce Nikaragua yerlilerinin Amerika
adını kullandıklarını yine Avrupalı coğrafya ve tarih uzmanlarının
kitaplarında buldukları, Yakut Lügatı'ndaEmerik kelimesine de hala yaşayan bir söz olarak rast geldikten sonra..."*
Atatürk, yaptığı araştırmalar sonunda Amerika'yı Kolomb'dan önce
Türklerin keşfettiğini, *hatta Amerika'nın ilk yerli halkları arasında Türklerin olduğunu düşünüyor*, bu düşüncesini her fırsatta dile getirmekten de çekinmiyordu. Örneğin, bir keresinde bu düşüncesini Amerikalı bir gazeteciyle paylaşmıştı.
Atatürk bir gece Ankara Palas'ta Kızılay'ın düzenlediği bir baloya
katılmıştı. Bir süre sonra balo salonunda elinde viski bardağıyla
dolaşan uzun boylu bir adam dikkatini çekmişti.
Adamın duruşundan bir yabancı olduğu anlaşılıyordu
Atatürk yavaş yavaş yaklaşan adama yaklaşmış ve önce yanında bulunan Tevfik Rüştü Aras'a: *"Bu mösyö kimdir?" *diye sormuştu.
Tevfik Rüştü: "Paşam amerikan Gazetecisidir" diye yanıt verince
Atatürk,o gazeteciyle tanışmak istemişti.
Tanışmanın ardından Atatürk'le Amerikalı gazeteci arasında şu konuşma
geçmişti: Atatürk Amerikalıya:*"Hangi Irktansınız?"*diye sormuş.
"Amerikalıyım" yanıtını alınca.
*"Hayır,siz Amerikalı Değil Türksünüz!"*diye karşılık vermişti.
Amerikalı önce şaşırmış, bir yanlış anlaşılma olduğunu düşünerek yine
"Ben Amerikalıyım" diye diretince Atatürk:
*"Cristof Colomb'tan elli yıl önce Türkler Amerika'yı keşfetmişler!"*
diye söze başlayarak, müzelerimizde *ceylan derisinden yapılmış Amerika
haritalarının bulunduğunu*,Amerika'ya giderken rastlanan *Kayık
Adaları'nın Türkçe Olduğunu*,Türkçede *kayığa sandal *da dendiğini, Kanarya Adalarının adının *"KANARİ"* olarak yazıldığını,Kanari'nin bizim Türkçede KANARYA olduğunu ve Amerikan yerli halklarının *Bering yoluyla Orta Asya'dan Amerika'ya gittiklerini *anlattıktan sonra Amerikalıya:
*"Siz Amerikalılar Orta Asya'dan hicret ettiniz.Olsanız olsanız Türk
olabilirsiniz."*diyerek sözlerini bitirmişti.
Amerikalı gazeteci şaşkındı.
Atatürkün tarihe olan ilgisini gördükten ve Amerikan tarihi hakkındaki
ilginç sözlerini duyduktan sonra bir kaç günlüğüne geldiği Türkiye'de
daha uzun süre kalmış;günlerce müzelerde incelemeler yapmış,kitaplar
okumuş,notlar almış ve Amerika'ya gidince de:
*"Biz Amerikalılar Türk'ten başka bir şey değiliz..."* diye yazılar
yazmıştı.Türk Gazeteleri de Amerikalının Yazılarını Türkçeye çevirerek
yayımlanmışlardı.
Kaynakça:Atatürk ve Kayıp Kıta MU2 Köken Sinan Meydan S-60

Şehbir
02-13-2009, 04:31 AM
Cahillikler Kitabı (John Lloyd–John Mitchinson)

http://img398.imageshack.us/img398/8489/9786055813000qg8.jpg (http://imageshack.us)


Bildiğinizi düşündüğünüz her şey yanlış…

Bu kitap, yaygın kanılarla ilgili yanlış bilgilerimizin ve yanlış anlamalarımızın kapsamlı bir listesini sunuyor.

Cahillikler Kitabı, filozofların, bilimcilerin ve sokaktaki insanların tarihin büyük bölümünde cevabını aradıkları bir soruya ışık tutuyor: Hakikat nedir, zırva nedir?

Thomas Edison herhangi bir şey hakkında yüzde birin milyonda birinden daha az şey bildiğimizi söylüyordu; Mark Twain sadece matematikte uzmanlaşmak için sekiz milyon yıl gerektiğini düşünüyordu. Cahillikler Kitabı da, bilinecek ne varsa bildiklerini düşünenlere, “her şey bu metinde açıklanmıştır, bilmeniz gereken başka hiçbir şey yok” diyenlere meydan okuyor.


TELEFONU KİM İCAT ETTİ?
Antonio Meucci. Floransalı mucit Meucci ABD’de 1860’ta, teletrofono adını verdiği bir elektrikli aygıtın çalışma modelini gözler önüne serdi. Meucci, Alexander Graham Bell’in telefon patentinden beş yıl önce, 1871’de bir tür geçici patent başvurusunda bulundu. Bell’in patenti 1876’da tescillendiğinde Meucci dava açtı. Olağanüstü bir tesadüf eseri Meucci’nin modelleri kayboldu. Fakat 2002 yılında ABD Temsilciler Meclisi, “Meucci’nin telefonu icat ettiğinin kabul edilmesi” kararını verdi.

MADDENİN KAÇ HALİ VARDIR?
Her gün genişlemekte olan bir liste olmasına rağmen şu anda 15 tanedir. İşte listenin son hali: Katı, amorf katı, sıvı, gaz, plazma, süper akışkan, süper katı, dejenere katı, nötronyum, güçlü simetrik madde, zayıf simetrik madde, kuarkgluon plazma, fermiyonik yoğunlaştırma, Bose-Einstein yoğunlaştırması, acayip madde.

DÜNYA MI AY’IN ETRAFINDA DÖNER, AY MI DÜNYA’NIN ETRAFINDA?
İkisi de birbirinin etrafında döner. Bu iki kütle, Dünya’nın yüzeyinin yaklaşık 1600 km altındaki ortak bir ağırlık merkezinin yörüngesinde döner. Böylece Dünya üç farklı dönüş gerçekleştirir: Kendi ekseni etrafındaki, Güneş’in etrafındaki ve bu ağırlık merkezinin etrafındaki dönüşü.

KIRKAYAĞIN KAÇ AYAĞI VARDIR?
Kırk değil yüz de değil. Bazılarının daha fazla, bazılarının daha az ayağı vardır. Yüze en yakın ayak sayısına sahip olanı 1999’da keşfedilmiştir. Kırkayak kelimesi, Latince “yüz ayak” anlamına gelen centipeda kelimesinden gelmektedir. Kırkayaklar yüz yılı aşkın bir süredir kapsamlı bir biçimde incelenmelerine karşın tam olarak yüz ayağa sahip bir örneğine rastlanmamıştır.

DÜNYANIN EN BÜYÜK ŞEHRİ HANGİSİDİR?
Honolulu. Honolulu’nun 5509 km2’yle en büyük yüzölçümüne sahip şehir olduğu anlamına gelir; ama bu şehrin nüfusu yalnızca 876.156’dır. şehrin yüzde 72’si deniz suyuyla kaplıdır.

YERYÜZÜNDE İNSAN ELİYLE YAPILMIŞ EN BÜYÜK YAPI NEDİR?
Yanlış cevaplar arasında Büyük Piramit, Çin Seddi ve Kuveyt’teki Mübarek el-Kebir Kulesi sayılabilir. Doğru cevap 1948’de açılan Fresh Kills çöp depolama alanı çok geçmeden insanlık tarihindeki en büyük projelerden biri haline geldi ve sonunda Çin Seddi’ni geride bırakarak dünyada insan eliyle yapılmış en büyük yapı oldu.

DÜNYA’NIN ETRAFINI DOLAŞAN İLK İNSAN KİMDİR?
Zenci Henry. Hemen hemen herkese yabancı bir isim olan Enrique de Malaca, Macellan’ın kölesi ve çevirmendi. Ferdinand Macellan dünyanın etrafındaki turunu asla tamamlayamadı. 1521’de Filipinler’de henüz turun yarısındayken öldürüldü. 1519’da çıkılan dünya turu girişimi de dahil olmak üzere tüm yolculuklarda Zenci Henry, Macellan’ın yanında gitti. 1521 yılında Uzakdoğu’ya vardıklarında Zenci Henry dünyanın etrafını dolaşmaış ilk insan oldu.

JAMES BOND’UN EN SEVDİĞİ İÇKİ HANGİSİYDİ?
Votka martini değildi. Fleming’in tüm külliyatıyla ilgili www.atomicmartinis.com (http://www.atomicmartinis.com) adlı internet sitesinde yapılan özenli çalışma, James Bond’un ortalama olarak her yedi sayfada bir içki içtiğini göstermektedir. İçtiği toplam 317 içkiden en çok tercih ettiği, açık arayla viskidir.

