View Full Version : Farklı Konularda Bilgiler
Şehbir
08-21-2008, 06:51 AM
Cehenneme açılan kapı...
Cehenneme açılan kapı, Özbekistan'ın ücra kasabalarından biri Darvaz'da bulunuyor...
http://img147.imageshack.us/img147/2015/74903658au8.jpg (http://imageshack.us)
Burası Özbekistan'ın ücra kasabalarından biri Darvaz...
http://img147.imageshack.us/img147/3019/92523213lo4.jpg (http://imageshack.us)
Ancak çok önemli bir özelliği var. Darvaz'ın yerlilerine göre "Cehenneme açılan kapı" orada!..
http://img146.imageshack.us/img146/7423/cehennem3pr0.jpg (http://imageshack.us)
Burası tam 35 yıldır yanıyor. Hem de hiç durmadan...
http://img146.imageshack.us/img146/7818/cehennem4zl9.jpg (http://imageshack.us)
35 yıl önce doğal gaz aramaları için yapılan kazılar sırasında, ekipler bir yeraltı mağarasıyla karşılaştılar. Delinen yerin etrafı bir anda çöktü. Korkunç bir çukur oluştu.
http://img147.imageshack.us/img147/16/cehennem5ai9.jpg (http://imageshack.us)
Üstelik mağaranın içinden toksit gazlar yükseliyordu. Bu toksik gazların atmosfere karışmasını önlemek için mağaranın dibine patlayıcı atıldı.
http://img147.imageshack.us/img147/548/cehennem6oh6.jpg (http://imageshack.us)
İşte o andan sonra yanmaya başlayan gazları hiç kimse söndüremedi.
http://img147.imageshack.us/img147/773/cehennem7ko3.jpg (http://imageshack.us)
Yaz kış, gece gündüz, derinliği belli olmayan bu çukur yanmaya devam ediyor
http://img73.imageshack.us/img73/3387/cehennem8zs7.jpg (http://imageshack.us)
Atropatena
08-21-2008, 06:56 AM
bu sadece yeralti qazlardir, yanirlar, onlari hec ne sondurmur, Azerbaycanda, Ateshgah etrafinda da torpaq gece gunduz yanir, hetta bizde Yanar Su deyilen bulaq da var, hemen bulqadaki su da yanir
chepny
08-21-2008, 07:09 AM
Bu da Darvaz'ın gündüz çekilmiş resmi.
http://russianfun.net/wp-content/uploads/2008/03/8.jpg
Seckjin Khan
08-21-2008, 07:11 AM
Hacın bi turunu bu bölgeye yönlendirmek lazım :shock:
Şehbir
08-21-2008, 07:24 AM
Dünyanın En Güzel 7 Vahası
Issızlığın ve uçsuz bucaksız kum düzlüğünün ortasında cennet sayılabilecek mekanlar. Aynı zamanda eski zamanda ticaretin gelişmesine büyük katkıları olmuştur ki Marco Polo, vahalar olmasaydı hiçbir zaman Çin'e kadar gidemeyecekti.
1) Ubari Vahası - Targa Vadisi Güneybatı Libya Ürdün'deki Ölü Deniz gibi suyu tuzludur. (mhtml:{72EE1CBA-CCDF-4484-8797-63895B88423F}mid://00000724/!x-usc:http://groups.yahoo.com/group/chelebi)
http://img292.imageshack.us/img292/4118/65290985il4.jpg (http://imageshack.us)
http://img292.imageshack.us/img292/4628/10798876wl7.jpg (http://imageshack.us)
2) Huacachina Vahası - Peru: Çölün ortasında, vaha kenarında devamlı yaşayan 100 kişinin bulunduğu küçük bir köyde bulunan "Amerika'nın tek büyük vahası". Ica şehrinin turistik sayfiye yeri olarak kullanılıyor.
http://img292.imageshack.us/img292/7889/37315363vl6.jpg (http://imageshack.us)
http://img292.imageshack.us/img292/9910/10220865bi7.jpg (http://imageshack.us)
http://img92.imageshack.us/img92/8899/27600229ag3.jpg (http://imageshack.us)
3) Ein Gedi - İsrail: Ölü Deniz'in batısında yer alan en büyük vaha.
http://img368.imageshack.us/img368/8245/10633593gi4.jpg (http://imageshack.us)
http://img292.imageshack.us/img292/553/99495383fu3.jpg (http://imageshack.us)[/URL]
4) Chebika Vahası - Tunus: Tunus dağlarının kuzeyinde "Güneşin Kalesi" olarak adlandırılan vaha.
[URL="http://imageshack.us"]http://img92.imageshack.us/img92/2030/24601843ho4.jpg (http://imageshack.us)
http://img92.imageshack.us/img92/4283/56163969wz5.jpg (http://imageshack.us)
Şehbir
08-21-2008, 07:25 AM
5) Timia Vahası - Nijer: Nijer'in kuzeyinde yer alan vaha ülkenin en güzel vahası olarak biliniyor. Çölün ortasında ağaçlardan portakal ve nar toplamak isterseniz Timia Vahası'na gitmeniz gerekiyor.
http://img292.imageshack.us/img292/3682/93779227cv3.jpg (http://imageshack.us/)
6) Gaberoun Vahası - Libya: Sahra Çölün'de bulunan Gaberoun, Libya'nın Sabha şehrine yakın bir konumda bulunuyor. Çok geniş göle sahip ve göl suyu çok tuzlu.
http://img292.imageshack.us/img292/7403/72676384ik6.jpg (http://imageshack.us/)
7) Herdubreidarlindir - İzlanda: Odadahraun Çölü'nün, dünyanın en kurak yerlerinden birinin tam ortasında yer alır.
http://img92.imageshack.us/img92/313/33372679ge4.jpg (http://imageshack.us/)
Şehbir
08-21-2008, 07:47 AM
[/URL]
Evsiz Kuslara Bile Ev Yapan Millet!
http://img299.imageshack.us/img299/5500/68098035jq0.jpg (mhtml:{72EE1CBA-CCDF-4484-8797-63895B88423F}mid://00000843/!x-usc:http://www.cemalhaki.com/)
http://img299.imageshack.us/img299/428/19449353rj2.jpg (http://imageshack.us)
"Atli kulturun kilicli cocuklari" atalarimiz, derin bir doga sevgisi ile doluymus.
Otaginin uzerine yuva yapan guvercinler icin cadirini birakip savasa giden, miraslarindan bir bolumunu sokaktaki hayvanlara birakan, sadaka niyetine kus azat edenler de onlar. Bugunku halimizse, gecmisimizle kiyaslanamaz…
http://img229.imageshack.us/img229/9756/22939928ng8.jpg (http://imageshack.us)
insan olarak bundan 150 sene oncesine gore ne durumdayiz? Cevap cok aci: Maalesef bugun millet olarak atalarimizin cok gerisindeyiz. Cunku doganin sade bir uyesi olmaktan cikip, yirtici birer canavara donustuk. Bu halimizle de atalarimizdan cok geriye dustuk. Bizim atalarimiz oyle bir doga sevgisi ile doluydu ki agacta, kusta, suda, kayalarda bile kutsallik gorur; onlari kutsar; onlarla bir arada yasamaktan derin mutluluk duyardi. Bu yuzden kuslar icin bile evler yaparlardi. "Serce saray, kus kosku, kus evi" gibi adlar verilen bu evler; ozenle ve kutsal bir hizmet yerine getiriliyormuscasina yapilirdi. Camilerde, mezar yapilarinda, kosklerde ozenle yapilmis; havalandirmasi bile dusunulmus bu minyatur yapilar bulunuyordu. Hayvanlara bakmak, ihtiyac sahibi olanin ihtiyacini gidermek, caresizlere el uzatmak Turk milletinin en asli ibadeti olarak one cikmisti.
http://img229.imageshack.us/img229/3319/15187857xz5.jpg (http://imageshack.us)
YILANA BILE DOKUNMA
Sanat tarihcisi Malik Aksel bakin daha yakin zamanlara kadar atalarimizin yasadigi evleri nasil anlatiyor: "Eskiden hayvanlarla insanlar akrabalar gibi bir arada yasarlardi. Kediler davetsiz misafirlerdi. Kopekler hakkinda hadis oldugu icin eve sokulmazdi. Fakat sokakta bunlara ekmek dogranir, hatta adaklar dahi adanirdi. Yarasa, sansar, gelincik ise evin en kuytu koselerini doldururlardi. Temel yilanina dokunulmaz, goruldugu zaman "Sahmelek veya Sahmaran basi icin bana dokunma" denir. iyi, kotu her turlu hayvanlara dostluk ve misafirperverlik gosterilir, ayri ayri konuklanirdi. Agaclarin tepelerinde, bacalarda, leylekler yer tutardi. Cati aralarinda kirlangiclar, bos tavanlarda orumcekler! Sayet orumcekler alinacak olursa ogleden evvel alinmalarina dikkat edilir, ogleden sonra baska yerlerde yuva yapabilsinler diye. Hele kus yuvalarina el degdirilmez, tedirgin edilmezdi. Yuva bozanin gunahi buyuktu. Leylek ugurludur. Sicak memleketlerden geldigi icin kendisine hacilik kondurulmustur. Kumru ve guvercinler kafeste beslenemezler yahut bunlari kafeste beslemek gunah sayilirdi. Fakat kanarya, saka, ispinoz, flurya, iskete gibi otucu kuslar boyle degil. Papagan, dudu kusu, muhabbet kusu ise kibar ev ve konaklarin kuslariydi."
http://img299.imageshack.us/img299/3427/47016303dw1.jpg (http://imageshack.us)
(mhtml:{72EE1CBA-CCDF-4484-8797-63895B88423F}mid://00000843/!x-usc:http://www.cemalhaki.com/)
[U] YABANCILAR OVGUYLE ANLATIYOR
Atalarimizin hayvanlara karsi gosterdigi sevgi ve ilgiyi Avrupali gezginler hayret ve hayranlikla anlatmislardir. Iste onlardan bir demet:
Once 1555'te Istanbul'a gelen Avusturya Elcisi Ogier Ghiselin de Busbecg'in mektubundan bir bolum: "Bizim mahallenin civarinda bir yerde gur yaprakli dallarini etrafa yaymis buyuk bir cinar agaci var. Bazen, kuscular, yanlarinda bircok kucuk kus oldugu halde bu cinarin alina gelip oturuyorlar. Gelip gecenler de onlara para vererek kuslari aliyor ve azat ediyorlar. Serbest kalan kuslar cogunlukla cinarin yapraklari arasina konarak kanatlarini cirpiyor, sevincle civildasiyorlar, adeta esaretten kurtulmalarinin heyecanini yasiyorlar. Onlari serbest birakmis olan Turkler de bu manzarayi gorerek aralarinda soyle konusuyorlar: "Bak nasil seviniyor, minnetlerini nasil dile getiriyorlar". Civiltilari kirlari dolduran kucuk kuslari oldurmek soyle dursun, onlari hurriyetlerinden mahrum edip kafeste beslemeye bile bir kisim Turkler asla razi olmazlar.
http://img229.imageshack.us/img229/2751/21028536mn8.jpg (http://imageshack.us)
Diyebilirim ki Turk atlari kadar insana yakin bir hayvan daha yoktur. Bunlar binicilerini ve bakicilarini hemen tanirlar. Turkler atlari terbiye ederken onlara cok sefkatli davranirlar. Koyluler taylari incitmemek icin ellerinden geleni yapiyorlar, evlerinin icine kadar sokuyorlar, yemek sofralarina bile aliyorlar, seviyorlar, oksuyorlardi. Taylari adeta cocuklariyla bir tutuyorlardi. Kotu nazarlardan onlari korumak dusuncesiyle boyunlarina gerdanlik gibi bir muska takarlar. Zira Turkler nazardan pek korkarlar. Hayvanlara bakanlar onlari hep oksayarak, iyi davranarak sevgilerini kazanirlar. Mecbur olmadikca sopa veya kirbacla vurmazlar."
Şehbir
08-21-2008, 07:49 AM
http://img229.imageshack.us/img229/2602/86806669xt8.jpg (http://imageshack.us)
SOKAK HAYVANLARINA MIRAS BIRAKANLAR
1655-1656'da Turkiye'ye gelen Fransiz Jean Theveot da ayni gorusleri dile getirmektedir: "Turklerin iyilikseverligi hayvanlara ve bu arada kuslara kadar ulasir; her gun bircok kimse pazarlara kus satin almaya gider ve bunlari serbest birakirlar. Soylediklerine gore bu kuslarin ruhlari, kiyamet gununde Tanri huzurunda olanlarin iyiliklerine sahitlik edecekledir. Bir hayvanin aci cekmesinden istirap duyarlar, tavuklarini kesmek istedikleri zaman onlara fazla istirap vermemek icin baslarini bir darbede keserler; eger onlarin, Fransizlarin yaptiklari sekilde oldurulduklerini gorselerdi yapana birkac sopa atmaktan kendilerini alamazlardi.
http://img229.imageshack.us/img229/1640/34419561uf6.jpg (http://imageshack.us)
…Olen bazi kimseler mallarini haftada birkac defa kopek ve kedileri beslemek uzere birakirlar. Bu vasiyetlerini yerine getirmek icin sadakatle ve dindar bir sekilde bunu yapan firinci ya da kasaplara paralarini birakirlar ve her gun yaninda et tasiyan insanlarin kopek ya da kedileri cagirarak bu hayvanlari cevresine toplayip onlara parcalar halinde bunlari atmasi hos bir seydir."
http://img229.imageshack.us/img229/9778/81249021un2.jpg (http://imageshack.us)
MUBAREK GUVERCIN HACI LEYLEK
18. yuzyil Turkiye'sini ayrintilarla veren Leydi Montague guvercinlerle leylekleri anlatirken diyor ki: "Burada masumiyetlerinden dolayi guvercinlere dindarca bir hurmet besliyorlar. Bu yuzden adetleri gun gectikce artiyor. Leyleklere de ayni saygi gosteriliyor. Cunku bunlarin her kis Mekke'yi ziyarete gittiklerine inaniyorlar. Velhasil bunlar Turk Imparatorlugu'nun en bahtiyar tebaasi. Zaten onlar da imtiyazlarini fark ettikler icin sokakta rahatca dolasiyor, evlerin ust katlarina yuva yapiyorlar. Evlerine yuva yapilan halk kendilerini sansli sayiyorlar. Butun sene ne yangina ne de vebaya ugramayacaklarina inaniyorlar. Odamin penceresinde bu ugurlu yuvalardan bir tane bulundugu icin ben de bahtiyarim."
http://img299.imageshack.us/img299/9813/22494031bx0.jpg (http://imageshack.us)
TAHTA KUS EVCIKLERI
19. Yuzyil yazarlarindan Gerard de Nerval'den su not da ilginc: "Tekkenin bahcesine girdigimizde is goren dervislerin aksam yemegini verdikleri bu hayvanlardan pek cogunu gorduk. Bunun icin cok eski ve cok sayida vakiflar var. Akasya ve cinar agaclari dikilmis olan bahcenin duvarinda, konsollar gibi belli bir yukseklige asilmis, boyali, oymali kucuk tahta evcikler vardi. Bunlar, kuslar icin yapilmis evciklerdi ve serbestce ucusan kuslar gelip bu barinaklara sahip cikiyorlardi."
Şehbir
08-21-2008, 07:49 AM
http://img299.imageshack.us/img299/4885/57833585wk0.jpg (http://imageshack.us/)
Istanbul kanatlar altinda
19. yuzyilin yazar ve gezgini Edmondo de Amicis Istanbul'un kuslarini soyle anlatiyor: "Turklerin cok sevip koruduklari her cinsten sayisiz kus sayesinde Istanbul'un kendine mahsus bir nesesi ve zarafeti vardir. Camiler, korular, eski surlar, bahceler, saraylar, her sey sarki soyler, dem ceker, civildar, oter, sakir; her tarafta kanatlarin temasi hissedilir, her tarafta hayat ve ahenk vardir. Serceler evlere cesaretle girip cocuklarla kadinlarin ellerinden yem yer; kirlangiclar yuvalarini kahve kapilarinin ustune, carsi kubbelerinin altina yapar, sultanlarin veya sahislarin hayratlariyla beslenen sayilamayacak kadar cok guvercin surusu kubbelerin sacaklari boyunca ve serefelerin etrafinda beyazli siyahli halkalar meydana getirir; martilar sevincle ucusur, binlerce kumru mezarlik servilerinin arasinda sevisir; Yedikule'de kargalar oter, akbabalar daire cizerek ucar; deniz kirlangiclari uzun diziler halinde Karadeniz'le Marmara arasinda gidip gelir ve leylekler issiz turbelerin uzerinde lak lak eder. Turkler icin bu kuslarin her birinin guzel bir manasi veya hayirli bir tesisi vardir. Kumrular sevdalari korur, kirlangiclar yuva yaptiklari evleri yangindan muhafaza eder, leylekler her kis Mekke'ye hacca gider, deniz kirlangiclari muminlerin ruhlarini cennete goturur. Boylece minnet hissiyle ve dindarlikla Turkler kuslari himaye edip beslerler, kuslar da onlarin evlerinin etrafinda, denizin ustunde ve mezarlarin arasinda senlik eder. Istanbul'da, her yerde insanin basinin uzerinde, dort bir tarafta kuslar vardir, sehre koy nesesi dagitan ve ruhunuzdaki tabiat duygusunu durmadan yenileyerek icinizi serinleten civil civil suruler size soyle bir dokunup gecer."
http://img299.imageshack.us/img299/835/95261137nr8.jpg (http://imageshack.us/)
Dogayla uyum
Velayetname'de anlatildigi uzere; Haci Bektas Veli Anadolu'ya gelirken atalarimizin en mazlum yaratik gordugu guvercin donuna girmistir. Bunun da ayri bir hikayesi vardir. Ayni bicimde 1140'larda bir savasa giderken Selcuklu Sultani Sencer'in otaginin uzerine guvercin yuva yapar. Sultan bunu gorunce otagini orada birakir ve basina da gozculer diker. Ta ki yavrular cikar, ucarlar; otag oyle sokulup goturulur. Iste bizim atalarimiz bunlardi... Atli kulturun kilicli temsilcileri; binlerce yil Avrasya'ya egemen olmuslarsa bunu kilic gucunden degil doga ile olan bu uyumlarindan saglamislardir. Bugun onlarin torunu olan bizler ise hayvanlari, bocekleri, bitkileri yok etmek icin muthis bir yaris icindeyiz. Atalarimizin cok cok gerisine dustugumuzu acaba anliyor musunuz?
http://img229.imageshack.us/img229/5025/49051088ld7.jpg (http://imageshack.us/)
Uskudar'da kedi hastanesi
Prusya'da genelkurmay baskanligi da yapmis olan General Von Moltke 'Turkiye Mektuplari'nda sunlari yaziyor: "Turkler hayirseverliklerini hayvanlara karsi bile gosterirler. Uskudar'da bir kedi hastanesi bulursun, Beyazit Camisi'nin avlusunda da guvercinler icin bir bakim yeri vardir. Yoksul Muslumanlar bile olenlerin mezarini, canlilar icin hayra vasita etmeye calisirlar; bircok mezar taslarinin alti bir yalak seklinde oyulmustur, buraya yagmur sulari toplanir ve sicak yaz gunlerinde kopekler ve kuslarin susuzluklarini giderebilecekleri, kucuk mikyasta bir fukara mutfagi vazifesini gorur, Muslumanlar hayvanlarin sukraninin da insanlara hayir getirebilecegine inanirlar."
Bu "kuşlar" konusunda da ben bir bilgi vereyim.
Selçuklu döneminde "Gariban kuşları koruma vakfı" diye bir kurum varmış. Yanısıra eski evlerimize bakarsanız (ya da bir tane görebilirseniz :( ) kuşlar için yuva boşlukları bırakıldığını göreceksiniz. Ah ulan şimdilerde kedinin kuyruğuna torpil bağlayan kuşağı görünce...