Siz hâlâ beş duyumuz olduğunu, suyun renksiz olduğunu, Amerika’nın adının Amerigo Vespucci’den geldiğini ya da 36 Osmanlı padişahı olduğunu düşünüyorsanız John Lloyd ve John Mitchinson imzalı Cahillikler Kitabı’nı mutlaka okumalısınız.

hsr_1979
02-13-2009, 05:06 AM
*EMERİK "a

*Atatürk'ün "EMERİK" kelimesine gözü ilişmişti.*

Atatürk, elimide bulunan bazı tarihi verilerden hareket ederek ( PiriReis
Haritaları gibi ) Türklerin K.Kolomb'dan önce Amerika'yı keşfetmiş
olabilecekleri tezi üzerinde durmuştur.
Özellikle 1930'lardaki tarih ve dil çalışmaları sırasında bu yöndeki
bazı ipuçlarıyla ilgilendiği anlaşılmaktadır.

................
Kaynakça:Atatürk ve Kayıp Kıta MU2 Köken Sinan Meydan S-60

Acilen bir yakut Türkü, Bir Kızıldereli ye bunu sormak gerekli "Emerik" kelimesi halen kullanılıyor mu?
Bu kitaba nereden ulaşabilirim?

Şehbir
02-13-2009, 10:56 AM
ZİON KATIR BÖLÜĞÜ
(ZİON MULE CORPS)

Yahudi Katır (Ester) Bölüğü, 1. Dünya Savaşı’ndaki “Yahudi Lejyonu”, İspanyol İç Savaşı’ndaki “Botwin Bölüğü” ve 2. Dünya Savaşı’ndaki “Yahudi Alayı”ndan önce kurulmuş ilk “diaspora” birliğiydi… Bu birlik, 2000 yıldan bu yana, Yahudi tarihinin "bir savaşa katılan ilk askeri birliği" olma şöhretini kazanacaktı.
Ancak, onların öyküsünü anlatmadan önce, Yahudiler'in I. Dünya Savaşı öncesinde "bir Yahudi devleti kurmak" adına çizdikleri eylem planlarından söz etmek gerekir.
*************************
http://www.gallipoli-1915.org/images/zion/T.Herzl1.JPG

Theodore Herzl, Siyonizm'in fikir babasıydı. Henüz 44 yaşındayken kalp krizinden öldü...

Yahudilerin "vadedilmiş topraklar"a yönelik özel bir ilgisi veya dikkate değer bir söylemi olmamıştır. Babil sürgününden sonraki 1000 yıldan fazla süre içinde yerleşim tercihleri, ya ekonomik çıkarları nereye yönlendirmişse, ya da hangi egemenlik aygıtı onların yaşamasına izin vermişse öyle biçimlenmiştir. Ancak, 10. yüzyılda Avrupa ve özellikle Rusya'da yükselen antisemit dalga, Filistin'e yönelik yurt özlemlerinin yeniden hatırlanmasına yol açmıştır.
Yahudiler'in bir kısmı, binlerce yıl önce kovuldukları Filistin'e dönmek için bir Mesih beklerken, diğer bir kısmı da buna gerek olmadığını, Filistin'e kendilerinin de dönebileceğini düşünüyordu. Bu kişilerden biri de 1896'da "Der Judenstaat" (Yahudi Devleti) adlı eseri yazan Theodore Herzl adlı Budapeşteli bir Yahudi'ydi. Yahudiler'in ancak bir Yahudi devleti kurarak özgürleşebileceklerini savunan Herzl, bu devleti kurmak için de üç şartın yerine getirilmesi gerektiğine inanıyordu: 1- Bir banka, 2- Filistin'de toprak satın almak için oluşturulacak bir Yahudi Ulusal Fonu, 3- Yahudileri birbirine bağlayacak bir siyasal örgüt (Dünya Siyonist Örgütü)...
Herzl'in bu önerisi, dünyanın dört bir yanına dağılmış Yahudiler arasında güçlü bir destekle karşılanacak ve bu sayede uluslararası Yahudi hareket, Siyonizm bayrağı altında çok büyük bir etkinlik elde edecekti.
I. Dünya Siyonist Kongresi'ni Basel'de toplayan Herzl, dünya Yahudileri'nin en zenginlerini seferber etti. İkinci girişimi ise Osmanlı devleti ile ilişki kurmak oldu. 1892 ile 1902 yılları arasında 5 kez İstanbul'a gelerek sarayla ilişki kurmaya çalıştı. Amacı, Filistin'deki topraklardan bir kısmını satın almaktı. Ödeyeceği parayla Osmanlı devletinin ekonomisinin düzeleceğini ve o günün parasıyla 30 milyon Sterlin'i bulan dış borçlarının ödeneceğini söyleyen Herzl'in arzu ettiği alanın sınırları da şöyleydi: Kuzeyde Kapadokya dağları, güneyde Süveyş Kanalı'na kadar olan bölge..
17 Haziran 1896'da, Abdülhamid'in yakın dostu ve Avrupa'daki ajanı Polonya asıllı Kont Phillip de Newlinsky ile İstanbul'a gelen Herzl'e Sultan'ın hasta olduğu söylendi ve görüştürülmedi. Daha sonra Newlinsky'nin aktardığı teklif üzerine de Abdülhamid'in şu yanıtı verdiği söylenir:
" Eğer Mösyö Herzl senin bana olduğun gibi bir arkadaşın ise, ona nasihat et, bu konuda bir adım atmasın. Ben, bir karış bile olsa toprak satamam. Zira bu toprak bana ait değil, milletime aittir. Benim milletim bu imparatorluğu savaşta kanlarını dökerek kazanmışlar, onu kanlarıyla mahsüldar kılmışlardır. Bu toprak bizden sökülüp alınmadan evvel, biz onu tekrar kanlarımızla sularız. Benim Suriye ve Filistin alaylarımın efradı birer birer Plevne'de şehit düşmüşlerdir. Onlardan bir tanesi dahi dönmemek üzere muharebe meydanlarında kalmışlardır. Devlet-i Aliyye bana ait değil, Türk milletine aittir. Ben onun hiçbir parçasını veremem. Bırakalım Yahudiler milyonlarını saklasınlar. Benim imparatorluğum parçalandığı zaman, onlar Filistin'e hiç karşılıksız sahip olabilirler. Fakat, yalnız bizim cesetlerimiz parçalanarak bu ülke taksim edilebilir. Ben canlı bir vücut üzerinde ameliyat yapılmasına razı değilim..."
II. Abdülhamid, sadece Siyonistler'in teklifini reddetmekle kalmamış, büyük güçler nezdinde diplomatik girişimlerde bulunarak Yahudîler'in "Siyonistleşmesi"ni de engellemeye çalışmıştı. "Duhûliye Nizamları" hazırlatmış, Siyonistler'in yabancı himaye elde etmelerini önlemek için çaba harcamış ve Filistin’den Yahudiler'in arazi satın almalarını yasaklamıştı.
Aslında bu teklifin reddi, Abdülhamid'in vatanseverliğinin değil, temel meşruiyet dayanağı olarak geliştirilen pan-İslamist siyasetin zorunlu gereğiydi. Çünkü Abdülhamid, Osmanlı topraklarını vatan değil sülalesinin mülkü, kendini de tanrının yeryüzündeki gölgesi gören ve "Vatan, insanların ayaklarının bastığı yerdir. Onun uğruna ölmeyi anlamıyorum" diyen biriydi. Arapça'nın devletin resmi dili olmasını öneren ve kişisel parasını da yabancı ülkelerdeki bankalarda Ceb-i Hümayun Nazırı Agop Paşa'ya işlettiren bu Sultan, petrol kokusunu alınca Musul'u da özel arazileri arasına katmıştı...
Theodore Herzl, ısrarından hiç vazgeçmedi; Osmanlı sultanından sonra İtalya kralına gitti, ona da "yıkılmakta olan Osmanlı'nın toprağı Filistin'inin Yahudiler'e verilmesi için çalışırsa, İtalyanlar'ın Trablus'u almalarına maddi açıdan yardımcı olabileceklerini" söyledi. Ama aldığı yanıt olumsuz oldu. Bu sıralarda, Rusya'dan önemli sayıda Rus Yahudisi Filistin'e göçüyordu. Sayıları kısa zamanda 80.000'leri bulacaktı... Almanya ve Osmanlı devletlerinden yüz bulamayan Siyonistler, bu kez İngiltere'ye yöneldiler. Ancak, o dönemde İngiltere, yerel Arap egemenlerle ilişkide olduğundan Yahudi çıkarlarına uygun bir siyasetten kaçınmak zorundaydı. Bu yüzden İngiliz Başbakanı J. Chamberlain, Yahudiler'e Kenya'da bir yerleşim yeri kurma teklifi yaptı. Ne var ki, T. Herzl'in onayına rağmen, bu teklif de Siyonist Birliği'nce reddedildi...
1867 tarihli Osmanlı Arazi Kanunnamesi, Yahudiler'in Kutsal Topraklar’da arazi almalarını engellemiyordu. 5 Mart 1883’de çıkarılan yeni kanun, yabancı Siyonistler'in Osmanlı ülkesinde taşınmaz mal satın almalarını yasakladığı halde, Osmanlı vatandaşı olan Yahudiler'e herhangi bir yasak getirmemişti. Yahudiler bu açıktan yararlandı ve yerli Yahudiler'e Siyonist örgütlerce para verilerek, bölgede önemli bir miktar toprak parçasının Siyonistlerce satın alınmasını sağladılar. Bu şekilde Hayfa ve Akkâ’da Yahudiler'in iskânı sürekli hâle getirildi.
Bu satışlara göz yumanlar da ne yazık ki, yöredeki Osmanlı idarecileri ve memurlarıydı. Çünkü, başkentten uzak ve yönetimin unuttuğu bu imparatorluk beldesinde bütün kapıları açan bir anahtar vardı: Rüşvet... Yahudiler, bu anahtarı kısa zamanda keşfetmekte gecikmediler; her türlü engele rağmen arazi almayı sürdürdüler. Ancak, hepsi de başarılı olamıyordu; bölgenin daha eski Yahudileri, sahip oldukları şeyleri kaybedecekleri korkusuyla yeni komşularını Osmanlı vatandaşı olmaya zorlarken, bir taraftan da Osmanlı ordusuna katılıyorlardı.
Abdülhamid'in devrilmesi sonrasında İttihat ve Terakki nezdinde önceki tekliflerini yineleyen Siyonistler, tekrar hayalkırıklığına uğradılar. Çünkü İttihatçılar, her ne kadar özgürlükçü ve halkçı olarak işe başladılarsa da, Balkan savaşları sonrasında merkeziyetçi ve Türkçü bir siyaset tutturmak zorunda kalmışlardı. Bu nedenle, Arapları bir de Yahudi meselesiyle ilgili olarak karşılarına almak istemiyorlardı. Yahudiler'e verilecek hakların bölgede zaten bir süredir kıpırdanmakta olan Araplar'ı da kışkırtacağı bilinmeyen birşey değildi. Bunun üzerine de Siyonizm, ABD'deki etkisiyle ve ABD üzerinden İngiltere'yi zorlamaya başladı.