Şehbir
08-21-2008, 08:00 AM
Dünya'nın Yeni 7 Harikası
Dünyanın 7 harikasını bilmeyen yok sanırız.
UNESCO bu kez 7 yeni harika seçti. Bakın yeni harikalar neler;
http://img229.imageshack.us/img229/9011/45287437xc5.jpg (http://imageshack.us)
TULAU EVLERİ-ÇİN: 12. ve 20. yüzyıllar arasında inşa edilen 46 evden oluşan, Çin'in Fuji bölgesinin güneybatısındaki 120 kilometrelik alana yayılan bu ev dizisi, her biri 800 kişiyi barındıracak şekilde inşa edilmiş.
Ortak bir avluya bakan, az pencereli, tek girişli bu evlerin esas yapım amacı, bulunduğu alanı savunmak olarak belirlenmiş. Tüm bir kabileyi içine alabilen bu evler, adeta küçük birer şehir olarak ün salmış.
http://img229.imageshack.us/img229/2040/40395690cp1.jpg (http://imageshack.us)
RHAETIAN DEMİRYOLU: İsviçre Alplerini arşınlayan iki tarihî demiryolu, bu bölgede buluşuyor. 1904'te açılan Albula hattı, 67 km boyunca uzanarak alanın kuzeybatısını kapsıyor. 61 kilometrelik Bernina geçişinde ise 13 tünel, 52 viyadük bulunuyor. Tren toplam 383 köprü, 84 tünel ve 196 viyadükten geçiyor.
http://img60.imageshack.us/img60/4162/52721842av0.jpg (http://imageshack.us)
SURTSEY ADASI - İZLANDA: İzlanda'nın güney kıyılarından 32 km uzaklıkta bulunan bu volkanik ada, 1963-1967 tarihleri arasında yaşanan patlamalarla oluşmuş. İnsan yaşamının bulunmadığı ada, bitkilerin ve hayvanların kendilerine nasıl bir yaşam alanı kurabileceğini kanıtlaması açısından da görülmeyi hak ediyor.
http://img60.imageshack.us/img60/1796/97504023cf8.jpg (http://imageshack.us)
BAHAİ KUTSAL MEKANI- İSRAİL: Baha'i'nin güçlü hac geleneğini ve yoğun bir kutsallığı birleştiren bu mekânlarda, 26 bina, tarihî eserler ve alanlar bulunuyor. Bahá'u'lláh Türbesi ve Báb Mozolesi, yapıtlar arasında en çok göze çarpanları olarak kabul ediliyor. Bu mekânlarda, aynı zamanda konutlar, bahçeler, neoklasik modern yapılar ve bir de mezarlık bulunuyor.
http://img229.imageshack.us/img229/7643/95359144jh4.jpg (http://imageshack.us)
AL- HİJR ARKEOLOJİ ALANI- SUUDİ ARABİSTAN: Al-Hijr, Suudi Arabistan'ın ilk kültür mirası olma özelliğini kazanan mekânı oldu. Alanda, MÖ 1. yüzyıldan kalma, iyi korunmuş, süslü cepheli mezarlıklar bulunuyor.
http://img60.imageshack.us/img60/9425/93408891wu7.jpg (http://imageshack.us)
SAN MARİNO ŞEHİR MERKEZİ ve TİTANO DAĞI: Avrupa'nın en küçük devletlerinden biri olan San Marino'daki 55 hektarlık alana yayılan, Titano Dağı'nı da içine alan şehir merkezi, 13. yüzyıla kadar uzanan bir tarihe sahip. Şehir merkezinde tarihî surlar, geçitler ve mahzenlerin yanı sıra, 19. yüzyıldan kalma bir bazilika, 14 ve 16. yüzyıldan kalma rahibe manastırları ve 19. yüzyılda inşa edilmiş Palazzo Publico bulunuyor.
http://img299.imageshack.us/img299/5989/25083476bq8.jpg (http://imageshack.us)
AHŞAP KİLİSELER- SLOVAKYA: Karpat Dağları'nın Slovakya tarafındaki ahşap kiliseler 2 Katolik, 3 Protestan ve 3 Yunan Ortodoks Kilisesi olarak 16. ve 18. yüzyıllar arasında inşa edilmiş. Yerel dinî mimarînin en önemli örneklerinin görülebildiği bu alanda, Latin ve Bizans kültürleri bir araya geliyor
Şehbir
08-21-2008, 08:22 AM
Gökkuşağı Savaşçıları - Greenpace
Yıl 1971... Üç gönüllü, Vancouver’dan yola çıkarak ABD'nin, Alaska'nın doğusundaki nükleer denemesini protesto etti. 2000 li yıllarda, binlerce eylemci ve milyonlarca kişiyi bulan üye sayısıyla yine tek amaçları var: Dünyayı kurtarmak. merakedenler için; Dünya çapında ilk büyük çevreci örgütlenme ve işte yeşil barışçıların öyküsü...
http://img299.imageshack.us/img299/9781/45211065ne5.jpg (http://imageshack.us/)
Küçük bir bot, 15 Eylül I971 de, hidrojen bombası denemesinin gerçekleştirileceği alana doğru Kanada'nin Vancouver kentinden yola çıktı. ABD hükümeti, deprem kuşağında bulunan Amchitka Adası'na bir megatonluk hidrojen bombası atmayı planlıyordu. Phyllis Cormack adlı botun içindeki üç gönüllünün amacı, yanlarındaki gazetecilerin yardımıyla eylemlerini dünyaya duyurmaktı.
Nükleer Patlama engellenemiyor.. ama başka bir patlama oluyor
Phyllis Cormack,' 30 Eylül de Amchitka Adası'na yaklaştı. Ancak, üç gönüllü ABD Sahil Güvenlik güçleri tarafından tutuklandı ve alandan uzaklaştırıldı. Bomba 6 Kasım’da patlatıldı. Günümüzdeki adıyla Greenpeace (yeşil barış) örgütünün bayrağı altında barınan bu üç adam, nükleer denemeyi engelleyememişlerdi. Ama, eylemleri ABD'nin tüm gazetelerinde manşetten verildi. Amchitka, bir daha nükleer deneme alanı olarak kullanılmadı. İlk defa gerçekleştirilen bu doğrudan eylem, taktik başarıya ulaşmıştı.
Kızılderili kahin kadının öngörüsü : "Gökkuşağı Savaşçıları"
Protestoculardan Bob Hunter'ın (o dönemde Vancouver Sun'da gazeteciydi), Amerikan yerlilerinin mitolojilerini içeren bir kitapla gemiye çıkması ve "Ateşin Gözü" adlı bir Kızılderili kadının kehanetlerini okuması, Greenpeace efsanesinin başlangıcı sayılıyor. Bu Kızılderili kadın, bir gün dünyanın tüm kaynaklarının tükeneceğini, hayvanların öleceğini ve nehirlerin kirleneceğini öngörüyordu. Ancak, çok geç kalınmadan bir grup beyaz adamın gezegeni kurtarmak için harekete geçeceğini ve onların "Gökkuşağı Savaşçıları" olarak adlandırılacağını belirtiyordu.
Bu, çok etkileyici bir çıkıştı ve 30 yıldır dünyanın farklı noktalarında çarpıcı eylemler gerçekleştiren Greenpeace'in bildirgesine dönüştü. 1980'li yıllarda ve 90’ların başında artan güçleri sırasında kullandıkları o ünlü gökkuşağı logosu, bu inançlarını destekliyordu. İdealist öğrenciler ve farklı meslek gruplarından saygıdeğer orta yaşlı üyeler, artık bu bayrak altında birleşeceklerdi.
http://img60.imageshack.us/img60/3782/28041443zc4.jpg (http://imageshack.us/)
Ekip oluşmaya başlıyor. Adı ne olsun?
Böylesine büyük bir organizasyona dönüşecekleri. 1960'ların sonunda bu işe girişen kurucuların bile hayal edemeyeceği bir durumdu. Eski mühendis Jim Bohlen, oğullarının askere çağrılmaması için ABD'yi terk etmişti. Kanada'da, sıradışı avukatlar Paul Cote ve Irving Stowe ile tanıştı. Üç kafadar, barışse*verlik ve çevrecilik fikrini yayabile*cekleri bir hareket planı içindeydiler. Daha sonra kendileriyle aynı düşün*celeri paylaşan Bob Hunter, David McTaggart ve Patrick Moore da gru*ba dahil oldu. Günümüzde tüm dün*yada bilinen ad, yoğun tartışmalar sı*rasında belirdi. Üyelerden biri, kısık sesle şöyle demişti: "Açıkçası, bu bir yeşil barış hareketi olmalı..."
1971 eylem için doğru zamandı...
1971, Vietnam Savaşı'nın doruğa ulaştığı, savaş çığırtkanlarının ABD'de seslerini iyice yükselttiği yıldı. Güneydoğu Asya. Biafra Cum*huriyeti, Kuzey İrlanda ve Hindis*tan'ın güneyi savaşa dahil olmuş ve silah yarışı, yeni bir çehreye bürün*müştü: Çin nükleer bombaya sahipti; Nixon ABD başkanıydı ve Brejnev. Kremlin Sarayı'nda oturuyordu. 1971, eylem için doğru zamandı...
Amchitka kampanyası. Greenpeace'in tanık olma (Kuveykır mezhe*binin sessiz toplantılarını şekillendi*ren felsefe) ve medyanın dikkatini çekme karışımından oluşan eylem şeklinin başarısını kanıtlamıştı. Artık, Kuzey Amerika'da Öncekinden çok daha etkin olmaları gerekiyordu.
Fransız komandolar, McTaggart’ı ölesiye dövüyorlar ama kazanan Greenpeace
1972'de, bu kez Fransa, Pasifik'te*ki Fransız Polinezyası'nda nükleer silahlarını deniyordu. David McTaggart, 12 m'lik Vega adlı kotrasıyla bu olaya meydan okumaya karar ver*mişti. Bombanın atılmasını engelleyememişti; ancak. 1973’te eylemini tekrarladı. Bu eylem sırasında, Fran*sız komandolar Vega'ya çıktılar ve McTaggart'ı öldüresiye dövdüler.
http://img299.imageshack.us/img299/5266/43033163hm3.jpg (http://imageshack.us/)
Protesto gösterisi ve dayak sahneleri basına dağıtılıyor
Her şeye rağmen, farkında olma*dıkları bir şey vardı: Gemi mürette*batından bir kişi, tüm olayı kameraya almış ve görüntüleri basına vermişti. Protesto gösterisi ve dayak sahneleri, Greenpeace'in tarafı tutularak bir anda tüm dünyaya yayılmıştı. Bunun üzerine Fransa, 1975'te atmosferdeki denemesini iptal etti.
Greenpeace.... Dünya artık tanıyor ve ilgiyle izliyor
Bu tarihi bir andı. Greenpeace, kahraman mazlum gibi görülüyordu. Artık dünya, Goliath'a karşı savaşıp onu yenmiş Davut gibi, yeni bir David'e sahipti. Bu yeni imaj, Greenpeace’n kendiliğinden zirveye oturttu. Balina avcılarına karşı verdikleri mü*cadele sırasında yaşananlar ise, arkalarına aldıkları desteği daha da per*çin leyecekti
Balina avcılarının zıpkınlarına, fok avcılarının sopalarına karşı
Tüm dünya, balina avcılarıyla ye*şil barışçılar arasındaki çekişmeyi iz*liyordu. Zıpkıncılar, küçük botlarındaki savunmasız insanlara ateş açı*yorlardı. Filonun yan tarafındaki ölü balinalar, görüntüleri daha da dramatikleştiriyordu. Gönüllerde taht kur*malarını sağlayacak olay ise, Labrador buzullarında yaşandı. Bir fok yavrusunu kucağına alıp korumaya çalışan Patrick Moore'un, sopalarla fok yavrularını öldüren avcılarla mücadelesinin görüntüleri, harekete du*yulan sempatiyi ikiye katlıyordu.
Greenpeace amacına ulaşmıştı. Onları görmezden gelmek artık mümkün değildi. 1978'de ilk ciddi başarılarını elde ettiler. İskoçya Orkney Adaları'ndaki gri fokların katliamı, öncülüklerinde yürütülen halk protestoları sonrasında durdu. Kamu*oyu, yüreklerini tutku ve kararlılıkla ortaya koyan bu gönüllüleri çok sevmişti. Pek çok kimse, örgütü hâlâ ilk yıllarındaki bu eylemleriyle anıyor.
Çevreci örgütlenme çoğalıyor
Greenpeace, o dönemlerde ortaya çıkan tek çevreci örgütlenme değil. Yeşil eylemciler batıda mantar gibi çoğalırken, 1971 'de kurulan Dünya Dostları (Friends of the Earth) ve Ya*ban Yaşamı Koruma Fonu (WWF) da varlıklarını sürdürüyordu. Green*peace'in tüm dünyada üne kavuşma*sını sağlayan sadece gündeme getir*dikleri konular değil, aynı zamanda eylem biçimleriydi.
İlk on yıl geride bırakıldığında, ar*kalarına aldıkları destekle, Greenpeace Örgütü adını Uluslararası Greenpeace (Greenpeace International) ile değiştirdi. Üyelerin mutfaklarında toplantı yapılan günler geride kalmış*tı. Bob Hunter'ın 1979'da söylediği gibi, "Köklerini salan çevreci hareket artık yavaşlatılamaz. İddiaya girerim ki, 1970’li yıllarda 10 kişiden 8'i "ekoloji"nin ne anlama geldiğini bil*miyordu. 10 yıl içinde ailelerin arasın*da konuşulan bir kavrama dönüştü. Tabii ki Greenpeace bunu tek başına başarmadı, ancak, amaçladığımızı yaptığımızı düşünüyorum: insanların zihinlerine çevreciliği kazıdık..."
http://img60.imageshack.us/img60/4411/26386649by2.jpg (http://imageshack.us/)
Şehbir
08-21-2008, 08:22 AM
Kurucu üyelerden Patrick Moore ayrılıyor : "başarı tutkunları" diye sitem ediyor
Ancak, örgütün sadece başarı ve popülarite ile anılması kurucu üyeler*de rahatsızlık yaratmaya başlamıştı. Onlar Greenpeace'in kuruluş amacın*dan uzaklaştığını, hatta kimilerinin örgütü narsisizmlerini kamçılamak için kullandıklarını düşünüyorlardı. Kasım 1979'da Patrick Moore, Bob Hunter ve fotoğrafçı Rex Weyler, bir akşam Amsterdam'da bir barda toplandılar. 1986'da örgütle ilişkisini kesen Moore, o akşam örgütün yeni görünü*müyle ilgili olarak "başarı tutkunları" diye sitem edecekti. Yapılanma içinde artan bürokrasi ve hiyerarşi karşısında ayrılmayı tercih etmişti.
Yeşilci partiler siyasette
1980'ler; Margaret Thatcher ve Ronald Reagan'ın, "dünyada en bü*yük kim?" tarzı politikalarla uğraştığı yıllardı. Reagan'ın Stratejik Savun*ma İnisiyatifi programı ve Thatcher'ın 1982'deki Falkland zaferiyle dikkatler oluşuma çevrilmiş olsa da, halk arasında antipati de yayılıyordu. Nükleer Silahsızlanma Kampanyası (CND) ve Greenham Common'ın İn*giltere hükümetine yönelik nükleer güç karşıtı gösterileri, halktan daha fazla ilgi görmüştü. Resmi hükümet*lerin ilgisizliğinde, 1985'te gerçek*leştirilen "Acil Yardım" konseri, yeni bir küresel bilincin gelişmeye başla*dığının habercisiydi. Yeşil partiler, tüm Avrupa'da beklenmedik başarı*lar kazanıyordu.
Greenpeace yeniden yapılanıyor
1980'ler, Greenpeace için de hare*kete geçme yılları oldu. 1970'li yıl*lardaki başarılar üzerine dayandırılan kampanyalar yerine, yeni soluklu bir yapılanmaya gitmeye karar verdiler. Greenpeace'in baskıları sonucunda, Uluslararası Balina Avcılığı Komis*yonu, 1982 moratoryumunu kabul et*ti. Okyanusları radyoaktif atıklardan arındırmaya yönelik çalışmalar, Londra Konferansı sonunda imzala*nan 1983 moratoryumu ile noktalan*dı. 1988'de klorlu organik atıkların denizde yakılması tüm dünyada ya*saklandı. Bu konuyla ilgili morator*yum, 1989'da BM tarafından imza*landı. Bunların yanı sıra, Antarkti*ka'ya hükümetler dışı bir merkezi, ilk kez Greenpeace kurdu ve soğuk kıtaya "Dünya Parkı" adını verdi.
En büyük etkiyi ise, gemileri Rainbow Warrior'ın batması yarattı. Aradıkları halk desteğini yine kazanmışlardı. Baskı grubuna yönelik sev*gi gösterileri artmış, üye sayısında patlama yaşanmıştı. Fransızlar yeni bir şehit yaratmıştı, sessizlik döne*minden sonra örgüt gücünü perçinle*di ve güvenilirliğini yeniden kazandı.
Rainbow Warrior nasıl batırıldı?
Greenpeace'in ana gemisi Rainbow Warrior, 1985’te Yeni Zelanda sularında yol alırken, Fransa'nın Mururoa Adası'nda gerçekleştirmek istediği nükleer denemeyi engelleme kampanyasını başlattı. Örgüt, Başkan Mitterand'a bir uyarı mektubu göndermişti; ancak, Paris'te kapalı kapılar ardında planlar yapılıyordu. Fransız Polinezyası da bağımsızlık isteyen protestocularla sarsılıyordu. Fransız hükümeti, Greenpeace'in başlattığı kampanyanın ilgi odağı olacağından korkarak, örgütün Auckland’deki_ofisine Christine Cabon adında bir casus sızdırdı.
10 Temmuz 1985te, gece yarısına çok az kala, Auckland limanı büyük bir patlamayla sarsıldı. Warrior, ön kısmındaki hasar sonucu su almaya başlamıştı. Kaptan Peter Wilcox, geminin acilen terk edilmesi için emirler veriyordu. Bu arada, fotoğrafçı Fernando Pereira, fotoğraf makinelerini almak için kamaraya girdiğinde ikinci patlama gerçekleşti. Warrior, sancak tarafına doğru limana yaslandı. 4 saat sonra da Fernando Pereira'nın cansız bedeni bulundu. Daha sonra elde edilen bilgiler ışığında, Wrrior'un batırılması olayını Fransız hükümetinin planladığı açıktı. Saldırıyı planlayanların Savunma Bakanı Charles Hernu ile Gizli İstihbarat Servisi'nin başı Henri Lacoste olduğu belirtiliyor. Bu olayla ilgili olarak iki gizli servis ajanı, sabotaj hazırlama ve cinayet suçundan yargılandı. On yıla mahkûm edilen ajanlar, iki yıl hapis yattıktan sonra serbest bırakıldılar. Bu durum Yeni Zelanda ile Fransa hükümetleri arasında uzun süren anlaşmazlıklara yol açtı.
http://img299.imageshack.us/img299/5743/87599022cl0.jpg (http://imageshack.us)
Büyüyen örgüt, uluslararası faaliyet ve başarılar
Örgüt 20. yılında tanınmayacak haldeydi. 1985 ile 1990 yılları arasın*da üye sayısı 1 milyondan 4,8 milyon kişiye çıktı. Günümüzde, merkezi Amsterdam'da olan örgütün her kıta*da ofisleri ve tüm dünyayla iç haber*leşme bağlantılı gemileri var. Strateji*leri de tamamen değişmiş durumda. Avukatları, lobi faaliyetlerini yürüten bürokratları ve Londra, Boston ve Ki*ev'de, kampanyaları destekleyecek bilimsel araştırmaları ve bilgileri sağ*ladıkları bilim merkezleri bulunuyor,
Yaptıkları çalışmalar ve amaçları da küresel bir görünüm kazandı. De*mir Perde ülkelerindeki kontrol edilemeyen hava kirliliğinin önlenmesi, Çernobil kazası, Exxon Valdez petrol felaketi, iklim değişikliklerine umar*sızlık, asit yağmurları, orman katli*amları, ozon tabakasındaki delik... Hepsi, aynı zamanda politik sorunlar olan bu konularda çalışmalarını yü*rütüyorlar.
Çabalarının karşılığını da görüyor*lar. Örneğin, Antarktika Sözleşmesi'ne imza koyan ülkeler, 1991'de, bölgedeki mineral araştırmaları 50 yıllığına yasakladılar. 1992 de. 160 ülkenin katıldığı Rio Dünya Zirvesi'nde bir tavsiye konuşması yaptılar. Yüksek miktarda atıkların saklanma*sını yasaklayan sözleşmeyi dünyaya kabul ettirdiler. Dahası Antarktika, 1994 yılında balinaların doğal koru*ma alanı ilan edildi.
http://img209.imageshack.us/img209/1816/55643268nc4.jpg (http://imageshack.us)
Greenpeace zor durumda kalıyor.... Shell'den özür diliyor
Ancak, 1995 yılında imajlarını ze*deleyen büyük bir hata yaptılar. Pet*rol şirketi Shell, kullanımını durdurduğu Brcnt Spar petrol çıkarma ünite*sini tasfiye etmek üzereydi. Greenpe*ace, bu işlemin, tonlarca atığın Atlas Okyanusu'na karışması anlamına ge*leceğini tüm dünyaya duyurdu. Tele*vizyonlar 4 gün boyunca Greenpeace eylemcilerinin deniz üzerindeki gös*terilerini görüntülediler. Bu İnanılmaz bir görüntüydü: Eylemciler canları pahasına mücadelelerini verirken, platformdan üstlerine tazyikli su sıkı*lıyordu. Atlas Okyanusu'ndaki bu mücadelede Shell zor kullanan taraf görüntüsüne bürünmüştü. Greenpe*ace bu savaşı kazanan taraftı, en azın*dan öyle görünüyordu.
Ancak Greenpeace'in, platformda*ki atığın miktarını olduğundan daha fazla bildirdiği anlaşıldı. Kampanya*yı haklı gösteren veriler yanlıştı. Gre*enpeace kamuoyu önünde Shell'den özür diledi ve bilgileri yeniden dün*yaya duyurdu. Her şeye rağmen bir kere yara alınmıştı. Daha önce verile*ri bilimsel kabul edilen Greenpeace'in güvenilirliği zedelenmişti. Her ne kadar 1998'de, denizdeki petrol platformlarının boşaltılması yasaklandıysa da, Brent Spar olayının izle*ri silinemedi. Bunun yanı sıra, Gre*enpeace'in ABD örgütlenmesinin verdiği bilgilerin de yanlış olduğuna ilişkin haberler yayıldı. Rakamların doğruluğuna ilişkin kampanyalar yürüttü; ama, bir türlü eski güvenini ka*zanamadı.
Çevreci ama bıkkın toplum
Greenpeace günümüzde 30. yaşını kutluyor. Tüm dünya, artık çevresel konulardan haberdar. Tüm şirketler doğa dostu kampanyalar yapmak, ürünlerinin çevreye zarar vermediği*ni kanıtlamak zorundalar. Toplum, 1971'e oranla çok daha bilinçli, ama, bir o kadar da bıkkın... Kitleler daha sakin yolları tercih ediyorlar, üniver*site kampüsleri iş bulma derdi için*deki öğrencilerle dolu, protestocular*la değil... Doğaldır ki, yeni binyılda da eylemler bitmedi, ancak şekli de*ğişti. Şirketlere yönelik düzenlenen kampanyalar yerini küreselleşme karşıtı eylemlere bıraktı. Çünkü, şir*ketler tekelleşmeye doğru gidiyor ve yazılım programlarından makyaj malzemelerine kadar pek çok farklı alanda ürünleri var. Dolayısıyla so*runlar artık daha büyük... Dünya Ti*caret Örgütü'nün 2000 yılı görüşme*leri, 2001 Amerika Zirvesi sırasında Scattle sokaklanndaki olaylar, Londra, Quehec'teki polis müdahaleleri ve son olarak da Cenova'daki G8 zirve*si sırasında öldürülen gösterici... Tüm bunlar, tartışmaları ve gösterile*ri daha da keskinleştiriyor.
Greenpeace, şiddet karşıtı bir yapı*lanma ve kitle gösterilerinin, sorunun temelinden uzaklaşmaya yol açtığına inanıyor. Ancak, kamuoyunun istek*leri karşısında liderlerin duyarsızlığı*na tepkiyi paylaşıyor. Greenpeace emektarlarından Peter Morris, "Gü*nümüzde balinalar, yağmur ormanla*rı; hatta genetik yöntemlerle üretilen soya fasulyesi gibi sorunlarla değil, çok daha ciddi konularla ilgilenmek gerekli. Artık olayların seyri çok da*ha küresel boyutlara ulaştı. Birinci sı*rada da siyasi ve ekonomik konular geliyor..." diyor.
Şehbir
08-21-2008, 08:23 AM
Yeni baştan
Örneğin, ABD başkanı George W. Bush'un aldığı kararlara karşı mey*dan okumak gibi... Küresel ısınmayla ilgili Kyoto Sözleşmesi'ni reddetti; endüstriyel karbondioksit yayımı ve maden şirketlerinin kullanacakları ar*senik düzeyini kurallara bağlayan sözleşmeleri iptal etti; dahası, Yıldız Savaşları projesini yeniden gündeme getirdi. Bunun üzerine. Yıldız Savaş*ları karşıtı kampanya tekrar başlatıl*dı. Temmuz ayında. 100 Greenpeace gönüllüsü. Kuzey Yorkshire'daki sa*vunma alanına girerek. İngiltere'nin, ABD nin füze savunma programına katılmasını protesto etti. Kampanya*larında başarılı olmaya da devam ediyorlar. Örneğin, yine Nisan 200l'de, Güneybatı Kanada'daki 20'ye yakın yağmur ormanını, en*düstri amaçlı kesimden kurtardılar.
http://img120.imageshack.us/img120/2031/10791292uq7.jpg (http://imageshack.us)
Peter Morris: “3. kuşak kimlik krizini yaşıyoruz”
Örgütün nereye doğru gittiği konusundaki tartışmalar ise sürüyor. Peter Morris. "Kanımca, bugün örgü*tün yapısıyla ilgili olarak 3. kuşak kimlik krizini yaşıyoruz" diyor. "İlk kuşak, tüm tutkusuyla Greenpeace'i harekete geçirdi. İkinci kuşak, geniş*lemek için bu hareketi kullandı ve şimdi üçüncü kuşak, örgütü yeniden şekillendirmenin yollarını arıyor."
Bu geçiş dönemi kuşkusuz sancı*sız olmayacak. Greenpeace, 2000 yı*lının sonlarında "Ideas Forum" adını verdiği bir fikir tartışması başlattı. Tüm şubelere ve gemilere elektronik posta yoluyla "Bir gecede Greenpe*ace'İi değiştirme şansınız olsaydı, bu*nu nasıl yapardınız?" sorusu gönde*rildi. Yanıtlar o kadar çeşitliydi ki, sonunda her şubeden ve gemiden temsilcilerin katıldığı bir tartışma gerçekleştirildi. Yeni görüşlere açık Greenpeace'te, bu yeniden yapılan*ma eğilimleri devam ediyor.
Örgütün üye sayısı da her geçen gün artıyor. Greenpeace'in yaşaya*bilmesi için maddi desteğe de ihtiya*cı var. Ayrıca, herhangi bir hükümet dışı örgütün amacı, hedefine ulaştık*tan sonra kendisini feshetmesidir. Ancak, Greenpeace'in bunu gerçek*leştirebilmesi için daha önünde çok yapacak iş var.
Greenpeace Akdeniz Ofisi
Uluslararası Greenpeace örgütünün on yıl süreyle yürüttüğü Akdeniz Kampanyası'nın ardından 1995 yılında açıldı. İdari merkezi Malta'da olan bu bölgesel ofis, Türkiye, Lübnan, İsrail, Malta gibi daha önceden bir ulusal Greenpeace ofisi bulunmayan Akdeniz ülkelerinde faaliyet gösteriyor. 1997 Nisan ayında İstanbul'da açılan ofisin 8.000 üyesi bulunuyor. "Güneşli bir geleceğimiz var" sloganıyla kamuoyunda enerji konusunu tartışmaya açan Greenpeace Akdeniz, barışçıl eylemlerinin yanı sıra konferanslar, dia gösterileri, raporlar, basın açıklamaları ile bilgilendirme çalışmaları yapıyor. 1996'daki Çernobil Tanıkları Turu'nun ardından, 1997'de enerji temalı Güneş Turu'nda 15 yerleşim ziyaret edildi. 1998'de Akkuyu ve Gökova Termik Santral’leri'ne karşı eylemler düzenlediler. Mart 2001 de Yatağan'da 'Türkiye ve Dünyada Enerji Planlaması, Enerji Verimliliği Teknolojileri, Alternatif Enerji Kaynakları" konulu bir seminer düzenlediler. Bu yıl başlatılan petrol tankerlerinin boğazlardan geçişiyle ilgili olarak çalışmaları devam ediyor. 'Temiz Üretim'le ilgili 15 haziran - 01 temmuz 2001 tarihleri arasında 16 gün ve 3.500 km'den fazla süren turla Türkiye'de, sanayilerin kullandıkları zehirli kimyasallar ve bunların insan sağlığı ve çevre üzerindeki etkilerini anlatan bir 'Temiz Üretim Turu" düzenlendi.
Diğer büyük çevreci örgütler...
Günümüzde üç büyük çevre örgütü var: Greenpeace, Yaban Yaşamı Destekleme Fonu (WWF) ve Dünya Dostları Örgütü...
Yaban Yaşamı Destekleme Fonu (WWF)
1971'de kuruldu. Türleri tehlikede olan hayvanları korumak için kurulan WWF, 1986'da amacını genişleterek çevre konularına da yöneldi. İnsanların yol açtığı iklim değişikliklerini engellemek gibi, Greenpeace'le ortak pek çok amacı var. Türleri tehlikeye giren hayvanlara yönelik çalışmaları ve okyanusları iyileştirme projesi, diğer etkinlikleri... Greenpeace ten ayrıldığı tek nokta, doğrudan eylem yöntemini tercih etmemesi ve merkezi bir örgütlenme olması. WWF yetkilileri, kendi çalışmalarının daha akademik bir yapı içerdiğini ve Greenpeace gibi keskin çizgilerde yol almadıklarını belirtiyorlar.
Dünya Dostları (FoE)
1971 yılında kurulan FoE'nin amacı da Greenpeace'le aynı doğrultuda. Örneğin, iklim değişiklikleri ve besinlerin güvenliği gibi... Besinlerde tehlike doğurabilecek kimyasallara, hava kirliliğine ve ulaşım sistemlerinin çevresel etkilerine yönelik çalışmalar yürütüyorlar. 66 ülkede üyeleri bulunsa da, birbirinden bağımsız çevre örgütlerini tek çatı altında toplayan bir görüntüsü var. Dolayısıyla, Greenpeace gibi düzenli bir örgütü yok. Yetkililer, Greenpeace'le yarışmadıklarını, sadece onları tamamladıklarını belirtiyorlar.
Şehbir
08-21-2008, 08:51 AM
KIZILDERİLİ BİLGELİĞİ
Son ağaç kesildiğinde,
Son nehir kirlendiğinde,
Son balık avlandığında,
Paranın yenemeyeceğini anlayacaksınız.
http://img182.imageshack.us/img182/4963/58781648ug8.jpg (http://imageshack.us)
Batıl İnanç mı? Yoksa Süper Algılama mı? Günümüzün mantıksal dünya görüşü açısından bakıldığında, bu sezgisel ruhsallığı yanlış anlamak çok kolaydır. Kızılderililerin yaşam felsefesine, antropologların sürekli inceleyecekleri ve kendine özgü bir çekiciliği olduğu kadar inkar edilmeyen ama bugün inanabileceğiniz türden de olmayan harika hikayeler ve batıl inançlarla dolu ilginç bir kutsal miras olarak bakmak da kolaydır.
Oysa batıl inanç olarak görülen şey aslında süper algılamadır. Modern insanın ruhsallığı algılama eksikliği, bu halkları, "ilkel" olarak görmelerine yol açmış olabilir. Fotoğrafları çekildiğinde ruhlarını kaybettiklerine inanmaları gibi basit bir örnekten sıklıkla söz edilir. Bu, bizim teknolojik bakış açımıza göre saçma veya gülünçtür ancak ayrıntılı incelemeler göstermiştir ki, onlar çok daha derin bir gerçekliği deneyimlemektedirler.
Kızılderililer için her şey kutsaldır ve ruhla hayat bulur. Bu nedenle tüm eylemlerimiz ruhsal eylemlerdir ve onlara görünmez dünyanın ruhuyla yaklaşılmalıdır.
ESKİ YOLLAR
Fırtına Kuşunun Ruhu
Yeryüzü'nün dört köşesine uçar
Ve insanları geri getirir
Yaşamın doğal yoluna,
Ne din yolundan
Ne de Kızılderili yolundan,
Bir zamanlar tüm insanlığın olan
"Eski Yol"dan…
WA'NA'NEE'CHE'
http://img182.imageshack.us/img182/423/76305276ip8.jpg (http://imageshack.us)
Sioux'lar, eski günlerde, Kutsal Bizon'un nasıl da dört ayak üzerinde durduğundan söz ederlerdi. Bizim zamanımızda ise bizon tek ayak üzerinde sendelemektedir. Bu, insanlığın her şeyin mükemmel dengede olduğu "Altın Çağ"dan günümüzdeki uyumsuzluk durumuna "düşüşünün" efsanesini hatırlatmaktadır.
Dünyanın her tarafında, başka başka kültürlerde de buna benzer öyküler vardır. Hindistan'ın Vedik Hinduları çağımızı Kali Yuga-Karanlık Çağ olarak adlandırırlar, Antik Yunanlılar buna Demir Çağı, Mayalar ise Son Güneş der. Altın Çağ'da, atalarımızın ütopyası olan "Yaşamın Kutsal Çemberi" kırılmamıştı. Şifacı Şamanlar büyük mucizeler yaratırlardı, ruhsal dünya ile fiziksel dünya arasındaki iletişim açık ve kolaydı, insanlar "Eski Yol" a göre Toprak Ana'yla uyum içinde, tüm yaşama saygı duyarak yaşarlardı.
Sioux Şifacı Şamanı Aksak Karaca, "Kızılderili dinleri bir biçimde aynı inancın, aynı gizemin birer parçasıdır" der. Bu orta ruhsallık "Eski Yollar" ın bir yankısıdır; Aborijinler, Afrikalılar, Asyalılar ve diğer eski halklar tarafından da işitilen bir yankı. Onların gelenekleri de bir şekilde "aynı inanışın, aynı gizemin" bir parçasıdır.
Gerçekten de, atalarımızdan kalan anılara baktığımızda, onların yaşama karşı ortak bir yaklaşımları olduğunu görebiliriz. Bu kadim ruhsallık, ölü bir dinsel gelenek değildir, aksine "Altın" zamanların bir yankısıdır, hatırasıdır. Ve şimdi bütün bu eski kültürlerin yok edilmesiyle bizlere kalan, yankının yankısı, hatıranın hatırasıdır.
Bu Altın Çağ'ın gerçekten var olup olmadığı önemli değildir. Önemli olan, bunun güç ve tını taşıyan bir söylence olmasıdır. "Eski Yollar"ın hatırasını yitiren modern dünya kayıptır artık. Modern dünya yaşamın ruhsal boyutunu anlamaktan çok uzaktır. Eski Halkların söylencelerinde zaman doğrusal değil, daireseldir ve bu "Karanlık Çağ" elbet bir gün "Altın Çağ"a dönüşecektir. Belki de, bizi gelecekteki "Altın Çağ"a götürecek olan, eski halkların belleklerindeki "Eski Yollar"a ait anılardır. Önce geriye bakmalıyız ki, ileriyi görebilelim.
ÇALIŞMA: YAŞAM AĞI
Doğanın sözsüz öğreticiliğine dikkat kesilin. Bu büyük Yaşam Ağı'ndaki yerinizi duyumsayın. Sizi var eden bu yere ruhunuzla uzanın. Ayrı bir kişi olma kimliğinizi aşın ve "Bütünün Bilgisi"ne ulaşın. Kara Geyik şöyle der:
"Evren ve onun bütün güçleriyle ilişkiyi, onunla birliği fark ettiklerine, huzur insanların ruhuna girer ve Wakan Tanka'nın evrenin merkezinde olduğunu anladıklarında bilirler ki, bu merkez her yerdedir, her birimizin içindedir." Kalbinizi, kıymeti bilinen ama hiçbir zaman çözülemeyen, yaşamın bu Büyük Gizem'ine açın.
Buradayım, Gör beni.
Ben güneşim, Gör beni.
Kaynak: Kızılderili Bilgeliği
Timothy Freke, Wa'Na'Nee Che - Meta Basın Yayın
Şehbir
08-21-2008, 09:01 AM
Kuba'ya Atatürk Büstü
http://img58.imageshack.us/img58/1595/atakubadamp1.jpg (http://imageshack.us)
Ataturk'un heykeli Havana'nin en gozde mekânlarindan olan, turistlerin ugrak yeri tarihi semtindeki Puerto Caddesi'ne dikildi.
Turk heykeltiras Metin Yurdanur tarafindan yapilan Ataturk bustu Kuba'nin baskenti Havana'ya dikildi
Kuba'nin ulusal kahramani Jose Marti'nin Ankara'da Cankaya parkinda acilan heykelinin ardindan, simdi de Havana'nin tarihi semtindeki Puerto Caddesi'ne Mustafa Kemal Ataturk'un bustu dikildi. Ankara'daki ve Havana'daki her iki heykel de Turk heykeltiras Metin Yurdanur'un eseri.
Ataturk bustunun acilisi icin onceki gun duzenlenen torene, Disisleri Bakanligi Mustesari Buyukelci Haydar Berk, Kuba Buyukelcisi Sanivar Kizildeli, Havana kent tarihcisi Dr. Eusebio Leal Spengler, Kuba Disisleri Bakanligi ve Kuba Halklarla Dostluk Kurumu ve Havana Sehri Halk Gucu Eyalet Meclisi mensuplari katildi. Toren sirasinda konusmacilar, Ataturk'un „Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" cagrisini yineledi. Disisleri Mustesari Berk, acilisua yaptigi konusmada, bu heykelin Turk ve Kuba Halklari arasindaki dostlugun ve sevginin bir sembolu olarak iki ulkenin gelecekteki jenerasyonlari icin bir ilham olacagini soyledi. Kent tarihcisi Dr. Eusebio Leal'se sunlari soyledi: „Ataturk heykeli en iyi insanlik idealini olusturmaya yardimci olan, erdemli adam ve kadin olmak, millet olmak ve kulturlu olmak icin daimi gorevlerin ortaya cikmasi hususundaki mutalaa telkinlerinin verildigi Havana'nin kalbinde yer alan yere konuldu. Yeni bir gelecegi zorlamayi bilen, humanist, yenilmez asi ve bir buyuk ogretmeni getirdigi icin Turkiye'ye tesekkur ederiz."
Şehbir
08-21-2008, 09:05 AM
http://img297.imageshack.us/img297/6793/10360744go8.jpg (http://imageshack.us)
ATATÜRK'Ü AĞLATAN OLAY...
Yıl 1922. 14 Ocak gece yarısı. Mustafa Kemal'in özel treni Eskişehir'e doğru gidiyor. Bu yolculuk bir kamuoyu yolculuğu olacak ve Gazi, savaş sonrası Anadolu'sunda bazı şehirlerin nabzını yoklaya yoklaya İzmir'e gidip annesini görecek. Ve Latife'yi.
Ama o gece çok sıkıntısı var Mustafa Kemal'in ve bir türlü uyku tutturamıyor.