DEVAMI İÇİN TIKLA>>>>>> (http://www.gallipoli-1915.org/yahudi.katir.birligi.htm)

Şehbir
02-13-2009, 12:22 PM
İLGİNÇ BİLGİLER


ÖKSÜREREK İNSAN ÖLDÜREN HAYVAN
Dağ sıçanı!..
Dağ sıçanları hıyarcıklı veba hastalığına karşı hassastırlar ve bu
hastağılı öksürerek etraflarına yayarlar. Pirelere, sıçanlara ve en
ninayetinde de insanlara bulaştırırlar. Dağ sıçanlarından ölen
insanların sayısı tahmini 1 milyardır. En tehlikeli ikinci hayvandır.


ŞU ANA KADAR YAŞAMIŞ EN TEHLİKELİ HAYVAN
HANGİSİDİR?
Uzatmadan söyleyelim: Sivrisinekler!..
Şu ana kadar ölmüş olan insanların yarısını (muhtemelen 45 milyar
kişi) dişi sivrisinekler öldürmüştür. Erkek sivrisinekler sadece ısırır.
Sivrisinekler
potansiyel olarak ölümcül olan 100′den fazla hastalık taşır: Sıtma,
sarı humma, dang humması, ansefalit, filarya enfestasyonu ve fil
hastalığı gibi… Sivrisinekler günümüzde bile her 12 asniyede bir kişiyi
öldürüyorlar


KAÇ BURUN DELİĞİMİZ VAR?
Dört… İki görebildiğimiz, iki de göremediğimiz…
Bu keşif balıkların nasıl nefes aldığının gözlenmesi sonucunda
ortaya çıktı. Çoğunun İKİ ÇİFT burun deliği vardır. Ön yüzdeki bir çift
suyun girişi, bir çif "egzoz borusu" da suyun çıkışı içindir.
Asıl soru şu: İnsanlar balıktan evrimleştiyse diğer iki burun deliği
nereye gitti?
Cevabı:
Kafanın içine girerek choannae (huniler) denilen iç burun delikleri
haline geldiler. Bunlar boğaza bağlanır ve burundan nefes alabilmemizi
sağlarlar.


DÜNYADAKİ EN KURAK YER NERESİDİR?
Antarktika'dır.
Kıtanın bazı kesimleri 2 milyon yıldır yağmur yüzü görmedi.
Bir çöl teknik olarak yılda 254 mm'den az yağış alan yer olarak
tanımlanır. Sahra çölü yılda sadece 25 mm yağış alır. Antarktika'ya
düşen yıllık yağış da hemen hemen aynıdır ama kıtanın Kurak Vadiler
olarak bilinen yüzde 2′lik kısmında buz ve kar yoktur ve buraya hiç
yağmur yağmaz.


YAŞAYAN EN BÜYÜK ŞEY NEDİR?
Bir mantar. Ve bu çok nadir görülen bir mantar türü de değildir…
Kesilmiş bir ağaç kütüğünün üzerinde büyüyen bal mantarından
bahsediyoruz…
Bu türün Oregon'daki Malheur Ulusal Ormanı'ndaki numunesi tam 890
hektarlık bir alan kaplıyor ve yaşı da 2000 ila 8000 arasında…


BUKALEMUNLAR RENK DEĞİŞTİRMEZ
Bulundukları ortama uymak için bukalemun renk değiştirmez. Bunu hiç
yapmamışlardır. Bu tamamıyla uydurmadır.
Onlar değişik duygusal haller sonucunda renk değiştirirler.
Korktuklarında, bir tehlike atlattıklarında ya da bir kavgada başka bir
bukalemunu alt ettiklerinde… Eğer değiştirdikleri renk ortama uyuyorsa
tamamen tesadüftür


KIRKAYAĞIN KAÇ AYAĞI VARDIR?
40 olmadığı kesin ama 100 de değil!
Kırkayak kelimesi, Latince, "yüz ayak" anlamına gelen "centipeda"
kelimesinden gelmektedir. Ancak yüzyıllardır incelenmelerine rağmen,
henüz yüz ayağa sahip bir kırkayağa rastlanmamış. Bazılarının yüzden
çok, bazılarının da yüzden az ayağı varmış. Yüze en yakın ayak sayısına
sahip olan, 96 ayaklı kırkayak 1999 yılında keşfedilmiş. Bu kırkayak
aynı zamanda, ayak çifti, çift sayı olan tek türmüş. Yani 48 çift ayağı
varmış. Diğer bütün kırkayakların ayak sayıları 15 çiftle 191 çift
arasında değişmekteymiş.


SAVAŞTAN ÜÇ KAT DAHA TEHLİKELİ ŞEY?
Çalışmak!..
Çalışmak, içki uyuşturucu ya da savaştan çok daha fazla insan
öldürmektedir.
Her yıl yaklaşık iki milyon insan işle ilgili kazalar ya da
hastalıklar yüzünden ölüyor. Buna karşılık savaşlarda her yıl 650 bin
kişi ölüyor.


SU NE RENKTİR?
Alışıldık cevap suyun rengi olmadığıdır. Su şeffaf ya da
saydamdır.
Yanlış. Su aslında mavidir. Son derece soluk olsa da yine de
mavidir. Donmuş bir şelalelin kalın buzlarının içine baktığınızda yada
büyük ve beyaz bir havuza su doldurduğunuzda suyun mavi olduğunu
göreceksiniz…


EDİSON'UN HANGİ İCADINI HER GÜN KULLANIRIZ?
ALO kelimesini… (Orijinali Hello)
Edison 3 ila 6 metre uzaktan duyulabileceği için telefon
görüşmelerine Alo diyerek başlamak gerektiğini söylemiştir. Edison bunu
Graham Bell'in ilk telefonunu test ederken keşfetmiştir. Beli ise
denizcilerin kullandığı "ahoy, hoy, hey, ho" gibi ünlemleri tercih
ediyordu.


AY NASIL KOKAR?
Anlaşıldığı kadarıyla barut gibi…
Ay'da yalnızca 12 kişi yürüdü; bunların hepsi de Amerikalıydı.
Astronotlar Ay'daki toprağın kara benzediğini, barut gibi koktuğunu ve
tadının çok kötü olmadığını söylediler. Bu toprak büyük ölçüde Ay'ın
yüzeyine çarpan göstaşlarının yol açtığı silikon dioksitten meydana
gelmektedir. Bunun yanı sıra demir, kalsiyum ve magnezyum gibi
mineraller içerir.


MADDENİN KAÇ HALİ VARDIR?
Çok basit, üç: Katı, sıvı, gaz' diyenler yanıldı. Çünkü maddenin tam
15 tane hali vardır:
Katı, amorf katı, sıvı, gaz, plazma, süper akışkan, süper katı,
dejenere katı, nötrünoyum, güçlü simetrik madde, zayıf simetrik madde,
kuarkgluon plazma, fermiyonik yoğunlaştırma, Bose-Einstein
yoğunlaştırması, acayip madde

Kayzer-i Rum
02-13-2009, 12:39 PM
Graham Bell sevgülüsünün isminin baş harfleriyle ALO demiyormuydu bu da mı yalandı :)

OguzAta
02-13-2009, 12:44 PM
Evet yalan büyük ihtimal.Alo demek bi tek bizde var. Hello'nun çakması demek.

Dikkat ederseniz. Halo gibi derler ingilizler telefon açarken yani merhaba anlamında. Bize de Alo olarak geçmiş olmalı.

Şehbir
02-13-2009, 01:09 PM
BIR BUKET IPEK AYDIN IGNE OYALARI

http://img100.imageshack.us/img100/9286/92338489ud1.jpg (http://imageshack.us)

Efe denince akla ilkin Ege yöresinde yaşamış, halk tarafından efsaneleştirilmiş, iyinin dostu kötünün düşmanı köy yiğitleri ya da Kurtuluş Savaşı'nın büyük kahramanlık hikâyelerine konu olan Kuva-yı Milliye yandaşları gelir. Oysa, bir de efe oyaları var; incecik ipek ipliklerle, binbir emekle çiçek çiçek işlenen iğne oyaları... Bundan 150-200 yıl önce ortalığı kasıp kavuran, aralarında bazılarının ünü eşkıyaya da çıkan heybetli efelerin kıyafetlerini, eşlerinin renk renk iğne oyalarıyla süslediklerini ben de tesadüfen öğrendim. Aydın'da tanıştığım Zafer Esi birbirinden güzel iğne oyalarını gösterip, "Zamanında efeler bunları başlarına takardı," dediğinde çok şaşırmıştım.Zafer Esi de yıllardır bir köylünün çeyiz sandığında saklı tutulan antika değerindeki bir iğne oyasını satın aldığında, vazgeçemeyeceği bir merak edineceğinden habersizmiş kuşkusuz.

http://i40.tinypic.com/13zpk43.jpg


İğne oyası toplamak için her geçen gün daha karşı konulmaz bir merakla köy köy, kapı kapı dolaşıp bu nadide el işlerini toplamaya başlamış. Efelerin akrabalarını bulmuş, onlarla konuşmuş, ev ev dolaşıp tozlu sandıkları açtırmış. Böyle uğraşmayla geçen yirmi beş yılın sonunda hepsi ipek oyalarıyla işlenmiş grepler, kefiyeler, efe oyaları, uladalar, uçkurlar, dizlikler, bohçalar ve masa örtülerinden oluşan 1500 parçalık paha biçilmez bir koleksiyonun sahibi olmuş.

http://img5.imageshack.us/img5/5082/23217092kj4.jpg (http://imageshack.us)

Efelerin iğne oyalarını başlarına bağlamalarındaki asıl amacın dağlık arazideki bitki örtüsüne uyum sağlamak olduğu söyleniyor. Ama doğrusu, günümüzde askerlerin kullandığı kamuflaj malzemelerine göre epey estetik süsler kullanmışlar. Bir süre sonra bu kamuflaj malzemeleri, efelerin hanımlarının el becerilerini sergiledikleri bir gösteriye dönüşmüş. O kadar incelikli, o kadar güzel işler çıkmış ki, efe oyaları günümüzde bile en değerli iğne oyaları arasında gösterilir olmuş.

Sert durmaları için tel ya da at kılıyla desteklenen iğne oyalarında genelde güneş, papatya, lale figürleri kullanılıyor. Bir de grep denilen, kadınların başlarına örttükleri, etrafı iğne oyalarıyla bezeli örtüler var. İpek kumaşların etrafına binbir emekle işlenen bu oyalar sadece süs olmakla kalmıyor, aynı zamanda kadınların ruh halini de yansıtıyor. Kadınlar mutluysa bahar çiçekleriyle süsleniyor grepler, mutsuzsa acı biber çiçekleriyle. Etrafları ipek iplikle işli rengârenk çiçeklerle bezeli kefiyelerde ise, greplerin aksine tek renk değil de pek çok canlı renkten oluşan ipek kumaşlar kullanılıyor. Kadınlar kefiyeyi başlarına taktıkları yarım fesin üzerine sararken, erkeklerin kullandığı gibi boyunlarına da dolayabiliyorlar. Zafer Esi'nin koleksiyonunun en değer verdiği bölümlerinden birini de uladalar oluşturuyor. Yani kadınların kına geceleri, düğün ve bayram gibi özel günlerde başlarına geçirdikleri geniş örtüler. Hele aralarında bir tanesi var ki, ona gözü gibi bakıyor.

http://i43.tinypic.com/29dvghg.jpg

Özenle katladığı, hatta dokunmaya bile kıyamadığı bu örtünün bir de öyküsü var: Esi, koleksiyonuna yeni birkaç parça daha katmak için köy köy dolaştığı günlerden birinde, Aydın'ın Danişmend köyüne gitmiş.

Zamanında o yörenin en ünlü efelerinden biri olan Danişmendli İsmail Efe'nin kapısını çalmış, içeri buyur edilmiş. Efenin sandığından çıkan bir uladayı o kadar beğenmiş ki satın alıp alamayacağını sormadan edememiş. Bunun üzerine gücenen efenin kızı uladanın hikâyesini anlatmaya koyulmuş. Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı'nda Kuva-yı Milliye saflarına katılan Danişmendli İsmail Efe'den Menderes Nehri üzerindeki köprüyü imha etmesini istemiş. Yunan Ordusu'nun İtalyan Birlikleri'nden yardım alabileceği tek yolun üzerinde olduğundan, 200 asker tarafından korunan köprünün stratejik önemi çok büyükmüş.Zorlu bir mücadeleden sonra kendi kuvvetleriyle Menderes Köprüsü'nü havaya uçuran Danişmendli İsmail Efe, köyüne doğru yola koyulmuş.

Bu sırada dört gözle yolunu bekleyen eşi, kocasının geldiğini görünce o kadar sevinmiş ki başından çıkarttığı uladasını, efeyi sağ salim kendisine ulaştıran atın başına örtmüş. "İşte, satın almak istediğin uladanın hikâyesi," demiş efenin kızı ve arkasından da eklemiş; "efe malı satılmaz, eğer çok istediysen ve iyi bakacaksan al senin olsun".

İyi de bakmış Zafer Bey aldığı emanete. Koleksiyonunun en gözde parçalarından biri olmuş bu ulada. Bugün dahi özenle katlıyor, binbir dikkatle açıp havalandırıyor çürümesin diye. Ve böylesine güzel bir koleksiyona sahip olduğu, yaşadığı yörenin kaybolmaya yüz tutan değerlerini yaşatmaya çalıştığı için de kendini şanslı sayıyor. l

* Saner Şen, fotoğrafçı

Şehbir
02-13-2009, 05:59 PM
Dünya'nın İnanç Haritası



http://img4.imageshack.us/img4/3941/75094518ya8.jpg (http://imageshack.us)




RESMİ DAHA BÜYÜK GÖRMEK İSTERSENİZ EKTE...

Şehbir
02-13-2009, 06:12 PM
Kaybolanın imdadına '112' yetişiyor

Türkiye'de iki hafta önce herkesin yüreğini burkan talihsiz bir olay yaşandı. Uludağ'da kayak yaparken yolunu kaybeden gencin donarak hayatını kaybetmesi, bütün ülkeyi üzüntüye boğdu. Cep telefonundan ailesi ve arkadaşlarını aramasına rağmen kayıp gencin yeri ancak 10 saatte tespit edilebilmişti.


Sinyal takibi için savcıdan izin alma mecburiyeti, gecikmeye gerekçe gösterildi. Ancak bütün bunlar yaşanmayabilirdi. Çünkü anında adres tespiti yapılmasına imkân tanıyan bir sistem var. Ama bilinmediği için kimse faydalanamıyor. Herhangi bir sebeple 112 Sıhhi İmdat, 155 Polis İmdat veya 156 Jandarma İmdat'ı sabit hat veya cep telefonuyla ararsanız iki daki-ka içinde bulunduğunuz nokta belirleniyor. Üstelik savcı izni gibi bürokratik engeller de yok.

Buna imkan tanıyan düzenleme 3 ay önce yasalaştı. 10 Kasım 2008'de yürürlüğe giren Elektronik Haberleşme Kanunu'nun 31. maddesi, a cil numaraları arayan kişiye ait yer tespit bilgisinin, telefon operatörleri tarafından ilgili birime anında aktarılmasını öngörüyor.