Ali Çavuş kompartımanın kapısı önünde sigara üstüne sigara içiyor. Kapıya dayanmış karanlığı seyreder ken bir yandan da kendi kendine mırıldanıp duruyor.
"Bu işin bu kadar çabuk oluvereceğini hiç düşünmedim.
İşte, sonunda şifreli telgraf geldi. Zübeyde anamızı yitirdik. Peki, ne duruyorum. İçeri girip onu uyandırmalıyım. Ama işe bak, giremiyorum. Kıyamıyorum paşama. Nasıl derim ki: 'Anamız öldü paşam!' diyemem. Onun yüreği anası için atar. Hep söyler. Vatanı kurtarmakla anasını kurtarmak aynı anlama gelir onun için. Kapıyı açsam, telgrafı uzatsam, 'Paşam sen sağ ol' desem 'Eyvah demez mi?' 'Koca vatanı kurtardım ama anamı kurtaramadım demez mi?" Ali Çavuş, anlattığına göre birden yerinden sıçramış. İçeriden bir ses geliyor. Mustafa Kemal sesleniyor.
Çavuş kompartıman kapısını açıp selam duruyor:
"Emret Paşam".
Mustafa Kemal yatağa oturmuş soruyor telaş ile:
"Ne demeye kapıda bekliyorsun sen?"
"Uyku tutturamadım da Paşam"
"Annemden bir haber var mı?"
"Az önce bir telgraf geldi dediler, şifreyi çözünce size sunacaklar."
"Boşuna kıvranma Ali, benden de saklamaya çalışma. Ben haberi aldım."
Ali Çavuş bir şey yokmuş gibi durmaya çalışıyor ve merakla soruyor:
"Ne olan, ne haber aldın ki paşam? Hayır haber inşallah."
Mustafa Kemal usul usul anlatıyor.
"Az önce dalmışım, rüyamda yeşil bir ovada anamla el ele geziniyorduk. Hep olduğu gibi bana birşeyler anlatıyordu. Birden bir fırtına çıktı. Bir sel bastırdı, anamızı aldı götürdü. Hiçbir şey yapamadım. Hiç, hiç!.."
Çavuşu bir titremedir almıştı. Derken.. Mustafa Kemal emri verdi:
"Çocuk! Al getir şu telgrafı, hemen!" Ali Çavuş kompartımandan çıkar çıkmaz, çözümü getiren görevliyle karşılaştı.
"Ver onu" dedi. "Paşamız bekliyor."
Kağıdı aldı, içeri girdi, selam durdu ve: "Sen sağol paşam" dedi.
"Millet sağ olsun."
Gözünden iri bir damla göz yaşı akıvermişti. Çavuş "Ağlama paşam" diye yalvardı.
"Neden? Ben insan değil miyim? Anam öldü. Ben buna ağlarım. Ama, Anavatan kurtuldu. Bununla da te selli bulurum. Benim için ikisi bir."
İşte ben bunun için:
'Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini' diye cevap vermedim mi Namık Kemal'e? Birden Mustafa Kemal ile Ali Çavuş birbirlerine sarıldılar ve açık açık, hıçkırıklarla, içli içli ......
Şehbir
08-21-2008, 09:09 AM
Aşağıdaki kitap kapağı Çin'de okutulan bir
tarih kitabına ait.Kapaktaki resimler ise "onlara göre"
tarihin en önemli dört simasının resmi...
http://img143.imageshack.us/img143/5791/44588761uq3.jpg (http://imageshack.us)
Şehbir
08-21-2008, 09:32 AM
DÜNYADAKİ BÜYÜK KÜTÜPHANELER.
http://img297.imageshack.us/img297/8505/abbeylibrarystgallenswiom1.jpg (http://imageshack.us)
Abbey Library St. Gallen, Switzerland
http://img382.imageshack.us/img382/9289/augustlibrarywolfenbtteev3.jpg (http://imageshack.us)
August Library, Wolfenbüttel, Germany
http://img297.imageshack.us/img297/2658/bibliotecaangelicaromeiso2.jpg (http://imageshack.us)
Biblioteca Angelica, Rome, Italy
http://img143.imageshack.us/img143/3521/bibliotecadopalacioeconmb9.jpg (http://imageshack.us)
Biblioteca do Palacio e Convento de Mafra I, Lisbon Coast, Portugal
http://img297.imageshack.us/img297/3276/bibliotecageraluniversilm9.jpg (http://imageshack.us)
Biblioteca Geral University of Coimbra, Coimbra, Portugal
http://img143.imageshack.us/img143/9613/bibliotecapalafoxianapuch4.jpg (http://imageshack.us)
Biblioteca Palafoxiana, Puebla, Mexico
http://img143.imageshack.us/img143/1390/bibliotechadelarealacadit7.jpg (http://imageshack.us)
Bibliotecha de la Real Academia De La Lengua, Madrid, Spain
http://img382.imageshack.us/img382/7555/bibliothequenationaledeub0.jpg (http://imageshack.us)
Bibliothéque Nationale de France, Paris, France
http://img382.imageshack.us/img382/641/cathedrallibrarykalocsaix4.jpg (http://imageshack.us)
Cathedral Library, Kalocsa, Hungary
http://img143.imageshack.us/img143/2926/georgepeabodylibrarybalol3.jpg (http://imageshack.us)
George Peabody Library, Baltimore, Maryland, USA
TurkKizi1985
08-21-2008, 09:33 AM
Aşağıdaki kitap kapağı Çin'de okutulan bir
tarih kitabına ait.Kapaktaki resimler ise "onlara göre"
tarihin en önemli dört simasının resmi...
http://img143.imageshack.us/img143/5791/44588761uq3.jpg (http://imageshack.us)
gozukmuyor bir sey.
Şehbir
08-21-2008, 09:33 AM
http://img382.imageshack.us/img382/9923/handelingenkamertweedeklh1.jpg (http://imageshack.us)
Handelingenkamer Tweede Kamer Der Staten-Generaal Den Haag, the Hague, Netherlands
http://img382.imageshack.us/img382/6031/libraryofparliamentottaql9.jpg (http://imageshack.us)
Library of Parliament, Ottawa, Canada
http://img297.imageshack.us/img297/1690/libraryoftheprussiankinzj9.jpg (http://imageshack.us)
Library of the Prussian King Frederic the Second in Potsdam, Germany
http://img382.imageshack.us/img382/8829/newyorkpubliclibrarynewgd9.jpg (http://imageshack.us)
New York Public Library, New York, USA
http://img297.imageshack.us/img297/33/northreadingroomucberkejh5.jpg (http://imageshack.us)
North Reading Room, UC Berkeley, California, USA (Terrific reader suggestion)
http://img143.imageshack.us/img143/4206/oldbritishreadingroombrag1.jpg (http://imageshack.us)
Old British Reading Room, British Museum, London, England
http://img297.imageshack.us/img297/1198/realgabineteportuguesdeqa3.jpg (http://imageshack.us)
Real Gabinete Portugues De Leitura Rio De Janeiro, Brazil (Possibly the most beautiful library of them all.)
http://img382.imageshack.us/img382/1420/riksdagenlibraryswedishmj3.jpg (http://imageshack.us)
Riksdagen Library, Swedish Parliament Library, Stockholm, Sweden
http://img143.imageshack.us/img143/343/saxonstatelibraryindrespj6.jpg (http://imageshack.us)
Saxon State Library in Dresden, Germany (The reading room pictured is entirely underground, the ceiling being level with the grass.)
Şehbir
08-21-2008, 09:33 AM
http://img297.imageshack.us/img297/8396/statelibraryvictoriaausnm2.jpg (http://imageshack.us)
State Library, Victoria, Australia
http://img382.imageshack.us/img382/8872/strahovphilosophicalhalot1.jpg (http://imageshack.us)
Strahov Philosophical Hall
http://img297.imageshack.us/img297/4664/thomasfisherrarebooklibzc3.jpg (http://imageshack.us)
Thomas Fisher Rare Book Library, Toronto, Canada
http://img382.imageshack.us/img382/8007/trinitycollegelibraryakie2.jpg (http://imageshack.us)
Trinity College LIbrary, AKA, The Long Room, Dublin, Ireland
http://img297.imageshack.us/img297/7734/yalebeineckerarebookandfo7.jpg (http://imageshack.us)
Yale, Beinecke Rare Book and Manuscript Library, New Haven, Connecticut, USA
TurkKizi1985
08-21-2008, 09:34 AM
pardon simdi cikti.
Şehbir
08-21-2008, 09:38 AM
gozukmuyor bir sey.
BİR DOKTORA GÖZÜK İSTERSEN..
Şehbir
08-21-2008, 09:54 AM
İstanbul'un En Güzel 10 Çeşmesi
http://img153.imageshack.us/img153/629/45665764tc2.jpg (http://imageshack.us)
Lale Devri padişahlarından 3. Ahmed, çeşme ve sebil yapımına
özen göstermiş. Kendi adını taşıyan çeşmelerden biri, Topkapı
Sarayı ile Ayasofya arasında bulunuyor. Mimar Ahmed Ağa'ya
yaptırılmış. Meydan çeşmelerinin en önemlisi olarak görülüyor.
1729'da Topkapı Sarayı'nın Bab-ı Humayun kapısının önüne
inşa ettirilmiş. Dört bir yanı taş, bronz ve ahşap işçiliğinin en
güzel örnekleriyle süslü. Yapıldığı dönem itibariyle sade değil
tam aksine lüksün, bolluğun ve güzelliğin sembolü olarak inşa
edilmiş. Barok taş süslemelerinin yanında geleneksel Türk çini
işçiliğinin de örneklerini taşıyor. Çinileri Tekfur Sarayı
atölyelerinde yapılmış. Dikdörtgen planlı çeşmenin köşeleri,
yarım yuvarlak çıkıntılardan oluşuyor. Her cephenin ortasında
bir çeşme, her çeşme ve sebilin arasında da mihrap biçimli
birer niş var. Çatısı ahşap saçaklı bir kurşun kaplama ile örtülü.
http://img152.imageshack.us/img152/2972/24891079kl4.jpg (http://imageshack.us)
Kılıç Ali Paşa Camii'nin kuzeyinde, Tophane Meydan'ında.
Mimarisi gösterişsiz ve sade olan bu çeşme, 1. Mahmud
tarafından Taksim Suyu Tesisleri'nin bitiminden sonra 1732'de
yaptırılımış. Dört tarafı aynı tipte mermerden oluşuyor. Ortasında
sivri mümas ve pirinç musluklu birer musluk ve yalak, çeşmenin
her iki yanında, içinde meyve ve yemiş ağaçları kabartmalı
saksılar var. Bir meydan çeşmesi olan Tophane Çeşmesi,
Üsküdar'daki 3.Ahmed çeşmesiyle aynı. Gövdesinin üst
taraflarını çepeçevre dolaşan ve her bir tarafa beşer
mısralık ikişer satır halinde celli sülüs ile yazılmış,
kırk mısralık uzun bir tarih kasidesi var.
http://img152.imageshack.us/img152/6530/11304139js6.jpg (http://imageshack.us)
Azapkapı'da, Unkapanı Köprüsü ayağında, Sokullu Mehmet
Paşa Camii arkasında yer alıyor. Saliha Sultan Sebili ve
Çeşmesi, harap halinden 2005'te kurtuldu. Kuveyt Türk
Katılım Bankası A.Ş.'nin "Tarihi Eserleri Koruma Projeleri"
çerçevesinde sürdürdüğü restorasyonun ardından 15 Şubat
2006'da hizmete açıldı. Beş ay süren restorasyondan sonra
özellikle çeşmenin altın varaklı çatısı ve kubbeleri aslına uygun
olarak yenilendi. İlk onarımı 1950'de yapılan çeşme, 1970'lerden
sonra bakımsız bir şekilde terk edilmişti. 2005'te başlanan son
restorasyonla çeşmenin üst örtüsü orijinal şeklinde ahşap kubbe
olarak yeniden yapıldı. Kubbe üzerindeki bozulmuş süs
kubbelerinden üçü onarıldı. Çeşmenin kubbe ve kitabeleri
altın varaklarla aslına uygun haline getirildi.
http://img153.imageshack.us/img153/9173/35143599qd6.jpg (http://imageshack.us)
Üsküdar iskele meydanının tam ortasında bulunuyor. Pek çok
kişi çeşmenin adını bilmese de onun önünde buluşuyor.
Padişah 3. Ahmed tarafından, annesi Gülnuş Emetullah Valide
Sultan'ın hayırla yadedilmesi için 1728'de yaptırılmış. Dört
yüzünde dört çeşme var. Üzerinde yine dört cepheli geniş
saçaklardan oluşan ahşap bir çatısı bulunuyor. Ana orta çeşmeler
kaplara su doldurmak için yanlardaki küçük çeşmeler ise su
içilmesi için yapılmış. Çeşmenin üzerindeki süsler, kabartma
ve dolgular binanın üstünde boşluk bırakmaksızın yerleştirilmiş.
Yan ve arka cephedeki sivri kemer aynalarında ve kemer
ayaklarını teşkil eden sövelerin etrafında rumi ve floral
oymalar ve ana cephedeki ana musluk aynasının üst kemer
üzengisinde dizili sık oymalar var.
http://img162.imageshack.us/img162/6858/10498702re3.jpg (http://imageshack.us)
1839'da Sultan Abdülmecid'in, annesi Bezmialem Valide Sultan
adına yaptırdığı çeşme, hem Valideçeşme hem de Vişnezade
olarak anılan mahallede, Maçka Spor Caddesi'nde bulunuyor
. Dört tarafı mermer kaplama bir meydan çeşmesi. 1985'te
TBMM Milli Saraylar Dairesi Başkanlığı tarafından onarıldı.
2. Mahmud zamanında yaygınlaşan ampir üslubunun özelliklerini
taşıyor. Musluk aynasının ekseninde birbirini çapraz kesen yivli
gövdeli iki meşaleye alttan ve üstten birer kurdele dolanıyor.
Bu bezeme grubunun üstünde rozetlerden oluşan ters armut
biçiminde çelenk ve defne dalları var. Baştabanda eksen üzerinde
yuvarlak madalyon içinde Abdülmecid'in tuğrası bulunuyor.
Çeşmenin arkasında Bezmialem Valide Sultan tarafından
yaptırılmış, etrafı parmaklıklarla çevrili, mihrap taşı bulunan
bir namazgah var.
http://img153.imageshack.us/img153/3696/56905128ci7.jpg (http://imageshack.us)
Göksu'da Küçüksu Kasrı'nın yanında bulunan çeşmeyi 3. Selim,
annesi Mihrişah Sultan için 1807'de yaptırdı. Pitoresk üslupla
yapılan bu çeşme Boğaziçi resimlerini en çok süsleyen çeşmedir.
Göksü ve Küçüksu dereleri arasındaki ünlü mesirenin varlığına
bağlı olarak, İstanbul literatüründe özel bir yer taşır. Barok ve
Ampir üsluplarının geçiş döneminde yapılmış. Deniz kenarında
olduğu için yüksek bir sofa üzerine yerleştirilen çeşme, dikdörtgen
planlı. Buradaki mesire yerinin önüne yapılan vapur iskelesi ve
daha sonra Boğaz köprülerinin yapımı sırasında Küçüksu Çayırı'nın
şantiye olarak kullanılması, eski iskele yerine yapılan kahve
ve uzun yıllar süren Küçüksu Kasrı inşaatı, çeşmenin
bakımsız kalmasına neden olmuş.
http://img153.imageshack.us/img153/4750/32794713bf8.jpg (http://imageshack.us)
1732'de Sultan I. Mahmud zamanında, halkın su ihtiyacını
karşılamak üzere yaptırıldı. Lale Devri'nde yapılan en güzel
çeşmelerden biri. Galata Kulesi'nin Beyoğlu yönündeki yarım
daire planlı avlusunu kuşatan duvarın üstünde; Büyükhendek
Caddesi'yle Fırçıcı Sokağı'nın kesiştiği köşede bulunuyor.
Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde çeşitli onarımlar geçirerek
günümüzdeki halini almış. Şu an tek cephesi bulunuyor, fakat
150 yıl önce yapılan bir gravüre bakılacak olursa, çeşmenin
bir meydan çeşmesi olarak yapıldığı düşünülüyor. Süslemesinde
değişik renk tonlarında saçaklar kullanılmış. Çiçek motifleri
özellikle ağır basıyor.
http://img162.imageshack.us/img162/5167/72912739cy9.jpg (http://imageshack.us)
Behruz Ağa tarafından yaptırılmış. Onçeşmeler ve İshak Ağa
Çeşmesi olarak da biliniyor. Onçeşmeler adını, gece gündüz hiç
durmadan akan on lülesinden almış. Birçok ressamın tuvaline,
birçok şairin şiirine yansımış. Çeşmenin yıkık dökük olduğu bir
vakit, halk, padişaha çektikleri susuzluk sıkıntısını aktarmış.
Padişah, Sadrazam Seyit Hasan Paşa'yı görevlendirmiş. Seyit
Hasan Paşa da bu konuyla ilgilenmesi için Gümrük Emini İshak
Ağa'yı görevlendirmiş. Bütün masraflarını Gümrük Emini İshak
Ağa tarafından karşılanan çeşme 1747 yılında yeniden yapılmış.
Çeşmenin hemen önünde kalan bazı bölümleri yol çalışmaları
nedeniyle yıkılmış. Ressam İbrahim Çallı'nın "İshak Ağa Çeşmesi",
Ali Rıza Bey'in "Beykoz Onçeşme", Nazmi Ziya'nın "Kır" tabloları
bu çeşmeyi konu alır.
http://img153.imageshack.us/img153/7205/77625171xp6.jpg (http://imageshack.us)
Eminönü Bahçekapı'da, Şeyhülislam ve Bankacılar sokaklarının
kesiştiği köşede bulunuyor. 1597 yapımı. Çeşme ve sebil yanyana.
Sebil, dört mermer sütunun birbirinden ayırdığı üç dökme demir
pencereden oluşuyor. Her pencerenin bulunduğu bölümde yedişer
su verme aralığı var. Pencerenin üstünde renkli taşlardan yapılmış
sivri kemerler bulunuyor. Çeşmesi klasik tarzda mermerden yapılıp
içi çinilerle donatılmış. Çeşme ve sebil, eski postane, şimdiki
Türkiye İş Bankası ile aralarında bulunan bir mağazada, 1902'de
çıkan yangında tamamiyle yanmış. Asar-ı Atika Müzeleri Nezareti
ile Evkaf Nezareti tarafından orjinal mimarisine uygun olarak
restore edilmiş.
http://img162.imageshack.us/img162/6263/10yd3.jpg (http://imageshack.us)
Üsküdar İskelesi karşısında, Mihrimah Sultan Camii'nin altında
bulunuyor. Ancak caminin inşasından 133 yıl sonra, 1681'de,
vakıf gelirleriyle, mütevellileri tarafından yaptırılmış. Cami ise,
Kanuni Sultan Süleyman'ın kızı Mihrimah Sultan tarafından
1540-1548'de yaptırıldı. Külliye Mimar Sinan'ın eseri.
Şehbir
08-21-2008, 01:40 PM
http://img225.imageshack.us/img225/6655/26273040sa7.gif (http://imageshack.us)
http://img389.imageshack.us/img389/8272/93620127bi4.jpg (http://imageshack.us)
Bilgisayar bunu da yapacak!
21 Ağustos 2008 Perşembe 15:18
Hayal gerçek oldu, dert bitti. Bilgisayarlar bizim yerimize yapacak. Yazılım çok yakında piyasada.
....................
Intel Türkiye Genel Müdürü Çiğdem Ertem, yazılım şirketi CTD'nin, Intel'in en son teknolojilerini kullanarak artık Türkçe konuşmayı bilgisayarlara aktarabileceğini bildirdi.
Yazılım firmalarını doğru teknolojiler kullanmaya yönlendirdiklerini ve yazılım şirketi CTD'nin, konuşma ve tanıma üzerine çalıştığını anlatan Ertem, şöyle dedi:
BİZ KONUŞACAĞIZ BİLGİSAYAR YAZACAK
"Hep bir hayalimiz vardı; biz konuşacağız, bilgisayar yazacak. Artık bu gerçek olacak. Bizim en son teknolojilerle, geliştirdiğimiz ürünlerle performans o kadar arttı ki CTD, şu anda yeni bir ürün sunuyor.