Şehbir
02-13-2009, 06:42 PM
EKONOMİK AMPULLER ÖLÜMCÜL TEHLİKELİ;


http://i44.tinypic.com/fyfngk.jpg


Enerji Ampulü Patladığında…
1)Derhal odadaki herkesin, kırıklara basmadan terk etmesini sağlayın. 15 dak boyunca odaya girmeyin ve bir cam açarak odayı havalandırın.
2)Kırıkları ve yerlere saçılan cıva partiküllerini temizlemek için elektrik süpürgesi kullanmayınız. Saçılan cıva partikülleri elektrik süpürgesi sayesinde ortama yayılarak evde zehirli bir durum yaratabilir..
3)Plastik eldiven takın ve yerdeki cam kırıklarını bir faraşın içine süpürün ve cıva partiküllerini ise paspaslayın.
4)Faraşta topladığınız parçaları bir plastik torbanın içine atın ve ağzını iyice kapatın.
5)Plastik torbayı evdeki normal çöp kovasına atmayın.
6)Onun yerine pil atık kutusuna veya belediyelerce atıkların güvenle imha edildiği yere götürün.
7)Kırık ampulden çıkan tozu solumamaya çalışın.
8)Eğer ampul kırılırken, giysi ya da yatakla temas ettiyse ve cıva bulaştıysa, sakın yıkamayın - makinaya da cıva bulaşır. Bu giysi ve yatak malzemelerini atın.


http://i39.tinypic.com/3582f74.jpg

Kayzer-i Rum
02-14-2009, 07:37 AM
Dünya'nın İnanç Haritası



http://img4.imageshack.us/img4/3941/75094518ya8.jpg (http://imageshack.us)




RESMİ DAHA BÜYÜK GÖRMEK İSTERSENİZ EKTE...Harita yanlı bir harita olduğu açık. Çünkü Holanda da özellikle var olan Ateistleri görmezden geliyorlar Ya da Yunanistan da ki Türk müslümanları, ilginçtir Bosnada da Hristyanları çok göstermişler buna karşılık yine Ortodox nufus azaltılmış ve Güney Amerikada olan değişik inançlar ve Hindistan Müslümanlarıda es geçilmiş.

hsr_1979
02-14-2009, 07:50 AM
EKONOMİK AMPULLER ÖLÜMCÜL TEHLİKELİ;


http://i44.tinypic.com/fyfngk.jpg


Enerji Ampulü Patladığında…
1)Derhal odadaki herkesin, kırıklara basmadan terk etmesini sağlayın. 15 dak boyunca odaya girmeyin ve bir cam açarak odayı havalandırın.
2)Kırıkları ve yerlere saçılan cıva partiküllerini temizlemek için elektrik süpürgesi kullanmayınız. Saçılan cıva partikülleri elektrik süpürgesi sayesinde ortama yayılarak evde zehirli bir durum yaratabilir..
3)Plastik eldiven takın ve yerdeki cam kırıklarını bir faraşın içine süpürün ve cıva partiküllerini ise paspaslayın.
4)Faraşta topladığınız parçaları bir plastik torbanın içine atın ve ağzını iyice kapatın.
5)Plastik torbayı evdeki normal çöp kovasına atmayın.
6)Onun yerine pil atık kutusuna veya belediyelerce atıkların güvenle imha edildiği yere götürün.
7)Kırık ampulden çıkan tozu solumamaya çalışın.
8)Eğer ampul kırılırken, giysi ya da yatakla temas ettiyse ve cıva bulaştıysa, sakın yıkamayın - makinaya da cıva bulaşır. Bu giysi ve yatak malzemelerini atın.


http://i39.tinypic.com/3582f74.jpg




Bu ampüllerin patlama olasılığı ne kadar yüksek, nasıl korunulabilir? Yoksa Cüzden düşmanı akkorlu ampüller daha mı iyi?

Şehbir
02-16-2009, 04:37 AM
Bu ampüllerin patlama olasılığı ne kadar yüksek, nasıl korunulabilir? Yoksa Cüzden düşmanı akkorlu ampüller daha mı iyi?

Bu konuda biraz araştırma yaptım ama net bir şey bulamadım..

Şehbir
02-16-2009, 04:38 AM
Güneşle çalışan cep telefonu


http://i44.tinypic.com/vr7zv5.jpg


Samsung, güneş enerjisiyle çalışan tam dokunmatik ekranlı cep telefonunu üretti.

Güney Kore'li elektronik üreticisi Samsung, arka kapağında Güneş enerjisinin toplanmasını sağlayan bir panel bulunan ve bu sayede enerjisini Güneş'ten alan cep telefonu "Blue Earth"ü tanıttı.

Kullanılmış plastik şişelerden elde edilen PCM malzemesiyle üretilen mavi renkli telefon insan sağlığına ve doğaya zararlı olduğu bilinen berilyum, fatalat ve BFR (Brominated Flame Retardant - Alevlenmeyi Engelleyen Brom) kullanılarak üretilen parçalar içermiyor.

Telefonla birlikte gelen şarj adaptörü enerji verimliliği konusunda 5 yıldıza sahip, şarj ünitesi telefonu şarj etmediği durumlarda enerji tüketimini 0.03 watt'a düşürüyor.

Blue Earth'te bulunan kişiselleştirilebilir ECO modu ile, telefonun ekran parlaklığı, sinyal çekim gücü ve benzeri özellikleri ayarlanarak enerji tüketimi düşürülebiliyor. Telefonun işletim sisteminde bulunan eco walk isimli uygulama, yürüyüş esnasında atılan adımları sayarak yolculuğu motorlu taşıtla yapmak yerine yürüyerek yapıldığı için ne kadar ağacın kurtarıldığını gösteriyor.

Ürünün ilk olarak İngiltere pazarında, bu yılın ikinci yarısında piyasaya çıkacağı belirtildi.

Şehbir
02-16-2009, 05:05 AM
Asagidaki linke girin ve bu kisa filmi sonuna kadar izleyin. Başkent Üniversitesi Radyo Televizyon Sinema bölümü öğrencilerince çekilen Dikkat Kırılmaz isimli harika kısa filmi begeneceksiniz. Kendilerine Teşekkür Ederiz demek az bile. Yüreğinize, emeğinize sağlık çocuklar... Allah sizleri ailelerinize ve bu vatana bağışlasın...

http://video.yahoo.com/watch/4267442?fr=yvmtf (http://video.yahoo.com/watch/4267442?fr=yvmtf)

Şehbir
02-16-2009, 02:58 PM
http://i43.tinypic.com/2i7bvhl.gif (http://www.tsk.mil.tr/anitkabir/sanal_muze/index.html)



Büyük Önder Atatürk'ün ebedi istirahatgahı Anıtkabir, artık internet ortamında da gezilebilecek. Genelkurmay Başkanlığı, Anıtkabir internet sitesine ''sanal müze'' oluşturdu.


Genelkurmay Başkanlığı, Anıtkabir internet sitesine buraya ait fotoğraflar ve açıklayıcı notların yer aldığı ''sanal müze'' oluşturdu.
Sanal müzede, Anıtkabir'in dış mekanları, Atatürk'ün özel eşyaları, Çanakkale panoraması, tablolar bölümü, Sakarya ve Büyük Taarruz panoramaları, tonozlu galeriler bölümü ve Atatürk özel kitaplığı bulunuyor.
Anıtkabir'i geziyormuş hissi veren internet sitesini ziyaret edenler, Atatürk'ün kişisel eşya ve özel kitaplarından oluşan bölümleri de görebilecek.
Sanal müzeye Resime tıklayarak ulaşabilirsiniz...

Şehbir
02-16-2009, 03:33 PM
http://i44.tinypic.com/2u7yjiq.jpg


http://i44.tinypic.com/1znnzau.gif

Şehbir
02-17-2009, 01:38 AM
http://i42.tinypic.com/2s1kq5k.jpg


http://i44.tinypic.com/289bw5d.jpg


http://i44.tinypic.com/538o49.jpg


http://i42.tinypic.com/14w4yac.jpg

Şehbir
02-17-2009, 02:48 AM
Tatlı Katil: ''ŞEKER''