CTD, bizim en son teknolojilerimizi kullanarak artık Türkçe konuşmayı bilgisayarlara aktarabilecek. Siz Word'ü açacaksınız, konuşacaksınız, o yazacak.
SİSTEM EYLÜL VEYA EKİM'DE GELİYOR
Eylül veya Ekim aylarında Türkiye'deki tekno marketlerde bu ürünü görebileceksiniz. Türkiye'de bunu ilk defa yapan bir şirket var. Yakında bir kaç farklı dile çevirerek yapacak, Türkçe konuşacaksınız, İngilizce yazacak, onun için de çalışıyorlar. Bu şirket, diğer dilleri de buna ilave ederek, Türkiye'den Intel bünyesinde dünyaya yayılacak. Intel, bu tip iyi yazılımları bulduğu zaman dünyaya satışına destek olmaya çalışıyor, katalogunda yer vererek satılmasını sağlıyor."
Kaynak: İnternet Haber
Şehbir
08-21-2008, 02:10 PM
Bize Anlatılmayan ATATÜRK...
http://img389.imageshack.us/img389/1102/47669091rl7.jpg (http://imageshack.us)
Araştırmacı Yazar Prof.İlknur GÜNTÜRKÜN KALIPÇI
Hepimizin bildiği gibi Mustafa Kemal ATATÜRK dünya döneminin liderleri içerisinden 21 nci yüzyıla geçebilen tek liderdir. Üstelik diğer liderler kendi halkları tarafından yok edilmemin acısını yaşamışken, o hala halkının ve dünyanın nabzında en büyük canlılığıyla, sevgisiyle, saygısıyla hala yaşayabilen dünyadaki tek lider.
Önemli olanda sanırım, yaşarken ölmek değil, öldükten sonra da bu kadar uzun süre canlı kalabilmeyi başarmak değil midir?
ATATÜRK'ü biz hep tarihe mal olmuş yönleriyle tanıdık: Asker ATATÜRK ya da devlet adamı ATATÜRK olarak.
Bu verdiğim örnek dünyada tek olan örnektir. Zaten herhalde bir başkasına da rastlamamız mümkün değil. En büyük düşmanı; hani şu ordularını denize döktüğü düşmanı, Yunan başkomutanı Trikopis. Hiçbir zorlama olmadan, hiçbir baskı olmadan her Cumhuriyet bayramı Atina'daki Türk büyükelçiliğine gidiyor Trikopis, ATATÜRK'ün resminin önüne geçiyor ve saygı duruşunda bulunuyor. Böyle bir saygıyı en büyük düşmanında uyandırabilen bir Mustafa Kemal.
Yıl 1938, General McArthur'un en zor, en problemli, en buhranlı dönemi. Birden çok sıkılır ve yanında duran yüzyirmiden fazla kişiye döner ve aynen şöyle der:
" Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal'i görmek için neler vermezdim " dedirten o büyük özlemi ve onu oluşturabilen Mustafa Kemal'i.
Yada, yıl 1938. Bir İran'lı şair bir Tahran gazetesine ölümü üzerine bir şiir yazar. İşte o şiirin iki mısrasını sizlerle paylaşmak istiyorum. Diyorki;
" Allah bir ülkeye yardım etmek isterse onun elinden tutmak isterse başına Mustafa Kemal gibi lider getirir. " dizelerindeki bu kıskançlığı oluşturabilen Mustafa Kemal.
Yıl 1976, UNESCO üyelerine bir öneriyle gelir. Öneri paketindeki bir cümleyi sizlere okumak istiyorum. Diyorki " Bu gün UNESCO'nun üzerinde çalıştığı bütün projelerin isim babası Mustafa Kemal'dir. " Öneri nedir ? Öneri ise onun doğumunun yüzüncü yılında, 152 üyesi vardı UNESCO'nun 152 ülkenin devletleri aynı anda kutlasın önerisidir. Birden İsveç delegesi ayağa kalkar ve şöyle söyler:
"Ne yani dünyada bu kadar devlet adamı var hepsinin doğum gününü böyle kutlayacak mıyız?" şeklindeki kinayeli sözlerine, Rus delegesi ayağa fırlar yumruğunu masaya vurur ve 152 ülkenin delegelerine aynen şöyle söyler;
"Genç delege arkadaşım hatırlatmak isterimki ATATÜRK öyle dünyadaki herhangi bir lider değildir, bırakın onu bir yıl anmayı her ülke her problemimizde çare olarak aramalıyız " sözlerini döktürtebilen bir Mustafa Kemal. Sonra nemi olur? UNESCO tarihinde ilk ve tekdir hiç negatif oy yok, hiç çekimser oy yok 152 ülke şu metne imza atar; hani İsveç delegesi demişti ya "ne yani" diye. O İsveç delegesi bu imzanın atıldığı gün mikrofona gelir ve aynen şunları söyler;
"Ben ATATÜRK'ü inceledim bütün ülkelerden özür diliyor ilk imzayı ben atıyorum " diyecektir.
İşte o muhteşem belge diyork i;
"ATATÜRK KİMDİR; ATATÜRK ULULARARASI ANLAYIŞ, İŞBİRLİĞİ, BARIŞ YOLUNDA ÇABA GÖSTERMİŞ ÜSTÜN KİŞİ, OLAĞANÜSTÜ DEVRİMLER GERÇEKLEŞTİRMİŞ BİR İNKİLAPÇI, SÖMÜRGECİLİK VE YAYILMACILIĞA KARŞI SAVAŞAN İLK ÖNDER, İNSAN HAKLARINA SAYGILI, DÜNYA BARIŞININ ÖNCÜSÜ, BÜTÜN YAŞAMI BOYUNCA İNSANLAR ARASINDA RENK, DİL, DİN, IRK AYIRIMI GÖSTERMEYEN, EŞİ OLMAYAN DEVLET ADAMI, TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN KURUCUSU"
Var mı böyle bir metin! Bir filozof derki "bir ülke için kıstas aradığınız zaman o ülkenin en büyük liderini gözden geçirin" şu anda kıstas arayan ülkelere sanıyorum bundan daha iyi bir metin gösteremeyiz. İşte bu metin 152 ülke tarafından imzalanmıştır. Eşi olmayan devlet adamı metni. Peki daha sonra ne olmuştur; 151 ülkede hemen hemen bir yıl boyunca her yerde bu metni görebiliriz, soruyorsunuz bana o bir ülke kim? İşte o ülkenin adını vermeye benim dilim maalesef varmıyor.
Hadi gelin Haiti'ye gidelim. Yıl 1996, Haiti Cumhurbaşkanı ölür. Bir vasiyet bırakmıştır. Haiti'ye b aktım haritada bir kutup kadar uzak ülke. Haiti Cumhurbaşkanı 1996 da öldüğünde vasiyeti açılır. Vasiyetinde mezar taşına yazılması için bir metin bırakmıştır. Haiti Cumhurbaşkanının bugün mezar taşında yazan hitabeyi sizlere okumak istiyorum. Diyorki " Bütün ömrüm boyunca Türkiye'nin lideri Mustafa Kemal ATATÜRK'ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm "
Peki yıllar bir şey değiştirir mi? Hayır. 2000 yılında bizim medyanın kaçırdığı bir bilgi var, ABD Başkanı milenyum mesajını veriyor. Mesajın bir yerinde aynen şunları söyler; " Bugün milenyumun hiç şüphe yoktur ki tek devlet adamı Mustafa Kemal ATATÜRK'tür. Çünkü o yılın değil asrın lideri olabilmeyi başarmış tek liderdir ." 2000 de ABD Başkanına işte bu gerçeği de ifade ettirebilen bir Mustafa Kemal var. Asker Mustafa Kemal'in, Devlet adamı Mustafa Kemal'in çok dışında bir Mustafa Kemal.
2003 de bir şey değişti mi?, 2004? Hayır. 2004 de bir konferans veriyorum birden bir hanımefendi ayağa fırladı. Dediki "Ben Norveçliyim ve şu anda Norveç'te çok sık kullandığımız bir deyim var, bu deyimin anlamını anladım" dedi. Hanımefendi "nedir o deyim" dedim. "Norveççe'de "ATATÜRK gibi düşünmek" deyimi var. Çok sık kullanırız bu deyimi" "nerelerde kullanırsınız" dediğimde "Hani bir problem veririz çöz diye o da tembellik eder çözmez. Deriz ki ona bu problemin mutlaka çözümü var. Birde ATATÜRK gibi düşün ". O gün otelime geldim televizyonu açtım o kadar çok kişiye bir de ATATÜRK gibi düşün dediğimi hatırlıyorumki galiba Norveççe'den çok bizim dilimizin bu deyime fazlasıyla ihtiyacı var diye düşünmeden de edemedim.
Bir İngiliz gazeteci ATATÜRK'le bir röportaj yapar. Röportajını Amerikan Büyük Kütüphanesinden bulup getirttim ve bir yerinde Mustafa Kemal'e şöyle sorar gazeteci; " Milletler Cemiyeti'ne üye olmayı düşünüyor musunuz? " Mustafa Kemal'in cevabı aynen şöyle :
" Şartlarımızı koyarız. Kabullerine bağlı. Biz müracaat etmeyiz üye olmak için. Eğer davet gelirse düşünürüz ". Ev et, Milletler Cemiyeti sadece Türkiye'yi davet edebilmek için yasasını değiştirir ve ilk davet edilen ülke olur Mustafa Kemal'in ülkesi, Türkiyesi Milletler Cemiyeti'ne . Sanıyorum ondan feyz alacağımız çok şey var aslında Mustafa Kemal'den. Ama bu arada 2005'de daha yeni iki üç gün önce yabancı gazeteyi okuyorum. Sürmanşet büyük puntolarla şu başlığı atmış "Bu gün Ortadoğu'ya düzinelerle ATATÜRK lazım". dedim yazara ATATÜRK 'ü hiç tanımıyor herhalde. Düzineye hiç gerek yok tek bir tanesi de yeterdi aslında.
Örnek vermeye devam edersem inanın konferans böyle biter. Filipinlerden Çin'e kadar o kadar çok örnek varki. Ama gördük 1925'de 1938'de 1996'da 2000'de 2005'de her ülkeden, her cinsten, her statüden insanın özlemle, sevgiyle, saygıyla aradığı ama bizim olan bir Mustafa Kemal'den bahsediyoruz. Bu gün Türkiye'nin en büyük sorunu nedir? dersem cevap olarak kulağıma gelenler şunlar; ekonomi diyorsunuz işsizlik diyorsunuz. Ama bence Türkiye'nin çok önemli bir problemi var o problemi çözersek Türkiye ekonomiyi de çözer Türkiye işsizliği de çözer. Evet Türkiye'de lider yetiştirme sorunu var.
Lider deyince de nedense hep siyasi lider anlıyoruz ben ondan bahsetmiyorum, benim lider dediğim çok kapsamlı bir kavram. Yoksa içersindeki tek bir terimdir siyasi lider veya sosyal lider. Ama lider dediğim zaman ben asrın lideri dünya liderinden bahsediyorum. İşte böyle liderlere ihtiyacımız var. Ben şimdi soracağım size şu anda karşımda pek çok genç arkadaşım oturuyor. Bunlardan bir tanesinin bir kaç dönem sonrasının Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı yada Başbakanı, Maliye Bakanı yada evinin anne babası olmadığını bana iddia edebilir misiniz? Belki sizsiniz, ama bilinizki işte bugün sizlerle paylaşacağım konu asrın lideri, dünya lideri yada lider olmanın küçük sırlarını ATATÜRK'le sizinle paylaşacağım.
İlk sırrımız; ATATÜRK tamam arkadaşım ben topraklarınızı kurtardım askeri bir dehayım deyip yerine çekilmemiş hemen asker elbisesini çıkartıp siv il elbisesini giymiş ve inanırmısınız sınırlarını hangi sınırın lideri ise o sınırların içerisinde ne var ise ama ne var ise taşından toprağına hepsinin ama hepsinin sorumluluğunu omuzlarında hissetmiştir de onun için Mustafa Kemal bugün dünya lideridir. Nasıl mı ?
ATATÜRK'ü ağlarken tarih çok ender tespit etmiştir. 25 yıllık araştırmacıyım, 7 tespitim oldu. İlki Çanakkale'de topçu atışımız başladığı sırada döktüğü gözyaşıdır, bir diğeri ise hepimizin bildiği bir hikaye ama ben yine de anlatacağım. O günün Ankarası kurak, çorak bir köy. Çankaya'dan meclise gelirken yol üzerinde sadece ama sadece bir tek iğde ağacı varmış. ATATÜRK o iğde ağacının önünden geçişlerinde arabasını durdururmuş, inermiş ve o iğde ağacına selam verirmiş. "Aman demişler paşam ne yapıyorsunuz böyle?", " Eee o demiş yediğim meyvenin, sığındığım gölgenin, soluduğum havanın bir neferi. En az diğer neferler kadar bunun da selama hakkı var ". Yani "niye şaşırıyorsunuz?" der gibiymiş. Ve bir gün yanında bulunan arkadaşına "İşte bu benim..." derken bide bakıyor ağaç yok ortada hemen iniyor " Ne yaptınız bu ağaca " diyor. "Paşam" diyorlar "yolu genişletmek için mecburduk kestik o ağacı". " Yahu diyor bitek bana soraydınız bu ağacı kurtaracak bir yolu mutlaka bulurdum " diyor. Daha fazla dayanamıyor, arabasına biniyor, şoförünün ve arkadaşının gözü önünde hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. Bir tek iğde ağacı için mi dersiniz? Hayır. Çok zor şartlarda kurtardığı bu topraklarda yetişen bir canlıdır ve lideri olduğu için de bu toprakların da o iğde ağacının da sorumluluğu Mustafa Kemal'in omuzlarındadırda onun için.
Galiba şimdi anlatacağım inanılmaz projeyi de o gün düşünmeye başladı. Hani "Bir daha böyle bir şeyle karşılaşabilirsem nasıl müdahale edebilirim" diye. Çok değil doğa katliamı, en kolay yaptığımız katliam.
Şehbir
08-21-2008, 02:11 PM
Yıl 1930 ATATÜRK Yalova köşküne doğru çıkmakta. Bir de bakar bir bahçıvan koca bir çınar ağacını kesmek üzeredir. " Yahu " der " sen hayatında hiç böyle bir ağaç yetişdirdinmiki? Kesmeye muktedir görüyorsun kendini ve niye ?" der. Bahçıvan derki; " Paşam çınar ağacının kökleri köşkün temelini kaldırdı, yaprakları da köşkün pencerelerine müdahale ediyor. Ya köşkü kaybedeceğiz ya ağacı keseceğiz. Onun için de kusura bakmayın ama biz ağacı kesiyoruz ". Bir an düşünür; " Hayır gerekirse köşkü ağaçtan uzaklaştırırız " der. Derlerki bu gün Mustafa Kemal bir hoş. Ne demek köşkü tutupta ağaçtan uzaklaştırmak? Ama inanırmısınız mühendis değil, mimar değil, ziraatçı değil ama ne yapar biliyormusunuz? İstanbul'daki köprü altındaki tramvay raylarını Yalova'ya taşıtır. Köşkü hiç yıkmadan olduğu gibi tutarak kendisi de kazma kürek temelini kazar ve köşkün altına tramvay raylarını döşeyerek köşkü ağaçtan 4 metre 80 santim kenara çekerek hala Cumhuriyetimiz gibi ayakta durmakta olan çınar ağacının kurtuluşunu temin eder.
Yıl 1930. Dünya çevre lafını ne zaman etmeye başladı? 1980 den sonra. 1980 den önce, 1930 yılında dünyaya somut bir çevr e dersi vermektedir Mustafa Kemal aslında. Ama, biraz acı parantezlerim olacak bu konferansımda. İlk acı parantezimi ATATÜRK kimdir belgesiyle açmıştım, ikinci acı parantezim burada olacak. Hadi gelin 5 Mart 1996 ya gidelim yani günümüze yakın bir gün. "ATATÜRK ve Türk kadını" konulu tiyatrolu konferansımı 25 gençle sunuyorum. 25 gençle birlikte prova yaptık, yorulduk, oturduk, televizyonu açtık. ikinci haber olarak 6 dakika müddetle ve 5 kere görüntü zumlanmak üzere önemli bir haber verildi televizyonda. Haberi aynen aktarıyorum, diyordi ki "Amerika da eski bir ünlü bir müzikhal hiç yıkılmadan dünyada ilk kez uygulanan bir yöntemle raylar üzerinde iki metre kenara çekilerek yerine yeni bir binanın yapıldığı" haberiydi. Dünyada ilk kez lafı da beş kere edildi. gençlerden biri kalktı bana ne dedi biliyor musunuz? "Ya öğretmenim biz tarihe pek bir daldık. Bakın el alem neler yapıyor? Teknik, medeniyet biraz da onlara baksak" diyince arşivimde 1930'da ATATÜRK'ün bu işi yaparken çekilmiş resimleri, raylar üzerindeki çekilen resimleri gösterdim kendilerine ve dedim ki "şu anda ne söyleyeceksiniz bana?". Bir genç kalktı ne dedi biliyor musunuz? "Ya öğretmenim suç bizde mi? Biz bu konuyu ilk defa sizden duyuyoruz, sizden görüyoruz bu resimleri". Ama o haberi bugün milyonlarca Türk genci izledi ve oturdular 25 genç, bu haberi veren televizyona bir faks çektiler. Faksta aynen şu yazıyordu "İkinci haber olarak 6 dakika müddetle ama beş kez şu resimleri göstermek suretiyle bu arada da mutlak suretle mesajı iletin dediler "Bu gün 1996, Amerika çekiyor raylar üzerinde iki metre, yerine yeni bir bina yapıyor, 1930 ATATÜRK çekiyor 4 metre 80 santim, bir ağaç kurtarmak için" bu mesajı da çok iyi verin dediler. Yıl 1996 idi. Yıl 2005 hiçbir televizyonda izlediniz mi? İzlemediniz.
Ya hocam siz bize bir tek çınar ağacı ve iğde ağacı anlattınız bunlar ATATÜRK'ün hayatında tek tek örnekler olabilir. Hadi gelin Söğütözü'ne gidelim, hani şu Ankara yakınlarındaki, o zaman için 80 tane söğüt ağacının olduğu yere. Söğütözüne ATATÜRK hep dinlenmek için gelirmiş. Bir geldiğinde galiba düşündüğünü sesli olarak aktarmış; " Ah ! burda bi kulübem olsaydı keşke ". " Ya paşam istediğin bir kulübe olsun hemen yaparız şuraya " demişler. " Buradaki ağaçlara ne olacak peki ". " Paşam burdakiler söğüt ağacı; gönülsüz ağaçtır. Sökeriz başka bir yere dikeriz, mutlaka tutar " demişler. Bir an durur, " Bir tek şartla kabul ederim " der. " Burda yetecek kadar söğüt ağacını kendi ellerimle sökeceğim, kendi ellerimle dikeceğim, önce tuttuklarını göreceğim, sonra kulübe yapımına izin vereceğim ". Yani bugün betonu yeşile tercih eden zihniyete bence en güzel örnek teşkil eder bu. Ne yapar biliyor musunuz? Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ATATÜRK makamını Çankaya'dan Söğütözü'ne taşıtır hasırlar üzerine. Kabullerini orda yapar, imzalarını orda atar, çadırda kalır ama söğüt ağacını söker, kendi elleriyle diker, tuttuklarını görür, ondan sonr a bugün çok küçücük ama verdiği mesaj olağanüstü büyük olan bu Söğütözü'ndeki küçük ATATÜRK kulübesinin yapılmasına izin verir.
25 yıllık araştırmacıyım. Benim elimde 130 belge var bizzat çevre hareketine bedenen katıldığına dair. Sade bende 130 belge, kim bilir kaç belge var. Keşke diyorum, keşke bu belgeler, bazı günler bizi okullar da bu kulübeye götürüpte burada anlatılsaydı. sanıyorum bugün betonu yeşile tercih eden hiçbir belediye başkanı yetişmezdi.
İşte bu anlamda sahneye şimdi Tahsin ÇOŞKAN'u davet edelim. Tahsin COŞKAN o zamanın genç bir ziraat mühendisi. " Gel Tahsin seni bir yere götüreceğim fikrini almak istiyorum " diyor. Giderler, gösterdiği yere bakar Tahsin Bey. Bataklık, sivrisinek salgını, hayvan leşlerinin olduğu berbat bir arazidir. " Ya paşam hayrola" der. Atatürk, " Buraya bütün masrafı cebimden olmak üzere bir orman çiftliği yapmak istiyorum " der. " Ya paşam buranın ıslahı ya sizin paranızı tüketir ya da zamanınızı, neden bu kadar mümbit topr aklar varken gelip de burayı tercih ettiniz? " der.
ATATÜRK'ün cevabı ATATÜRK'çedir. Derki " Ben en zor olanı yapayımda siz arkamdan kolayları nasıl olsa yaparsınız. " Ne bilsin ki en kolayları bile çabuk yıkabildiğimizi ama, bu aradaTahsin ÇOŞKAN " Paşam burda hiçbir şey yetişmez, pek uğraşmayın " der. Ama dinleyen kim. Derki " Tahsin buraya ziraatçileri getir ve incele bana resmi bir yazı getir burasıyla ilgili ". Biraz sonra Tahsin COŞKAN çok mutlu, kendi dediği çıktı, üzerinde " Burada hiçbirşey yetişmez "yazılı, altında da ziraatçilerin imzasının olduğu bir belgeyi Mustafa Kemal'in önüne koyar. ATATÜRK biraz mütebbessim okur bu yazıyı. Kaleme alır, bu kağıdın yanına aynen şunları yazar "BURASI VATAN TOPRAĞIDIR, KADERİNE TERK EDEMEYİZ". Etmez de. Aynı Sakarya savunması gibi akasya savunmasını ele alır, çam ve köknarı oraya 30 Ağustos olarak tamamlar ve hiç unutmayacağımız bir gün, lütfen hiç unutmayın, tarihte atladık bu günü, 25 Mayıs 1933. Ne yapar biliyor musunuz? Hani 5 Haziranlarda kutladığımız bir gün var, çevre günü değil mi? Çevre günü ne zaman kutlanmaya başladı? 1980 den sonra. Peki 25 Mayıs 1933, ATATÜRK ne yaptı? İlk Çevre günü kutlamasını yaptı. Hem de bugün okullara soruyorum diyosunuz ki ne yaptınız diye "ya ağaç diktik diyorsunuz ya çöp topladık" öyle falan değil. Bütün Ankara halkını bedava trenlerle buraya getirtiyor, ağaçlar boy vermişler, altında dinlenmektedirler, havuz yapılmıştır, çocuklar yüzmektedirler. Hatta bütün masrafı cebinden ödemiştir ama karı da almamıştır, buraya bir fabrika yaptır mıştır, süt ürünleri üretilmektedir, herkes yamektedir. Herkes çok mutlu ama en mutlusu Mustafa Kemal ATATÜRK.
Nebizade diye bir arkadaşı var, Nebizade'nin kafa çok karışık. " Yahu paşam senden başka bir tek kişi burada bir ağaç yetişeceğine inanmadı. Peki sen nasıl anladın burda orman olacağını? " der. " Gel Nebizade gel, şimdi anlatayım sana. Hani Tahsin ÇOŞKAN'ın burda birşey yetişmez dediği günün akşamı tebdili kıyafetle Çankaya'dan kaçtım, burdaki köylülere geldim. Köylüler beni tanımadılar. Köylülere, ağalar dedim burda ağaç yetişip yetişmeyeceğini bana en kolay yoldan nasıl ispat edersiniz dedim. "Al dediler", bana bir testi su verdiler, bir de kazma kürek. "Kaz orayı iki gün sonra gel biz sana ne olacağını söyleriz" dediler. Ah o iki gün Çankaya'da nasıl geçti bir Allah bilir bir de ben. İki gün sonra gittim testiyi çıkardım, testinin içinde su bitmişti, köylülere uzattım. Dediler ki bana "ağa testide su kalmamış, toprak su emiyor, bakma bunun üstünün kurak olduğu na, biraz uğraş burda ne ekersen biçersin". Ve hani Tahsin COŞKAN'ın o raporu bana getirdiği gün ben çoktan projeye başlamış epey de ilerlemiştim " diyecektir.
Dünya lideri olmak öyle kolay değil biliyor musunuz. Hani ATATÜRK'e kimdi en çok karşı çıkan, evet Tahsin COŞKAN'dı. Onu da ATATÜRK buraya müdür tayin eder. Evet lider olmak hakikaten kolay iş değil. Bu arada biz bu 130 belgeye hiç çalışmamışız. Çalışmadığımızın en acı örneğini Türkiye yaşadı zaten. Neydi o örnek "17 Ağustos depremi". Evet deprem bir kaderdir ama kader olmanın ötesinde dolgu alan çöktü, dolgu binalar çöktü. Oysa 1930'dan beri bize "lütfen tabiatla oynamayın, tek bir ağaçla bile oynamayın" diye bize örnek olan bir liderimiz varken yaşadık bu acıyı.
Bizler iyi değerlendirmemişiz onun çevre hareketini ama bakın dünya ne güzel değerlendirmiş hareketini. Ben size bu bilgileri vermek için 1919 başladım ve bugüne kadar çıkan bütün gazete ve dergileri tarıyorum. Taramam sırasında 28 Temmuz 1933 günün Cumhuriyet gazetesinde bir haber okudum. İnanılmaz bir haberdi. Hani bir çiçek alıyoruz, kırmızı renkte, hediye götürüyoruz ve adına da "ATATÜRK Çiçeği" diyoruz. O ATATÜRK çiçeğinin adını biz koyduk zannediyorduk ama bakın gazeteyi aynen okuyorum. Gazete haberi şu "Chicago özel, geçenlerde Wanderbit Üniversitesi profesörlerinden doktor Kirk Landın laboratuarlarında muhtelif ameliyeler neticesinde kırmızı renkte yeni bir çiçek elde edilmiştir Profesör bu yeni çiçeğe isim ararken yanında duran ama Tarsus Kolejinde ATATÜRK'le tanışmış, ondaki tabiat bilgi ve ilgisine hayran olan bir diğer profesör bu çiçeğe ATATÜRK isminin verilmesini önermiştir. Ve bu öneri dünya nebatat dairesine iletilmiş ve ATATÜRK'ün yaptığı çalışmaların anlatıldığı toplantıda oy birliğiyle kabul edilmiştir". Yani dünyadaki her ülkede bu çiçek Gazi ATATÜRK adıyla üretiliyor ve satılıyor.
Peki başka bir lider varmı diye araştırdım bir çiçeğe adını veren, başka hiçbir lider yok. Çünkü tabiatıyla bu kadar bütünleşebilen bir lideri dünya tarihi yazmamıştır. Diyorki Mustafa Kemal "çevre hareketi dışında eğer lider olacaksanız eğer lider olmaya kalkıştıysanız ki içinizde öğrenci arkadaşlar var mutlaka sınıf başkanları vardır eğer sınıf başkanı olacaksan bu bi liderliktir sınırın nedir?
Şehbir
08-21-2008, 02:11 PM
Sınıftır sınıfın içerisindeki tek bir tebeşir tanesi tek bir sıra tek arkadaşının problemiyle ilgilenemeyeceksen o liderliği kabul etmeyeceksin demektedir Mustafa Kemal.
Peki ikinci sırrımız ne? İkinci Sırrımız; dünya tarihi sadece bir sıfatı Mustafa Kemal'e vermiştir. Başka dünyada hiçbir liderin alamadığı bir sıfattır bu hangi sıfat mı? Ne dersiniz? Evet Başöğretmen diyen var aranızda, hoşgörülü evet biliyorum hepsi gönlünüzden geçen sıfatları ATATÜRK'ün ama soruyorum sizlere bir insan doğumundan ölümüne kadar ya bir askerdir, ya bir devlet adamıdır ya çevrecidir ya tiyatrocudur ya sanatçıdır ya arkeologdur bir şeydir. Ama bunların hepsi birden olabilen dünyadaki tek lider Mustafa Kemal ATA TÜRK olduğu için dünyada " kültür antropoloğu " sıfatı verilebilen tek lider Mustafa Kemal'dir.
" Kültür Antropoloğu " nedir ne değildir uzun uzun başınızı ağrıtmayacağım. Hadi gelin 5 Mayıs 1935, Ahlatlıbel'e gidelim. Ahlatlıbel Ankara yakınlarındaki kazıların başladığı yer biliyorsunuz. Bütün arkeoloji kazılarının yapılma emrini veren Mustafa Kemal, müzelerin açılma emrini veren de Mustafa Kemal. Ama bugünkülerde olduğu gibi açın, kazın, imza; öyle değil. Nasıl yetişmiş inanın, 25 yıllık araştırmacıyım hiç anlamadım. Bakıyorsunuz Efes kazıları başlıyor iki kere gidiyor, Konya'da Asar kazıları başlıyor başında, birde bakıyorsunuz Ahlatlıbel kazıları başlamış başında, toprak alıyor, ölçüyor, biçiyor. "Ya ne yapıyor Mustafa Kemal" diyorlar. Çankaya'ya gidiyor, Çankaya'da üç gün üç gece hiç uyumadan; uyumamak için alnına ıslak bezler koydurmuş, birilerini çağırıyor, telefonlar ediyor bir heyecan bir telaş. Üç gün sonra " gelin diyor Ahlatlıbel'e gidiyoruz ". Hemen geliyor diyorki " arkeologlar toplanın ". Biliyorsunuz başlarında en büyük arkeoloğumuz Zübeyir KOŞAR var. Bu Zübeyir KOŞAR'ın bir e bir anısıdır. Toplanıyor ve diyorki Mustafa Kemal heyecanla; " kazdığınız yer yanlış, şurayı kazmanız gerekir ". Yabancı arkeologlar "el insaf paşam, anladık iyi askersin iyi devlet adamısın ama yani bu işte bizim işimiz niye karışıyorsun" der gibi aralarında birkaç şey oluyor ama emir büyük yerden. Başlıyorlar Mustafa Kemal'in gösterdiği yeri kazmaya. Sonuç mu? Bütün bulgular ordan çıkacaktır. İnat uğruna, kendi ceplerinden öder ve kendi dedikleri yeri kazarlar hiçbir bulguya rastlamıycaklardır.
Bunun üç gün sonrası, ATATÜRK Galip ARCAN'ın yazdığı "Sırat Köprüsü" adlı piyese davetlidir. Davetiyede böyle yazar piyesin başında mutludur biraz sonra sinirlenmeye başlar bir müddet sonra bitince " bana Galip ARCAN'ı çağarın! " der. Galip ARCAN gelince " bu piyesi siz mi yazdınız? "der. " Evet paşam ben yazdım ". " Hayır, bu bir Bolunun Flor Doranj adlı boldvilin'in aynen çevirisi neden bunu belirtmediniz hakkınızda soruşturma açtırıyorum " diyecektir. Buna benzer pek çok anıyı da okuyunca ne dedim biliyormusunuz. Samimi konuşacağım inanın sizlerle. Dedim ki " a be Atam boldvilin' e varıncaya kadar ne zaman okursun? ne zaman kafanda tutarsın ". Ve o sırada ne yaptım biliyor musunuz? Yirmi yıllık araştırmacıydım, ATATÜRK'le iddiaya girmek gibi, dedim "senin başında durmadığın ilerletmeye çalışmadığın bir alan bulmak benim boynumun borcu olsun".
O sırada da "Sanat ve ATATÜRK" adlı araştırmamı yapıyorum baktım resimde Türk tarihinde ilk resim sergisini o açıyor, heykelde dinin etkisini kaldırıyor ama karşıma yedinci sanat dalı geldi. Ne? Sinema. dedim "herhalde burda iddiayı kazandım". Hey hat, baş yönetmen Cezmi AR, başrolde Mustafa Kemal, film çekiyorlar. Ve Cezmi Ar Mustafa Kemal'e tabi Cumhurbaşkanı ya diyemiyor şöyle dur böyle dur diye diğer oyunculara şiddetle bağırıyor. Atatürk " Gel Cezmi gel, burda başkomutan sens in. ben bu işi bilmem. Önemli olan işin iyi çıkması. Bana da aynı şiddet ve hiddetle bağıracaksın " der. Cezmi AR hayatının son günlerinde "ben bir daha asla öyle bir oyuncuyla çalışmadım" diyecektir.
Yıl 1937, Münir Hayri EGELİYLE odalarına çekilirler. Çankaya' da ne mi yaparlar? ATATÜRK bir film senaryosu yazmıştır, adını da koymuştur; "Ben bir İnkilap Çocuğuyum" dur adı. Kendi yazdığı film senaryosunu Münir Hayri EGELİ çekecektir, ATATÜRK oynayacaktır. Ama yıl 1937 dir, ömrü vefa etmemiştir. Derim ki haydi filmciler bulun bu senaryoyu filme çekin pokemondan çok daha faydalı olacağına ben kesin gözüyle bakıyorum.
Bu arada ATATÜRK'ün her şeyi iyide ben iddiadan vazgeçtim, tamam dedim. Kesinlikle iddia falan yok artık, iddiayı Mustafa Kemal kazandı ama merak ediyorum nasıl yaptı diye. Asıl sır nerde? O sırada en büyük lider eleştirmeninin sözü geldi elime. Liderleri çok sıkı eleştiren bir eleştirmen diyorki ATATÜRK için "Liderler içerisinde eleştiri acizliği yaşadığı m tek lider Mustafa Kemal'dir. Çünkü bütün Rönesans, bütün reform, bütün aydınlanma çağı etkinlikleri bir adamın kafasında toplanmış, bir çağa sıran etkinlikler on yılda başarılmış, bu büyük bir mucizedir en büyük radikal Mustafa Kemal'dir" bunu biz demiyoruz dünyanın en büyük lider eleştirmeni diyor.
Peki, tamam laf iyide diyorsunuzki laflar karın doyurmuyor, Esas sır nerde çok merak ediyorum. On yılda bir bakıyorsunuz kara tahtanın başında harf öğretiyor, bir bakıyorsunuz şapka giyiyor, bir bakıyorsunuz tiyatro eseri oynatıyor, yok efendim arkeolojik kazılara gidiyor, tren raylarının genleşme hesabını yapıyor, Ankara'daki caddelerin ne kadar mesafede olacağı konusunda şehirleşme planları yapıyor, E on yılda bunların hepsi peki nasıl? Ben esas sırrı nerde buldum biliyor musunuz? Onun bir sözünde. Ama bu bence, ve dedimki bu sözü okuyunca keşke şu karga kovalamasını kafalarımıza yerleştireceklerine şu sözünü yerleştirselerdi herhalde Türkiye çok farklı biyerde olurdu şu anda. ATATÜRK diyor ki" Çocukluğumda elime geçen iki kuruştan birini eğer kitaplara vermeseydim bu gün yapabildiğim işlerin hiçbirini yapamazdım ". Esas sır bence burada. Çocukluğunda eline geçen iki kuruştan birini kitaplara verdiği için 35 yaşında general, 40 yaşında başkomutan, 42 yaşında cumhurbaşkanı, 46 yaşında dünyada pek çok reformist var ama hiç biri dile dokunabilmeyi cesaret edememiştir; dile dokunabilen tek reformist Mustafa Kemal'dir. İşte bunu yapabilen ve 53 yaşında nutku yazan genç olarak tarihimize geçecektir Mustafa Kemal.
Okumayla, ama nasıl okuma biliyor musunuz? Bildiğimiz gibi bir okuma değil. Sizi 1914 Anafartalar'a götürüyorum. Anafartalar'da savaşın bir dinlenme yerinde çadırınıza gelirsiniz postalları çıkarır rahatça dinlenmek istersiniz. Öyle bir şey yok. Macar Türkoloğu Nemetin, Fransız Türkoloğu Devinin Türkoloji albümleri duruyormuş. Açıyor onları okuyor Mustafa Kemal. Diyorlarki "niye bunları okuma gereği duyuyorsun" verdiği cevaba bakın. o nlara diyor ki " Savaştan sonra bu dilin değişme ihtiyacı var onu tespite çalışıyorum ". Yıl 1914, gelelim 1916'ya. Bitlis cephesi komutanı Mustafa Kemal Bitlis cephesinde çökmekte olan bir cepheyi kurtarıyor ve çadırına geliyor, yaveri İzzettin ÇALIŞLAR'ı çağırıyor ve eline bir not veriyor. Notta ne yazıyor biliyor musunuz? " Savaştan sonra ilk işimiz Türk kadınına serbestisini vermek, onu erkeğinin yanında eşit haklara sahip kılmak ". Yıl 1916, Türk kadının değil adı, değil kimliği, hiçbir şeysi yok. Sokağa çıkma hakkı olmayan bir Türk kadını. Peki sizce tam savaşın en hararetli zamanında neden Türk kadını geldi Mustafa Kemal'in aklına. Ha, Kurtuluş Savaşında gördüğümüz kadın manzarası, değil ATATÜRK'ü, dünyayı şaşırtan bir manzaradır. Ülkelerin savaşları olmuştur ama topyekün savaş örneği ilk defa Kurtuluş Savaşında görülmektedir.
Atatürk bu savaşta Ayşe Hatunu tanımıştır Ayşe Hatunu hepimiz tanıyoruz. Bilmeyen var mı içinizde? Onun yapabildiğini acaba hangi ülkenin k adını yapabilir? yada zamanımızda hangi kadın yapabilir? Benim bir kızım bir oğlum var inanın bu kadar araştırmacıyım düşünüyorum. Biliyorsunuz sekiz aylık kızı kucağında omuzunda mermi ve cepheye cephane götürüyor. Sekiz aylık kız dinler mi düşmanı, ağlamaya başlıyor. Ve bu sırada ölmesi falan problem değil Hatunun, ama düşman eğer onları fark ederse çok kısıtlı olan cephane cepheye gidemeyecek, bütün düşüncesi o Ayşe Hatun'un. Ve bu arada çocuğunu göğsüne yaslar, düşman biraz geç gider, indirdiği zaman kendi elleriyle çocuğunu şehit ettiğini görecektir Ayşe Hatun yada diğer adıyla Tayyibe Hatun. Peki ne yapar? çocuğunu koyar üzerini bayrakla örter ve aynen şunları söylemiştir. Kafile başkanı komutanımız aktarıyor bunu. " Sen yüzlerce binlerce yıl sonra doğacak Türk çocukları için şehit oldun " (yani şurada oturan bizler için şehit olan) " bu benim içinde senin içinde bir şereftir. Yeterki vatan sağolsun " diyor, omuzuna alıyor cephanesini ve yola koyuluyor. Hanımefendiler içinizde anne olanlar var. Lütfen bir an için düşünün, çocuğunuzu göz önüne getirin. El bebek gül bebek büyütüyoruz, gözünün içine bakıyoruz, tercih yapın sizden sonraki kuşak mı? çocuğunuz mu? İşte bu Ayşe yada diğer adıyla Tayyibe Hatunu tanıdı Mustafa Kemal.
Kurtuluş Savaşında Kütahya sırtları, eksi 30, eksi 40. Ve 75-80 yaşlarında bir nine. Gerisini gelin kafile komutanı Mustafa Necati'den dinleyelim. Mustafa Necati neyi görür? Bütün yorgan battaniye ne varsa cephanenin üstüne örtmüş kendisi pazen elbiseyle. Aynen şunları söyler " nine kar sepeliyor hava çok soğuk bari şu yorganı alsan sırtına " dediğinde aldığı cevap "dokunma ona, o millet malıdır, nem kapmasın. Ben bir ölürüm ama onunla binler doğacak binler. hayır oğlum hayır hiç üşümüyorum, soğuğu hiç duymuyorumki. Düşman bu topraklara girdi gireli benim içim yanıyor içim a oğul" diyen bir nineyi tanıdı Mustafa Kemal.