1. Şeker kanser hücrelerinin en çok sevdiği şeydir.
2. Şeker bağışıklık sisteminizi zayıflatabilir.
3. Şeker vücudunuzun mineral dengesini bozabilir.
4. Şeker çocuklarda hiperaktivite, endişe, dikkat bozukluğu ve
huysuzluğa
sebep olabilir.
5. Şeker çocuklarda uyuşukluğa sebep olabilir.
6. Şeker çocukların okul başarısını olumsuz etkileyebilir.
7. Şeker trigliserit seviyesinde belirgin bir artışa sebep olabilir.
8. Şeker bakteri enfeksiyonlarına karşı savunma sistemini
zayıflatabilir.
9. Şeker böbreklere hasar verebilir.
10. Şeker krom eksikliğine yol açabilir.
11. Şeker bakır eksikliğine yol açabilir.
12. Şeker kalsiyum ve bakır emilimini engeller.
13. Şeker meme, yumurtalık, prostat ve rektum kanserine yol açabilir.
14. Şeker kadınlarda daha büyük risk oluşturmak üzere, kolon kanserine
sebep
olabilir.
15. Şeker safra kesesi kanseri için risk faktörü olabilir.
16. Şeker gözleri bozabilir.
17. Şeker serotonin seviyesini yükseltir; bu da kan damarlarını
daraltabilir.
18. Şeker Hipoglisemiye sebep olabilir.
19. Şeker midenin asidik olmasına yol açabilir.
20. Şeker çocuklarda adrenalin seviyesini artırabilir.
21. Şeker koroner kalp hastalığı riskini artırabilir.
22. Şeker ciltte kuruma ve saç beyazlamasına yol açarak yaşlanma
sürecini
hızlandırabilir.
23. Şeker alkol bağımlılığına yol açabilir.
24. Şeker diş çürüklerini artırabilir.
25. Şeker kilo alımı ve aşırı şişmanlığa katkıda bulunabilir.
26. Yüksek miktarda şeker yemek Crohn's hastalığı ve ülseratif kolit
riskini
artırır.
27. Şeker kireçlenmeye sebep olabilir.
28. Şeker astıma sebep olabilir.
29. Şeker mantar enfeksiyonlarına sebep olabilir.
30. Şeker safra taşı oluşmasına yol açabilir.
31. Şeker böbrek taşı oluşmasına yol açabilir.
32. Şeker istemik kalp hastalığına yol açabilir.
33. Şeker apendisite yol açabilir.
34. Şeker Multipl Skleroz (MS) hastalığının belirtilerini
şiddetlendirebilir.
35. Şeker dolaylı olarak hemoroide yol açabilir.
36. Şeker damarlarda varise yol açabilir.
37. Şeker osteoporoz oluşumuna katkıda bulunabilir.
38. Şeker salya asiditesine katkıda bulunabilir.
39. Şeker insülin sensitivitesinde düşüşe sebep olabilir.
40. Şeker glikoz toleransının düşmesine sebep olur.
41. Şeker büyüme hormonunu azaltabilir.
42. Şeker toplam kolesterolü artırabilir.
43. Şeker sistolik kan basıncını artırabilir.
44. Şeker gıda alerjilerine sebep olur.
45. Şeker diyabet oluşumuna katkıda bulunabilir.
46. Şeker hamilelikte kan zehirlenmesine yol açabilir.
47. Şeker çocuklarda egzama oluşuma katkıda bulunabilir.
48. Şeker kardiyovasküler hastalığa sebep olabilir.
49. Şeker DNA yapısını bozabilir.
50. Şeker katarakta sebep olabilir.
51. Şeker amfizeme sebep olabilir.
52. Şeker ateroskleroza sebep olabilir.
53. Şeker serbest radikal oluşumuna sebep olabilir.
54. Şeker enzimlerin işlevselliğini düşürür.
55. Şeker karaciğer hücrelerinin bölünmesine sebep olabilir; bu da
karaciğerin boyutlarını büyütür.
56. Şeker karaciğerde yağ miktarını artırabilir.
57. Şeker karaciğerde patolojik değişimlere yol açabilir.
58. Şeker pankreasa zarar verebilir.
59. Şeker kabızlığa sebep olabilir.
60. Şeker miyopluğa sebep olabilir.
61. Şeker hipertansiyona sebep olabilir.
62. Şeker migren de dahil olmak üzere baş ağrılarına sebep olabilir.
63. Şeker beyin dalgalarını artırabilir; bu da beynin düşünme
kabiliyetini
zayıflatır.
64. Şeker depresyona sebep olabilir.
65. Şeker hormonal dengesizliğe sebep olabilir.
66. Şeker Alzheimer's hastalığı riskini artırabilir.

Şehbir
02-18-2009, 06:15 AM
Filozofların ve Felsefecilerin Aşk Tarifleri...


Aristo Tales:

"Sevmek acı çekmektir, sevmemek ölmek. Sevmek zevktir ama yalnız sevilmenin hiçbir zevki yoktur"

François Bacon:

"Büyük insanlarda, liyakat sahibi olanların kendilerini budalaca aşka kaptırdıkları görülmez. Büyük ruhlar ve büyük isler aşkla uzlaşmaz"

Augustinus:

"Sevgi ruhun güzelliğidir."


Franz Xaver Von Baader:

"Özgürlük aşk değildir, yalnız askın kapısıdır."
Bailey:
"Aşk dünyanın en tatlı mutluluğu ile en derin acısından yaratılmıştır"

Jeremy Bentham:
"Aşk hazzı, dostlukla duyu hazlarından yoğrulmuştur"

Balzac:

"Aşk yaşamında kadın, ancak hünerli bir çalgıcının elinde dile gelen bir lir gibidir. Kadınlar bizleri sevdikleri zaman her suçumuzu bağışlarlar"
Jacob Boehme:
"İstek, hareket/genişleme, yön veren tezlere bilgelik eklendiğinde aşk olur"

La Cordaire:

"Aşk her şeyin başlangıcı, ortası ve sonudur"
Eogene Delacroix:
"Askı anlatabilmek için yeryüzünde var olan dillerden başka bir dil ister"


Descartes:

"Bir şey kendimiz için iyi, yani uygun gibi sunulmuşsa ona karsı aşk duyarız."
Bulor:
"Aşk cennetin dilinden bize kalan tek andır"


Antoine Bret:

"Askın ilk soluğu mantığın son soluğudur"
Epiktet:
"Hareket etmenin nedeni ''istek'' ve ''sevmektir'', bu ise düşünmektir. Aşk tutkudur. İyi ye da kötünün ne olduğunu fark edemeyen insan nasıl sevebilir"


Duclos:

"Aşk bıkılmayandır. Her şeyden bıkılabilir ama aşktan ... hayır"
Epikür:
"Bilge olan evlenmez. Evlense bile askın vehimlerine kapılmaz... Bir uygarlığın yetkinliği ve insanlığı ancak kardeşlik ve sevgiyle olasıdır."


Douglas Ferrola:

"Aşk kızamığa benzer, insan ne kadar geç yakalanırsa o kadar ağır geçer"
Faulkner:
"Askı kitaplara soktukları iyi oldu, yoksa belki de başka yerde yasayamayacaktı."


Fenelon:

"Sevmeden yasamak yasamak değildir. Az sevmek ise sürüklenmektir."
Costance Foster:
"Sevgi bizi zamanın yıkımından koruyan yıkılmaz bir kaledir"


Freud:

"Yasam belirtisinin kökeninde duygulanma; duygulanmanın da temeli aşktır"
Geraldy:

"Erkeğin yaradılışında sevmek yoktu. Ona askı öğreten kadındır"



Geothe:

"Sevilenin kusurlarını hos görmeyen sevmiyor demektir"

Victor Hugo:

"Aşk bir deniz, kadın onun kıyısıdır."

Holty:

"Aşk kulübeyi altından bir saraya benzetir."
Albert Hubbart:
"Aşk yasamdır deriz, ancak umutsuz inançsız aşk ölümden beterdir."

Konfüçyus:

"Dinsel erdem, insanlığı sevmekle olanaklıdır. Bu sevgi hissi, aileden toplumdan hükümete dek karşılıklı olarak uzamalıdır"

Moliere:

"Kadınların büyük tutkusu askı ilham etmektir. İnsani askın güzellikleri yaşatır."


Montaigne:

"Aşk utanma ve çekinmenin olduğu yerde vardır."

Newton:

"Aşk köprü kurmaktır. İnsanlar köprü kuracaklarına duvar ördükleri için yalnız kalırlar."


Oscar İlde:

"Erkekler kadınların ilk askı, kadınlar da erkeklerin son askı olmak ister."


Mark Twain:

"Hiç kimse uzun süre evli kalmadıkça gerçek askın ne olduğunu anlayamaz."


Cenap Sehabettin:

"Kadın olsun, kitap olsun cildine aldanmayıp içindekilere bakılmalıdır."
Stendal:
"Aşk, coşku ve tutku olduktan sonra insan hiç sarsılmaz, bunlar olmayınca yasam neye yarar"


Seneca:

"Yalnız akilli bir insan sevmesini bilir. Sevip de yitirmek, sevmemiş olmaktan daha iyidir."
Sahiller:
"Ey aşk, güzel ve kısasın... Aşk insani birliğe, bencillik yalnızlığa götürür."


ame De Scudery:
Dante:

"Geniş varlık denizinin her yanında geniş bir aşk akısı vardır. Fiziksel devinim, bitkisel yasam, zihinsel yasam... hep evrensel askın derece derece yükselen aşamalarını oluşturur. Aşağı derecelerinde yanılmayan aşk, akılla aydınlandığı zaman iyilik ve kötülüğe eğilim kazanır. aşk kusursuz olmayan iyiliklerin üzerinde de vardır. Hatta irade, hile ve şiddet kullanmak yoluyla bir başkasının kötülüğüne çalışmış olsa bile yine aşka uyar. Kötülükler aşktan uzaklaşma oranında bir takım derecelere sahiptir ve kötülük aşka yaklaşmak için sarf ettiği üç oranında erdeme yaklaşmış olur... Cehennem bile adalet kadar askın eseridir."

Feuerbach:

"Varlık sezginin, duyunun ve askın bir sırrıdır. Bu kişi, bu şey yani bireysel, yalnız duyumda, yalnız aşkta, mutlak bir değere sahiptir. Sonlu ve sonsuz orada bulunur. askın sonsuz derinliği ve askın gerçeği, bununla yalnız bununla kaimdir" "... En derin ve en yüce gerçekler duyumlarda saklıdır. Böylece genel olarak basımız dışında bulunan bir nesne varoluşun gerçek ve ontolojik belgesi aşktır, varoluşun aşktan ve duyumdan başka belgesi yoktur."


Paul Henri D. Holbach:

"İnsanlara kendi akıllarına saygı duymaları ve cesur olmaları telkin edilmeli ve kendileri için arkasından koşması gereken hayallere gereksinimleri varsa, doğruluk, iyilik ve barış sevgisini benimsemeleri öğretilmelidir"

François La Rocheffoucauld:

"Tüm duygularımız ve tutkularımız rastlantı ve çıkarın eseridir ve bizim erdem, aşk, karşılık beklemezlik dediğimiz şeyler de hoşgörülerden başka bir şey değildir. Adalet askı nedir? Adaletsizlik ıstırabından korkmaktır. aşk sahip olduklarımızın bizden alınması korkusudur. aşk duyuların bir hummasıdır."
Mevlana:
"Bir askı başka aşk söndürebilir. aşkta ne yükseklik, ne alçaklık, ne de akillilik ve akilsizlik vardır. Hafızlık, şeyhlik, müritlik yoktur. Sadece kepazelik, aşağılık ve rintlik vardır. İnsanin toprağını aşk şebnemi ile yoğurdukları için alemde yüzlerce fitne ve kargaşalık peyda olur. askın yüzlerce neşteri, ruhun damarlarına sokuldu ve oradan gönül adi verilen bir damla aldı... aşk öyle engin bir denizdir ki, ne kenarı vardır, ne de ucu bucağı."

Mu-Ti:

"Kim başkasını severse kendisi de sevilecektir. Başkalarını kazandırmış olan kendisi de kazanmış olacaktır. Tüm insanlar kendileri arasında karşılıklı bir sevgi hissederlerse, güçlüler zayıfları avlayamazlar, sayıları çok olanlar daha az sayıdakileri, baskıları altına alamazlar. Zenginler yoksulları asla baskıları altına alamazlar, usta olanlar da beceriksizlerle alay edemezler. Sevgide tarafsızlık, kişisel sevgide yanılmayı önler; tarafsız sevgi kişisel sevginin de güvencesidir."

Şehbir
02-18-2009, 06:17 AM
HUZUR İÇİNDE ÖLMEK

Humbert, hayati iste bu 10 ozdeyisin penceresinden kesfetmis :

1. Kendini tani ( Sokrates ) ; Kendi icinde yolculuk yap. Gunluk tut. Kalbin, gonlun, vicdanin NE diyor ? Neyi ne cikariyor ? Dunyaya bilincli bakmanin yolu basta bu ic yolculuktan geciyor.

2. Oldugun gibi gorun ya da gorundugun gibi ol ( Mevlana ) ; Durust ol, adil ol, hakca dusun.Icinden gelen sesin one cikardigi degerleri koru. Hayatta bir seyleri korumak icin ayakta kalmazsan, her sey seni dusunur.

3. En yukarida ask var ( Aziz Paul ) Sesi muzige donusturen asktir. Ask olmazsa, sevgi iliskileri yoksa, ozen eksikse, hayatin kuru bir daldan farki kalmaz.

4. Dunyayi hayal gucu dondurur ( Albert Einstein ) ; Yaptigimiz her sey hayal kurarak baslar. Hayat herkes icin, hayalleri gerceklestirmek ve yapabileceginin en iyisi, olabileceginin en guzeli pesinde gitmektir. Bobby Kennedy'' nin sozu gibi : Digerleri dunyaya bakiyor ve "Neden ?" diye soruyor. Ben bambaska bir dunya dusunuyor ve "Neden olmasin ?" diye soruyorum,

5. Fazla guzellik goz cikarmaz ( Mae West ) ; Guzel hayat doya doya yasanir. Mutluluk paylasilir, hayati sevme hissi coskuyla beraber gelir. Ruhun muziginde "Haydi bastir, goster kendini" temposu vardir. Kibir degil, cosku !.

6. Firsatlar yakalandikca cogalir ( Sun Tzu ) ; Basari cesaret ister, baslangictaki cesaret sonradan inanca donusur. Inanc insanliga daha iyi hizmet arzusuna donustugunde, firsatlar yelpazesi yukari bir seviyede tekrar acilir.

7. Ya yap ya yapma. Denemek yok !. ( Yoda -Yildiz Savavlari ) ; Hayat Seri hareket, karar ve kararlilik gerektirir. Tereddutte kalanlar geride kalir. Hayatin ustune gitmezseniz, hayat sizin ustunuze gelir.

8. Mukemmellik, ekleyecek bir sey kalmadiginda degil, alinacak bir sey kalmadiginda olusur ( Antoine de St. Exupery ) ; Hayatinizi basitlestirin. Basite indirge, indirge, bir kere daha indirge... O zaman NE kaliyor ona bak. Istekler listenizi kisa tutun. Kisa tutun ki, odaklanabilesiniz. Gunes isigina buyutec tutmak gibi konsantre olmazsaniz, hayati yakamazsiniz.

9. Kabiliyet yoksa sanatci olmaz, AMA calisilmadikca kabiliyet hicbir ise yaramaz ( Emile Zola ) Ancak akilli, bilincli ve odagi sasmayan cabalar sonrasi, olasi potansiyelin yapabilecekleri gerceklesir. Elmasi yontmadikca elinizde sadece bir tas parcasi vardir.

10. Hayati yasamanin iki yolu var. Biri hicbir sey mucize degilmis gibi yasamak... Digeri her sey mucizeymis gibi yasamak ( Albert Einstein ) ; Sukretmeyi unutmamak gerek !.


Her insan mutlu bir hayat surmek, kendini "mutlu hissetmek" ve de "huzur icinde olmek" ister... Istemek ile gerceklestirmek arasindakiFARK da iste tam bu noktada devreye girer...

Şehbir
02-19-2009, 02:45 PM
Bazı Kelime ve Eklerin Yazılışı


Bağlaç Olan da, de'nin Yazılışı

Bağlaç olan da, de ayrı yazılır. Kendisinden önceki kelimenin son ünlüsüne bağlı olarak ünlü uyumlarına uyar: Kızı da geldi gelini de. Durumu oğluna da bildirdi. Sen de mi kardeşim? Güç de olsa. Konuşur da konuşur.
UYARI : Ayrı yazılan da, de hiçbir zaman ta, te biçiminde yazılmaz.
UYARI : Ya sözüyle birlikte kullanılan da mutlaka ayrı yazılır: ya da.
UYARI : Da, de bağlacını kendisinden önceki kelimeden kesme ile ayırmak yanlıştır: Ayşe de geldi (Ayşe'de geldi değil).
UYARI : Da, de bağlacının bulunma durumu eki olan -da, -de, -ta, -te ile hiçbir ilgisi yoktur. Bulunma durumu eki getirildiği kelimeye bitişik yazılır: devede (deve-de) kulak, evde (ev-de) kalmak, yolda (yol-da) kalmak, ayakta (ayak-ta) durmak, çantada (çanta-da) kek*lik. İkide (iki-de) bir aynı sözü söyleyip durma.
Yurtta sulh, cihanda sulh. (Mustafa Kemal Atatürk)
Bağlaç Olan ki'nin Yazılışı
Bağlaç olan ki ayrı yazılır: demek ki, kaldı ki, bilmem ki.
Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, şuurla işlen*sin.
(Mustafa Kemal Atatürk)
Olmaz ki!
Böyle de yatılmaz ki! (Orhan Veli Kanık)
Ruşen Eşref Ünaydın'ın "Diyorlar ki" adlı eseri ne güzeldir!
Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer.
Ki bağlacı, birkaç örnekte kalıplaşmış olduğu için bitişik yazılır: belki, çünkü, hâlbuki, mademki, meğerki, oysaki, sanki. Bu örnekler*den çünkü sözünde ek aynı zamanda küçük ünlü uyumuna uymuştur.
Şüphe ve pekiştirme göreviyle kullanılan ki sözü de ayrı yazılır: Babam geldi mi ki? Başbakan konuşacak mı ki?
Bağlaç Olan ne ... ne ...'nin Yazılışı
Bu bağlacın kullanıldığı cümlelerde fiil olumlu olmalıdır: Ne Fransa'da ne de Almanya'da aradığını bulabilmişti.
Onlar ne arsız ne yılışkan ve yırtık gülmelidirler; ne de somurtmalıdırlar. (Refik Halit Karay)
Ne ziraat ne ticaret için kâfi nüfus kaldı. (Falih Rıfkı Atay)
Soru Eki mı, mi, mu, mü'nün Yazılışı
Bu ek gelenekleşmiş olarak ayrı yazılır ve kendisinden önceki kelimenin son ünlüsüne bağlı olarak ünlü uyumla*rına uyar: Kaldı mı? Sen de mi geldin? Olur mu? İnsanlık öldü mü?
Soru ekinden sonra gelen ekler, bu eke bitişik olarak yazılır: Verecek misin? Okuyor muyuz? Çocuk muyum? Gelecek miydi? Güler misin, ağlar mısın?
Bu ek sorudan başka görevlerde kullanıldığında da ayrı yazılır: Güzel mi güzel! Yağmur yağdı mı dışarı çıkamayız.
UYARI: Vazgeçmek birleşik fiili, mi soru ekiyle birlikte kullanıldığında iki ayrı biçimde yazılabilir: Vaz mı geçtin? Vazgeçtin mi?
Fiil Çekimi ile İlgili Yazılışlar
Gelecek zaman ekinin ünlüleri ile zaman ekinden önceki ünlü, söyleyişe bakılmaksızın bütün şahıslarda a, e ile yazılır: geleceğim, gelmeyeceğim, gelemeyeceğim, geleceğiz, gelmeyeceğiz, gelemeyeceğiz, gelmeyeceksin, gelemeyeceksin; alacağım, almayacağım, alamayacağım, almayacaksın, alamayacaksın; başlayacağım.
Teklik ve çokluk 1. kişi emir eklerinin ünlüsü ile ekten önceki ünlü, söyleyişe bakılmaksızın a, e ile yazılır: başlayayım, gelmeyeyim; başlayalım, gelmeyelim.
İstek ekinden önce gelen ünlü, söyleyişe bakılmaksızın a, e ile yazılır: başlayasın, başlaya, başlayasınız, başlayalar; gelmeyesin, gelmeye, gelmeyesiniz, gelmeyeler.
Mastar Eklerinin Yazılışı