Albay Hulusi ATAĞ'ın kafilesinde olan genç bir kadınımız hastadır ve cephane taşırken yere d üşmüştür, ölmek üzeredir. Hulusi ATAK sorar " bacım bana adını söyle seni tarihe yazdıracağım " dediğinde aldığı cevap " adımı ne yapacaksın a oğul yaz benim adım Anadolu " cevabındaki adımın ne önemi var önemli olan ülkemin adı ve gururu düşünüşü keşke, keşke uygarlık savaşımızda aynı şiddetiyle sürebilseydi bugün.
Şehbir
08-21-2008, 02:12 PM
Üzerinde ATATÜRK yazılı kapsülü inanın, inanın hiç mübalağa etmiyorum ilk uzaya fırlatan ülke mutlaka ama mutlaka biz olurduk.
Evet bu savaşta ATATÜRK dünyaya tek geçen Zekiye Hanımı tanıdı. Zekiye Hanım ne yaptı biliyor musunuz? Dünyaya ilk ve tek geçen kadınımızdır. 10 Aralık 1919 öğretmen okulu bahçesine 3000 kadını toplamış, dedim herhalde sıfırları fazla okuyorum. Hayır 3000 kadın, yapımcısı, dinleyicisi, konuşmacısı. Kadın olan dünyada ilk mitingdir bu, onun için dünyaya ilk geçmiştir. Peki Zekiye Hanım nasıl toplamıştır, cep telefonu yok faks yok, hiçbir araç yok. Hadi bunlar oldu farz edelim. Kadının sokağa çıkma hakkı yokken 3000 kadın nasıl organize oldu dersiniz? Evet bunu incelediğimde inanılmaz bir hem hayranlık hem de üzüntü duydum neden biliyor musunuz?
cep telefonunuz var, faksımız var. Pek çok kulübün, pek çok derneğin davetlisi olarak gidiyorum. Hanımlar 50 kişi geldimi aman diyorlar bu gün çok kalabalığız. 3000 kadından bahsediyorum ama projesinin adını da söylemek istiyorum
Zekiye Hanımın "MUTFAK PROJESİ", inanılmaz bir proje. Daha sonra bir yerde tekrar geçecek bu proje.
ATATÜRK Zekiye Hanımı, Nakiye Hanımı tanıdı bu savaşta. ATATÜRK Melek REŞİT'i tanıdı, Atatürtk Şuküfe Nihal'i tanıdı ve ATATÜRK ekmek pişirerek askere götüren ama bu düşmanlar tarafından tespit edilip askerimizin yerini öğrenmek için çok işkence gören ama söylemediği için ekmek pişirdiği fırına atılarak yakılan Nazife Kadını tanıdı bu savaşta. Bu savaşta ATATÜRK Taccülcalala hanımı tanıdı ATATÜRK üsteğmenlerimizi, binbaşı hanımlarımızı tanıdı, bu savaşta Tuğgeneral rütbesi verilmesi öngörülen 8 yaşındaki, evet yanlış duymadınız 8 yaş ındaki Nezahat kızımızı tanıdı. İşte Nezahat kızımızın yanında şehit olan bir erimizin cebinden çıkan bir mektubunda annesine şöyle yazmış "anne Nezahatle babasının arasındaki konuşmayı duyaydın benim burada niye olduğumu anlardın" demiş ve bu arada şöyle yazmış" biz Mehmetçik Nezahat'e Türklerin Jan Darkı diyoruz" demiş. Bu bana acı geldi. Ben Jan Darkı ortaokuldan beri tanıyordum ama Nezahat'i ancak bu araştırmam da tanıdım. Bunun acısını da o mektupla birlikte yaşamış oldum. Bu kadınlarımızı ben ATATÜRK ve Türk Kadını konulu konferansımda anlattığım için burada sadece adlarını anmadan geçemeyeceğimi gördüm.
Bu arada ATATÜRK okumuşta yazmaya da vakit bulabilmiş. Evet bizler için bir geometri kitabı yazmış. Üçgen, açı, dikdörtgen gibi ve 48 tane geometri teriminin isim babası bu yazdığı kitapla bizzat Mustafa Kemal'dir. İyiki de yazmış eşkenar üçgen demek için "müselleseyi bilmemne bilmemne..." demek gerekir. İnanın bu kadar şeyi aklımda tutuyorum, bir onu tutamadım. İy iki yazmışsın dedim. Bu arada ATATÜRK her sektöre el attı dedim ya, basın sektörüne de el atıyor ve bir gazete çıkarıyor. Adı "Mimber", 52 sayı çıkmış gazetesi, ve bu gazeteleri okuduğum zaman bu Mustafa Kemal'in gazetesi dedim. "Sansür" kelimesi ilk defa bu gazetede yer almıştır. Bu arada keşke bütün Türk gençlerimiz bu gazeteleri okuyabilseydi diye düşünmeden de edemedim. Çok moral bulurlardı çünkü.
Bu arada çok güzel şiirler yazmış. İlk şiiri 1908 Şanlı Ordu dergisinde yayınlanmış. Keşke vaktimiz olsa da şiirlerinden de aktarabilseydim. Bu arada nutku yazmış, tiyatro eserleri yazmış, sinema senaryoları yazmış, yazmış yazmış. Peki okumuş yazmışta sadece gününün problemlerine mi çare bulmuş Mustafa Kemal? Sadece gününü mü kurtarmış acaba? Hadi gelin esas önemli olan da bu, buna bir bakalım mı ne dersiniz?
İşte günümüzde 25 yıllık araştırmacılığım sonunda size bir itirafta bulunmak istiyorum, diyorumki ATATÜRK inanın, bugün sanıyorum 7 Şubat 2005, bu günü çok net görmüş, hadi görmekle kalsa iyi, birde bu gün kullanacağımız kadar güncel geçerli ve çözümsel önerileri de yazarak bırakmış bir lider. Söyleyin bana hangi ülkede var böyle bir lider. Diyeceksiniz ki lafı bırak bize somut örnek göster. İşte ilk örneğimiz; dedinizki demin Türkiye'deki sorunları sorduğumda size, dediniz ki önemli olan sorunların bir tanesi de ekonomik sorun. Peki Amerika'nın en ünlü ekonomistlerinden birisi olan Mr.Jhons bize şunu öneriyor, diyorki "ekonomiyle savaşta bir tek ATATÜRK'ü örnek alsın yeter Türkiye".
ATATÜRK'ün ekonomi ile de ilgili ne görüşleri var acaba, ve bunun üzerine oturdum, Maliye arşivine indim, Maliye arşivini incelememde ATATÜRK'ün ekonomide en önem verdiği şey ne biliyor musunuz? Türk parasının değerini korumak. Peki, 1919'a baktım Türk parası Sterlin karşısında, o zaman dolar yok, Sterlin karşısında 605 kuruş. Ha bir savaş yapıldı, ülke yıkıldı tekrar yapıldı. Peki 1938'de kaç kuruş biliyor musunuz? 19 sene sonra inanılmaz bir şey, 616 kuruş. Buna gerçekten inanmaya imkan yok. Peki dedimki herhalde yanlış okudum banknot artış hacmine baktım, banknot artış hacmi 1919 dan 1938 son dört ayına kadar, son dört ayı ilgilenemiyor sağlığından dolayı, son dört ayına kadar 19 sene sadece %8, bu çok büyük bir başarı. Peki son dört ayda ne oldu diye baktım, gülüyorsunuz tahmin ettiniz mi? %15. 19 senede %8. Bari ölümünü bekleseymişiz, ama işte problem bir takım yerlerde sanıyorum.
Bu arada bir arşiv belgesi daha aktarmak istiyorum size. 5 Aralık 1927 tarih. 5 Aralık 1927'de bir Türk Lirası v erdiğimiz zaman 2 dolar alabiliyormuşuz karşılığında. Eğer bizim nesil vazifemizi yapaydık size karşı, bugün 20 milyon liralık banknotu götürecektiniz, karşılığında 40 milyon dolar alacaktınız bizim nesil vazifesini yapaydı. Ama diyorumki lütfen gençler lütfen, ilerde maliye bakanı olabilirsiniz, ilerde başbakan olabilirsiniz, ilerde aile kurabilirsiniz oda bir ekonomik sektördür ve ekonomiye yön vereceksiniz. Bizim yaptığımız, size çektirdiğimiz sıkıntıları çekmemeniz için lütfen ekonomik görüşleriyle ATATÜRK'ü mutlaka incelemenizi tavsiye ediyorum.
Bu arada biliyorsunuz 1929 da çok büyük ama çok büyük bir şey var. Ekonomik kriz var. Bütün dünyayı sarsmış ekonomik kriz. Peki soruyorum size sarsılmayan bir ülke söyleyin. Türkiye tabiki. Peki 1929'da bütün dünya buhran yaşıyor en gelişmiş ülkeler bile. Hadi etkilenmedin de, rakamlara bakın kişi başına düşen milli gelir %51,2 artıyor. Eksilmeye alışmışız da artma kelimesi garip geliyor bize. Enflasyon ne kadar? Eksi 1.2, b unlar resmi rakamlar.
Peki ikinci örnek, günümüze örnek;1996 İngiltere'de bir seçim yapılır. Meclisteki kadın millet vekili sayısı seçimden önce 13, seçimden sonra birden 123 olur. Hiii derler kim yaptı bu başarıyı, Lezli Abdela diye bir hanımefendi. Lezli Abdela' yı tüm ülkeler çağırır, "ya bize de öğret metodunu da bizde kadını fazla sokalım meclise" derler. Lezli Abdela' yı Türkiye de çağırır. Şileye gelir, dolar alır anlatmak için. Ve işte sözlerinin özeti "ingiliz kadını bu başarıyı ATATÜRK'e danıştı". Yani ben Türkiye ye terciye tere satmaya geldim. Peki Lezli Abdela'nın uyguladığı projenin adını biliyor musunuz? "Mutfak Projesi" peki şöyle yazıyor şurada; "1919 dan beri biz Türk kadını ve ATATÜRK'ün peşindeyiz merak ediyorum iki kadın milletvekilinizde benim peşimde niye acaba" diye de ironi yapmış burada. Bu arada eğer biz bu metodu uygulasaymışız Türkiye'de sanıyorum Türk erkekleri şu anda meclise nasıl girebiliriz diye arayış içinde olacaktı, hiç şüphe yok buna .
Peki bu arada dünyaya o kadar çok ilk hediye etmişizki bunlardan bir tanesi de üniformalı ve rütbeli kadın asker ilk defa bizim ordumuzda, bizden dünya orduları örnek alıyor. Kurtuluş Savaşında rütbe alan kadın askerlerimiz; Binbaşı Ayşe ALTUNTAÇ, Üsteğmen Emine VARDARLI, Üsteğmen Fatma ŞİMŞEK. Ama dünya tarihine tek geçen bir üsteğmenimiz var; 700 erkek 43 kadından oluşan bir müfrezenin reiseliğine bizzat ATATÜRK tarafından atanmış, Üsteğmen Kara Fatma. Evet dünyadaki ilk müfreze reisesi kadın ünvanını taşır Kara Fatma. Ben geçenlerde Erzurum'a davetliyim, Erzurum Üniversitesi rektörümüz davet etti uçakla gittim. İndim uçaktan "off ayağım belim melim" dedim, bir an aklıma geldi, biliyorsunuz Kara Fatma Erzurumlu; Erzurum'u 13 kadınla müdafaa ediyor, atına atlıyor Bursa'ya kadar geliyor, Bursa'nın Kurtuluşuna da tanık oluyor. Ben uçakla zor gittiğim yere, önümde yemeğim, arkamda suyum, sıcacık, ama bu kadının yaptığı! Ha o zaman sanıyorum şu andaki Türk kadını asla ve asla yoruldum demeye hakkı yok, eğer Kara Fatmaları eğer Şerife bacıları tanısaydı.
Evet anlıyorum bu hanımlarımızı tanımadan önce bir şey yaptım zannediyordum. Şu anda hiçbir şey yapmadığıma kaniyim. Bu arada Kara Fatma'nın savaşta yaptıklarını, dedim ya Bursa'ya kadar gelmiş, üç oğlunu şehit vermiş, kızının parmakları İzmit muharebesinde kesilmiş, sadece savaşı anlatmak için bir konferans gerekir Kara Fatma'nın. Ama Tamim gazetesini okuyorum, Tamim gazetesini okurken Kara Fatma'yla yapılmış bir röportajı okudum, inanılmazdı. Gazeteci soruyor diyorki; "çok fakirsin çok çok ihtiyacın var paraya neden üsteğmenlik maaşı sana bağlanan maaşı kızılaya bağışladın" diyor. Verdiği cevap tarihi bir cevap aynen şöyle:
" Ben Kurtuluş Savaşında yaptıklarımı bir menfaat ve çıkar karşılığında yapmadığıma inandığım için en son vatani vazifem olarak maşımı Kızılay'a bağışlıyorum " diyecektir. Bu bana neyi hatırlattı biliyor musunuz? ATATÜRK'e bir gazeteci sorar; "neden mal ve mülkün üzü milletinize bağışladınız" diye. ATATÜRK'ün verdiği cevabı aynen aktarıyorum:
Şehbir
08-21-2008, 02:13 PM
" Mal ve mülk bana ağırlık yapıyor, onları asıl sahibi olan milletime bağışlamaktan ferahlık duyuyorum. Zenginlikten ne çıkar asıl zenginlik insanın manevi şahsiyetinde olmalıdır ." diye cevaplayacaktır. Ne güzel değil mi en son kademeden en tabana kadar, kadınından erkeğine kadar hepsi aynı söylemde ama alışmadığımız gibi aynı eylemdeler ne diyelim sağ olsunlar, varolsunlar.
Dileyelim sizin nesle, genç nesle, hortumcular soyguncular değil, Kara Fatmalar, Mustafa Kemaller örnek olsunlar. Tabi Kara Fatma'nın örnek olabilmesi içinde bir okuma kitabımızda hiç olmazsa bir okuma parçası olarak Kara Fatma'nın olması lazım ki örnek alabilesiniz. Bu arada ATATÜRK'ün şu sözü çok hoşuma gider diyorki; "Geçmişi ne kadar çok unutursak geleceği korumak o kadar zor olur." Biz Kara Fatmaları mutlaka hatırlamalıyız sanıyorum.
Bu arada bir kadınımızı daha vermek istiyorum, Melek Hanım. Haçin katliamı nı hepiniz hatırlıyorsunuz, 535 Türk hunharca katledilmiştir. Hepsi öldüğüne göre nerden biliyorsun hunharca katledildiğini? Şair Melek hanım diye anılırmış Haçin'de. Şahadetinden sonra kolunun altından bir bohça çıkıyor, bohçayı açıyorlar, 18 kıtalık bir destan yazmış. O anda gördüklerini kaleme almış. Mektupçu Hüseyin nasıl vahşetle öldürüldü, komşu kızı Hatice nasıl vahşetle öldürüldü hepsini kaleme aldığı bir destan. Başına ne demiş biliyormusunuz "inşallah okuna". Ben 45 yaşımda bunu okuyabildim en sonuna da "bizden sonrakiler neler çektiğimizi bileler diye yazıyorum" demiş son iki kıt'ayı sizlere okuyorum
Meydan kazanı kurdular
Tüm bebeklerimizi kaynattılar
Gün görmedik anaları
Süngü ile oynattılar
Kundakları verdiler
Kanlı kundak yu dediler
Bebelerimizi kaynattılar kaynattılar
Kuzu eti diye hepimize zorla yedirdiler
Evet biz burada kolay bulunmuyoruz, bu koltuklarda kolay oturmuyoruz. Evet bakıyorum çok buruldunuz, çok üzüldünüz ama liderlik dedik biraz da gülümseyelim mi?
Lider dedik, ATATÜRK'ün resimlerine bakıyorum hepsi asık suratlı hepsi ciddi. Lider olmak için böyle mi olmak gerekiyor, acaba ATATÜRK hiç mi gülmemiş, hiç mi espri yapmamış? Hadi gelin Antalya'ya gidelim. Antalya yolunda mola verir kulağına bir türkü gelir " Ya bu türküyü çok sevdim bulun getirin bu türküyü söyleyeni " der. küçücük bir çoban gelir. Derki " Sesin çok güzel bana da bir türkü okurmusun ". Başlar çoban "demirciler demir döver tunç olur" diye. bitince ATATÜRK dalmıştır "bis bis" der. Çoban böyle bakar. " Oğlum der bis" der "Çok beğendik tekrarla anlamına gelir ". Hiç nazlanmaz gene aynı türküyü okumaya başlar. ATATÜRK türkü bitince cebinden bir harçlık çıkarır uzatır. Çoban hemen alır harçlığı, kuşağına kor, elini uzatır ATATÜRK'e "bis bis" der. Bu espri ATATÜRK'ün çok hoşuna gittiği için çok ünlü bir sanatçımızın yetişmesi sağlanacaktır.
ATATÜRK'ün hayatta en hoşlanmadığı şey dalkavukluk, ama yemek masasında hiç hoşlanmıyor. Karşısındaki adam da ATATÜRK'e "sen Türklerin şahısın şususun bususun ...", feci dalkavuk. Yoğurt kasesi adamın önündeymiş diyorki Atatürk;" Şu yoğurt kasesini bana uzatırmısınız ". Adam yoğurt kasesi uzatacak, el insaf ayağa kalkıyor, önünü ilikliyor, tam yoğurt kasesini alacak parmakları içine giriyor. Ah diyorlar adama taktı ATATÜRK, birde zaten sinirlenmiş durumda, birde çok titiz bu konuda, şimdi bir fırtına kopacak. adam perişan, ah paşam vah paşam derken " Ya niye bu kadar üzüldünüz demin yoğurt yiyecektim şimdi cacık yemiş olurum ". Evet, bu espriyle 25 yılın sonunda ATATÜRK'ün müthiş espritüel olduğunu keşfettim ve yeni hazırladığım konferansımın konusu ne biliyormusunuz? "ESPİRİLERİYLE ATATÜRK". Bugün onu hazırlıyorum, 6-7 ay sonra bitecek inşallah sizlerle buluşacağız. O konferansta çok güleceğiz ama inanın çok da düşüneceğiz.
Bir gazetecide Atatürk'e sorar "size der diktatör diyorlar ne dersiniz". Atatürk şöyle bir bakar, " Eğer ben diktatör ols aydım hanımefendi bu soruyu sorduktan sonra siz asla canlı kalamazdınız " diyecektir. Peki diktatör mü Mustafa Kemal bakalım.
İzmir kurtuldu, çok tatlı bir yorgunluk, Ankara'ya hareket edecekler. Trene binerler kompartımana çekilirler. Ertesi gün kompartımanı çalar yaveri, açar yorgun, bitkin, kravatını yıkamaktadır Atatürk. Yaveri "ya paşam bu ne hal hiç uyumadınız herhalde niye böylesiniz" der. " Ya çocuk kompartımanıma yastıkla battaniye koymayı unutmuşunuz. Kolumu yastık yaptım ağrıdı setremi yastık yaptım üşüdüm bende uyumadım kalktım " der. Yaveri; "aman paşam! Birimize haber vereydiniz hemen size bir yastıkla battaniye getirirdik" der. Ve bir ülke kurtarmaktan dönen komutan söylüyor bunları tarihi bir cevap derki " Geç farkettim hepiniz en az benim kadar yorgundunuz. Hiçbirinize kıyamadım. Önemli olan benim uyumam değil milletimin rahat uyuması ". Var mı böyle bir şey! Bu insana diktatör demeye kimin dili varabilir. Ayaklarının altına Yunan bayrağı serildiğinde ba yrak bir ulusun onurudur diye basmayıp kaldırtan bir insanın kendi milletinin inancını çiğneyebileceğini düşünmek ancak onuru ve şerefi olmayan kişilerin işi olabilir diye düşünmeden de edemiyorum.