-mak, -mek ile biten mastarlardan sonra -a, -e, -ı, -i eklerinden biri geldiğinde araya y ünsüzü girer: kazanmak-a > kazanma-y-a, aldanmak-ı > aldanma-y-ı, sevmek-e > sevme-y-e, görmek-i > görme-y-i.
İken'in Yazılışı
İken ayrı olarak yazılabildiği gibi kelimelere eklenerek de yazılabilir. Bu durumda başındaki i ünlüsü düşer. Getirildiği kelimenin ünlüleri kalın da olsa, bu ekin ünlüsü ince kalır: okur-ken (< okur iken), yazar-ken (< yazar iken), çalışır-ken (< çalışır iken), uyur-ken (< uyur iken), başlar-ken (< başlar iken), durmuş-ken (< durmuş iken), olgun-ken (< olgun iken), durgun-ken (< durgun iken).
İken, ünlüyle biten kelimelere ek olarak getirildiğinde başındaki i ünlüsü düşer ve araya y ünsüzü girer: okulday-ken (< okulda iken), yolday-ken (< yolda iken).
İle'nin Ek Olarak Yazılışı
İle ayrı olarak yazılabildiği gibi kelimelere eklenerek de yazılabilir. Kelimelere eklenerek yazıldığında ünlü uyumlarına uyar.
İle, ünsüzle biten kelimelere ek olarak getirildiğinde i ünlüsü düşer ve bitişik yazılır: bulut-la (bulut ile), çiçek-le (çiçek ile), kuş-la (kuş ile).
İle, ünlüyle biten kelimelere ek olarak getirildiğinde başındaki i ünlüsü düşer ve araya y ünsüzü girer. Ek, ünlü uyumlarına uyar: arkadaşı-y-la (arkadaşı ile), anası-y-la, (anası ile), çevre-y-le (çevre ile), sürü-y-le (sürü ile), yapı-y-la (yapı ile).
Ek Fiil Olan imek'in Yazılışı
İmek fiili bugün daha çok ekleşmiş olarak kullanılmakta ve ünlü uyumlarına uymaktadır.
Ünlüyle biten kelimelere eklendiğinde i ünlüsü düşer. Bu durumda araya y ünsüzü girer: ne-y-se (ne ise), sonuncu-y-du (sonuncu idi), yabancı-y-mış (yabancı imiş).
Ünsüzle biten kelimelere eklendiğinde de i ünlüsü düşer: gelir-se (gelir ise), güzel-miş (güzel imiş), yorgun-du (yorgun idi).
Pekiştirmeli Sıfatların Yazılışı
Pekiştirmeli sıfatlar bitişik yazılır: apaçık, apak,




http://i44.tinypic.com/2u7yjiq.jpg


http://i44.tinypic.com/1znnzau.gif

Şehbir
02-19-2009, 02:59 PM
'Yerli tohumlarımız' kanunla yabancılara


Tohumculuk alanında çıkarılan kanunlarla yerli tohumlarımız büyük bir tehlike altına girdi. Bu kanunlar tüketicinin, köylünün, çiftçinin aleyhine sonuçlar doğuracak.

Sağlığımız bile bozulacak.

Nasıl mı?

EKLİ DOSYADA...

Şehbir
02-19-2009, 03:25 PM
Gavur İzmirli

Anadolu'nun çok yerinde Izmir'e Izmirlilere gavur derler.
Asagilama,
kendinden olmama anlami tasiyan bu nitelemeyi sever, Izmirliler.
Baskalari gibi tutucu bagnaz olmaktansa çagdas Avrupai
görüntüsünün böyle aykiri bir niteleme dogurdugunun farkindadir. Güler geçer, Izmirliler.
Bugünkü Hisar camii çevresinde kurulan eski kent çekirdeginin
Ceneviz kolonisi olmasi daha sonralari ise seferad Yahudilerinin gelip
yerlestigi bugünkü Konak çevresi nedeniyle Izmir'in merkezi
yillar boyunca Gavur Izmir olarak adlandirilmistir.
Çarsinin ve limanin merkezde yer almasi nedeniyle bölgenin
alisveris ve ticaret mekani uzun yillar "gavur Izmir" diye adlandirilan bu
bölge olmustur. Isgal yasamis, kurtulus savasi ve mübadele ile
gayrimüslim nüfusunu büyük oranda yitirmis olmasina karsin bazi
özelliklerini yitirmemistir. Kimilerine göre gavurluk diye adlandirilsa da,
ülkemizin batili yüzü olmustur, Izmir.

Vatanseverdir, Izmirliler. Istanbul yönetimi
mütareke imzalayip teslim olurken onlar kurtulus
savasinin ilk kursunu niyetine kendi insanini sürer
namluya. Dönemin yönetimi için kabul edilmez bir
baskaldiridir, gavurluktur Izmirlinin bu yaptigi.

Demokrattir, Izmirliler. 1985 Yilinda yapilan
referandumda ülke ortalamasinin büyük oranda aksine
siyasi yasaklarin kalkmasi yönünde oy kullanarak
ülkemizde demokrasinin yara almasinin önüne
geçtiginin bilincindedir. Kimilerine göre ise,
yapmistir yine gavurlugunu.

Riyakar degildir. Hosgörüsü yüksektir, Izmirlinin.
Kemeraltinda meyhaneler sokagi olarak bilinen Veysel
çikmazinda çogu meyhane sahibi ramazan ayinda
"meyhanemiz ramazan nedeniyle kapalidir" yazisi
asarken, Ferit Baba'nin meyhanesi camina "meyhanemiz
ramazanda nöbetçidir" yazisi asar. Kizmaz, karismaz
kimse kimsenin yasantisina. Kimileri için ise
gavurlugun disavurumudur, bu hosgörü.

Degerlerinin farkindadir. Vefakardir, Izmirli. Yunan
isgalinden sonra çok büyük bir kismi yanmis ve harap
olmus halde geri alinmistir. Yangin yeri denen ve
Izmir 'in eski kent merkezi olan metruk alan o
zamana kadar yapilan park alanlarinin en büyügü
olarak 1937 yilinda Izmir Fuari adiyla açilmistir.
Fuar, yikilmis, tükenmis kentin insanlarinin gayreti
ile Izmir' in yeniden kurulusunun ve çagdas
kimliginin göstergesi olmustur. Izmir Fuarinin
30.Agustos kapisindan girdiginiz zaman sizi sol
tarafta küçük birheykel karsilar. Bu heykel bir
yalak basinda 3 adet at basindan olusmaktadir.
Heykelin altindaki notta ise " bu heykel Izmir
fuarinin yapiminda çalisan ve çogu
bu çalismalar sirasinda can veren atlarin anisina
yaptirilmistir" diye yazmaktadir. Kimilerine göre
ise, bu ülkede heykeli dikilebilecek o kadar önemli
sahsiyet varken yapmistir yine gavurlugunu, Izmirli.

Gavurluk nitelemesini sever Izmirli. Çagdas,
demokrat, aydin ve aykiri olmanin karsiligi
oldugunun farkindadir, bu nitelemenin. Inançlarin
insanin vicdaninda oldugunu, kimseye inanci için
hesap vermek zorunda olmadigini bilir ve dahasi
kendini gavur diye niteleyip kendinden saymayanlari
da bagrina basar, Izmirli. Çünkü, hayatin her seyin
önünde oldugunu, asil olanin yasamak oldugunu bilir
ve bunu haykirir, Izmirli. Gavurlugu sever Izmirli.

Şehbir
02-19-2009, 04:29 PM
Dalga dalga...

"Bilim, dalganın tüm sırlarını henüz net olarak açığa çıkarmış değil..."

Okyanus boyunca boy alıp, kıyıya varıncaya kadar,
olağanüstü katı matematik kurallarına uyuyor.
Ama bilim, dalganın tüm sırlarını henüz net olarak açığa çıkarmış değil.


http://img5.imageshack.us/img5/3775/21166342ph7.jpg (http://imageshack.us/)


California köpükleri...
Dalga, kıyıya ulaşıncaya kadar, birkaç saat içinde binlerce kilometre yol alabiliyor. Dalganın hızını ölçmek için, aynı dalganın arka arkaya oluşturduğu iki dalga yüksekliği arasındaki süre hesaplanıyor. Bugüne (2001) kadar sap