Bu arada içimizde çok değerli öğretim görevlilerimiz ve öğretmen arkadaşlarımız var. Onların için de çok özel bir anısını anlatacağım. İstanbul Üniversitesinin açılış töreni. Çok mütevazı bir salon, tahta iskemleler, ortaya ATATÜRK'ün oturması için kırmızı renkte süslü muhteşem bir koltuk konmuş. Profesörlerle birlikte geliyor, buyurun diyorlar. Bir koltuğa bakıyor dönüyor profesörlere, aynen şunları söylüyor; " Sizlerden öğrenecek o kadar çok şeyim olduğuna göre bu koltuk sadece sizlere layıktır" diyor. En kıdemli profesörü o koltuğa oturtuyor ve kendisi tahta iskemlede programı sonuna kadar izliyor. Evet yani kendince hak etmediği hiçbir koltuğa oturmayan bir Mustafa Kemal'i görüyoruz orada. Dünya lideri olmak sanıyorum bu evet .
Bu arada İstanbul ve Ankara illerinden bi risine ATATÜRK adının verilmesi için bir kanun önergesi veriliyor meclise. ya İstanbul'a ATATÜRK diyorduk ya Ankara'ya. Bu önergeyi vereni hemen çağırıyor ve aynen şunları söylüyor ;" Bir ismin dillerde kalması için şehrin temellerine sığınmasına gerek yoktur. Bakın bu şehrin ismi İstanbul ama Fatih Sultan Mehmet'i hemen hatırlıyoruz. Eğer ben bir şey yapabildiysem bunu binaların tepelerine, şehrin temellerine ismimi yazarak değil milletimin kalbine yazarak anılmak isterim " diyecek, hiçbir yere adının verilmesini kabul etmeyecektir. Şimdi bakıyorum da hortumcunun soyguncunun hepsinin adı bitaraflarda şey gibi yazıyor merak ediyorum nasıl oluyor bu diye. Evet, galiba beni bıraktınız, ben 25 yıl kolay değil, beni bırakırsanız sabaha kadar buradayız. En iyisi son iki anı ama onu en iyi anlatan anılarla programıma son vermek istiyorum;
İşte ilki öğrenciler evet sizin için. Bir öğrenci anlatıyor, Mahmut SADİ. Şöyle anlatır Mahmut SADİ. "Yıl 1923. İstanbul Üniversitesinde öğr enci olduğum sıralar. Okul duvarında bir ilan görüyorum. Avrupa'ya talebe yollanacaktır. Allah Allah diyorum, ülke yıkık dökük yıl 1923 Avrupa'ya talebe! Lüks gibi gelen bir şey, ama bir şansımı denemek istedim. 150 kişi içerisinde 11 kişi seçilmişiz. Benim ismimin yanına ATATÜRK " Berlin Üniversitesine gitsin " diye yazmış. Zaman geldi. Sirkeci garındayım, ama kafam öyle karışıkki gitsem mi kalsam mı, orda beni unutur mu bunlar, para yollarlar mı, gurbet ellerde ne yaparım? Bir an gitmemeye karar verdim, döndüm. O sırada bir müvezzi ismimi çağırdı "Mahmut SADİ, Mahmut SADİ, bir telgrafın var" telgrafı açtım aynen şunlar yazıyordu " sizleri birer kıvılcım olarak gönderiyorum alevler olarak geri dönmelisiniz ". Var mı böyle bir şey? 11 öğrencinin nerede, ne zaman, ne düşünebileceğini hesap edebilen bir lider dünya lideri olmasın da ne olsun.
Şehbir
08-21-2008, 02:13 PM
Yıl 1923, biz evimizde bir çocuğumuzun huyunu değiştiremiyoruz bir huyunu. Tüm ülkenin huyu değişiyor. Bunla uğraşan bir insan yolladığı 11 öğrenci nerede, ne zaman, ne düşünebileceğini hissedebiliyor. Mahmut Sadi devam ediyor "gel de şimdi gitme, gitte orda çalışma, dönde bu ülke için canını verme".diyor.
Evet bu gün en büyük şikayeti ne Türkiye'nin? Beyin göçü. En iyi beyinlerimizi kapıp götürüyorlar ama o çocuklarımız arkalarına baka baka gidiyorlar. Peki diyeceksiniz ki engellemek o kadar mı zormuş? Ha o gün 11 öğrenciymiş, telgrafmış. Bu gün milyon öğrenci olsun, e-mail bilgisayar var. Yeterki şu iki cümleyi ifade edebilecek, onların sorumluluğunu alan bir liderleri olsun.
İşte son anım, Nehire NEHİR hanımefendiden; şöyle anlatır "O zamanlar kadınların sanatçı kimliğini yeni yeni kazandığı dönemler. Benim tiyatroda çömezlik dönemim. Muhsin ERTUĞRUL Darül Bedai'ye baş yönetmen olarak atanmış. Çok titiz bir insan. Provadan oyuna her şey saat titizliği ile işliyor, perde bir saniye bile geç açılmıyordu. Provaya geç kalan oyuncu derhal oyundan uzaklaştırılıyordu. Eee tahmin edersinizki bu durumda Mu hsin Ertuğrul'unda düşmanı çoktu. Bir gece Dolmabahçe'den ATATÜRK'ün Şehir Tiyatrolarına geleciği haber verildi. Ben de karşılamak için hazırdım. Fakat paşa gecikti. Muhsin Ertuğrul kendisini beklemeden perdeyi saniyesi saniyesine açıp oyunu başlattı. ATATÜRK 4 dakika geç kalmıştı. Etraftaki dalkavuklar ATATÜRK geldiğinde Muhsin ERTUĞRUL'un onu beklemeden perdeyi açtığını ellerini ovuştura ovuştura anlattılar ATATÜRK "Yaaa öylemi Muhsin Ertuğrul'la Görüşürüz" dedi. Herkes Muhsin ERTUĞRUL'un işinin bittiğine inanıyor, ben müdür olacağım sen müdür olacaksın kavgaları bile başlamıştı. ATATÜRK piyesin bitiminde Muhsin ERTUĞRUL'u ayakta karşıladı. Deminkileri de yanına çağırarak aynen şunları söyledi. " Sizi tebrik ederim işinizle ilgili cidiyetiniz ülkenin gelişimini cidiye aldığınızı gösterir biz geç kaldık siz vazifenizi yaptınız eğer birtek benim için perdeyi açmayıp oyunu başlatmasydınız bu dalkavukluktan ileri gitmez ve beni çok üzerdi ben herkezin her sahada işini bu kadar ciddiye almasını istiyorum ülke ancak böyle ilerler efendiler " demezmi. Etraftakilerin suratları görülmeye değerdi o sırada". Ama işte liderlik diyorum. Şimdi bir an günümüze geliyorum, hadi bakalım baba iseniz başlatın programı gelmeden. Mümkün mü! Ondan sonra artık beğenin haritadan bir yer, evet ki bu insan bir ülkenin en büyük lideri değil asrın lideri olan bir insan bunu yapıyor.
Evet ATATÜRK ve onunla e ele verenler sayesinde üç tarafı deniz yerin üstünü anlatayım mı? Lütfen pazara gidelim Yabancı ülkelere gittim. portakalı taneyle jelatinle re sarıyorlar, kıymetli madde, karpuzu dilimle yiyorlar, biz kelek çıktımı atıyoruz, bir tane daha açıyoruz var mı böyle bir nimet. Lütfen pazara gidelim, yeşilin her tonu; geçen bir yabancı konuğum var; pazardan geçmek zorunda kaldık dedi ki bana "Türklerin özel bir günü herhalde bu gün". "Neden" dedim? Eee baktı kadın naylon torba naylon torba yok öyle bir dava, böyle bir nimet nerde, hangi ülkede. Bir tane salatalık, bir tane domates, biz kilolarla. Ve bana ne dedi biliyor musunuz? "Yahu ülkeme dönünce ne isteyeceğim biliyor musun". "Ne" dedim. "Türkiye'yi isterim de isterim diye tutturacağım" dedi. Bir espriydi ama bir gerçek payı da olduğu su götürmez.
Peki yerin altına geçelim. Krom, brom ,toryum, bor. Tamam güzel ama petrolün zekasına hayranım. neden mi? Burda çıkıyor, burda çıkıyor, burda çıkıyor ama Türkiye'nin sınırını ezberletmişler petrole, bir kilometre girmiyor içeri. Varmı böyle bir petrol, yani altımız petrol dolu aslında. Hadi petrolü de geçelim, uzaydan çekilen fotoğraflara göre bugün petrolden bir derece zengin maden var, uranyum. Bu gün dünyadaki, Türkiye'de değil dünyadaki eni iyi uranyum rezervi bizim Karadeniz dağlarında arzı endam ediyormuş. Hoş o bize bakıyor biz ona bakıyoruz ama Türkiye'nin dış borcunun 19 katı değeri olduğu tespit edilmiş uzaydan çekilen fotoğraflara göre.
Yabancı ülkelere gittiğimde ufacık bir tarihi vesika buluyorlar, üç kere etrafını çeviriyorlar, birde bol para ödüyorsunuz, böööyle bakıyorsunuz. 15 ayrı medeniyeti barındıran 10000 yıllık bir tarih var altımızda.
Romanya devlet bütçesinin üçte birini nasıl kalkındırıyor? Suni termal tesis yapmış adamlar düşünebiliyor musunuz suni. Erzurum'a gittim kaynıyor, Kozaklıya gittim kaynıyor, Bursa'ya gittim kaynıyor, İzmir kaynıyor. Sadece bizim sıcak su kaplıcamız. Hakikisi var çünkü elimizde
Geçen gün Isparta Süleyman Demirel üniversitesi beni davet etti rektörlük, oraya gittim. Beni Darvas diye bir kayak merkezine götürdüler. Kayak merke zinde kayakla kayıyordu herkes Davras'ta. Birbuçuk saat sonra, Antalya Akdeniz üniversitesinde vereceğim konferans için Antalya'ya indim. Millet denizde yüzüyordu. Varmı böyle bir ülke söyleyin bana. Birbuçuk saatlik mesafede. Bursa, Uludağ'a gidiyorsunuz kayak kayıyorlar, 20 dakikada Mudanya'ya gidiyorsunuz denize giriyorlar. Hakikaten yok böyle bir ülke. Dünya yuvarlağını çevirin hepsinin bir araya geldiği bir ülke söyleyin bana, ben bulamadım. Ya güneşi var ya kar-ı var ya denizi var ya dağı var birinden biri mutlaka.
Peki bu kadar özel ve güzel bir ülke bizim elimizdeyken başımız dertten kurtulur mu? Asla. Düşmanımız dünden daha az değil, dünden daha çok. Bütün ülkelerin gözü bizim ülkemizde. Nasıl olmasın ki! Galiba bir tek bizim gözümüz yok şu ülkede.
Bu gün bunun için parçalama ve bölme girişimlerini yüz yıllardır uyguluyorlar. Bir ara siyasi girdiler, sağ-sol diye böldüler, kapışın dediler, yutmadık. Daha sonra etnik böldüler, kürt-Türk dediler, kapışın dedil er, yutmadık. Dinimizi kullandılar, kapanan-kapanmayan, laik olan-olmayan, ATATÜRK'çü olan-olmayan diye dörde beşe, tarikatlara bölünün dediler ki kolay alalım, yutmadık. Ekonomiyi kullandılar, zengin-fakir alan-alamayan dediler, gene olmadı. Yani tazı eski tazıydı, habire çulunu değiştirdiler. Oyunun kuralı buydu ama biz bu oyuna hiç gelmedik gelmeye de asla niyetimiz yok.
Yeni ATATÜRK'ler yetişiyor ve gelmekte. İşte bugün bizi kuvvetlendikçe budanan, diğer türlü olduğu sürece de sulanan bir ağaç misali görmek gafletinde olan yada başka bir deyişle ayağa kalkmayacak kadar destekle ama yere düşmeyecek kadar köstekle politikası uygulamaya çalışan tüm ülkelere, iç ve dış düşmanlarımıza karşı en güzel cevabı ne zaman vereceğiz biliyor musunuz? Onu anmayı bırakıp anlamaya başladığımız zaman. Onu yakamızda taşıdığımız kadar fikir ve eylemlerimizde de taşıyabildiğimiz zaman. Onu özlediğimiz kadar özümsediğimiz zaman. Onunla yarışan ama onu aşmış yeni Mustafa Kemalleri yetiştir ebildiğimiz zaman vereceğimiz inancıyla. sizlerden Nakiye Hanım, Kara Fatma, Mustafa Kemal gösterdiğin hedefe henüz ulaşamamış olmaktan dolayı özür diliyor ve bu hedefe ulaşana dek sakın bizi affetmeyin diyor ve bir şiirle programıma son veriyorum.
ATATÜRK de et artı kemik artı kandı,
İnsanüstü değildi yani ATATÜRK,
ATATÜRK de herkes gibi kusurları olan,
Küçük büyük ve çirkinde olabilirdi,
Ama güzeldi.
ATATÜRK yorgunluk kahvesini bir su başında yudumlamayı,
Serhat türkülerini, Alaturkayı, mesela Safiye Aylayı,
Yemeklerden fasulye pilakisini seven,
Miri kelam bir İstanbul efendisi.
Aşık ve şair, mahcup ve ürkek,
Ama Karadenizli değil Karadeniz kadar canlı,
Adanalı değil ama Adanalı kadar sıcak kanlı,
Ve bir Aydınlı kadar oturaklı ve zeybek.
Velhasıl bizim mayamızdan bizim kumaşımızdandı Mustafa Kemal.
İnsan üstü değildi ATATÜRK, tam insandı.
DOSYANIN TAMAMI EKTEDİR..
Şehbir
08-22-2008, 05:47 PM
http://img225.imageshack.us/img225/7/36940619ei8.png (http://imageshack.us)
Türk Kimdir?
Şimdiye kadar millet’in umumî bir tarifi yapılmamıştır. İçtimaiyat alimleri bu hususta bir şeyler gevelemişlerse de “içtimaiyat”ın ilim olduğunu iddia etmelerine rağmen ilmî bir millet tarifi yapamamışlardır. Bunun sebebi her milletin başka türlü olması ve bundan dolayı başka bir tarife muhtaç bulunmasıdır.
Almanlar milliyette ırkı temel sayıyorlarsa bunun sebebi bir Cermen ırkının var olması ve Alman milletinin kuruluşunda esas rolün Cermen ırkında bulunmasıdır. Fransızlar milliyetlerini inkar ediyorlarsa bu, onların başlangıcı bir tek ırka dayanmadığı içindir.
Bugün ya millet kelimesinin her millet için ayrı bir mana ifade ettiğini kabule yahut da millet dediğimiz birçok cemiyetlerin millet olmadığını söylemeğe mecburuz.
Millet için ırkı esas kabul edersek Fransızlarla Amerikalılar, dil ve kültürü kabul edersek Belçikalılarla İsviçreliler ve hatta Çinliler, vatanı kabul edersek Yahudiler bir millet değildir. O halde millet nedir? Burada önce şunu kabul etmeliyiz: Bizce yalnız Türk milleti vardır. Bunun için de yalnız onun tarifini yapmak lazımdır. Başkaları bu tarifin çerçevesine sığsa da sığmasa da ehemmiyeti yoktur. Türkler için milliyet her şeyden önce bir kan meselesidir. Yani Türküm diyecek olan adam Türk neslinden olmalıdır. Türk nesli de tarihten malûm ve meşhur olan Türklerdir. Sibiryanın buzlu bir bucağında yaşıyan bir Saka veya Litvanyanda yaşıyan bir Kıpçak Türk’tür. Sakanın dili bize pek aykırı gelebilir. Litvanyalı Kıpçak çoktandır öz dilini unutup Litvan diliyle konuşmuş olabilir. Fakat onlar kanca Türk oldukları için Türk’türler. Bunun için biz onlara bir yakınlık duyarız. Fakat yabancı kan taşıyan bir insan Türkçe’den başka dil bilmese bile, o Türk değildir. Bunu şöyle bir misalle izah edebiliriz: Memleketimizde epeyce zenci vardır. Bunların hepsi Türkçe konuşur. Bazılarının dili tam bir İstanbul şivesidir. Başka dil bilmezler. Kanun bakımından da Türk sayılırlar. Fakat onlar Türk müdür? Bir Türk köylüsü onun Türk olduğuna kat’iyen inandırılamaz. Hakikatte de onun Türk olduğunu iddia etmek gülünçtür. Zaten memlekette herkes bunlara Arap der, geçer. Türk kanına yabancılığı bakımından bir İngiliz, bir Yahudi, bir Çerkes, bir Arnavut, bir Kürt veya bir Lâzdan farkı olmayan zencilerin, sırf tabiat ona kara damga vurdu diye Türk olmadığı ittifakla kabul olunuyor da, dış şekilleri Türk’e benziyen başka yabancılar neden Türküm diyince Türk sayılıyor? Madem ki zencinin Türklüğünü kimse kabul etmiyor, o halde şekli Türk’e benziyen yabancı da Türk değildir. Mesele yalnız dış şekil meselesi olsaydı zenciyi Türk saymayıp ötekini saymak belki doğru olurdu. Fakat mesele bir iç meselesidir. Zenci, Türk’e olan sadakatinde ötekilerden, muhakkak ki, daha samimidir. Fakat mesele bir iç meselesi olduğu için Türk’e şeklen benziyenlerden daha çok sakınmak lazımdır. Malum ya: yılanın bile en tehlikelisi bulunduğu yerle aynı renkte olanıdır.
Türk’e düşman olanlar ve bunu açıkça söyliyenler Türkler için o kadar tehlikeli değildir. Asıl büyük tehlike Türkümsü olan yabancılardır. Bunlar iyi Türkçe konuştukları ve çok defa Türkçe’den başka dil bilmedikleri için Türk’ten ayırt edilemezler. Fakat kanlarının başka olduğunu ya bilir, ya da sezerler. Onun için bunlara Türkümsü diyorum. Bunlar dalkavuktur, yalancıdır. Yüze gülerler. Türklüğe zararlı fikirler bunlar arasında revaçtadır. Türk olmadıkları için ufak bir şahsi menfaat uğrunda Türk’e içten içe kötülük eden fikirlere ve teşkilatlara bağlanmaktan çekinmezler. Türkümsülerin, icabında Türk’e nasıl fenalık ettikleri hakkında yüzlerce misal söyleyebiliriz. Bunu tarihi delillerle de ispat etmek kolaydır: Balkan Savaşında Sırplara yenilmemizin sebebi Arnavutların ihaneti değil miydi? Selanik’teki 40 bin kişilik ordumuz neden mukavemet etmeden Yunanlılara teslim oldu? Çünkü o ordunun kumandanı olan Tahsin Paşa Arnavuttu. Halbuki Edirne’deki 12 bin kişilik ordumuz aylarca ve yüzümüzü ağartan bir kahramanlıkla dayandı. Çünkü Edirne Kumandanı Şükrü Paşa Türk’tü.
Abdullah Cevdet bu milletin iki sağlam dayanağı olan milliyet ve din mefhumlarını yıkmağa neden çalıştı? Çünkü o bir Kürt milliyetperveriydi. Türklüğü kürtlükle yıkmanın imkansız olduğunu anladığı için hars ve ilim yoluyla yıkmağa çalışıyordu. Rıza Tevfik memlekete niçin ihanet etti? Çünkü babası Arnavut anası Çerkes olan bir melezdi. Ali Kemal neden düşman için çalıştı? Çünkü dedesi ermeni dönmesiydi. Kurtuluş Savaşında ufak bir menfaat meselesi yüzünden çeteci Etem niçin Yunanlılarla birleşti? Çünkü Çerkesti. Ahmet Cevat neden mütareke yıllarında Türkçülüğün aleyhinde olduğu gazetelerde yazdı? Çünkü Giritli idi...
Buna dair misalleri biz daha yakın tarihten de alabiliriz. Kazım Kara Bekir Paşa’nın yetiştirdiği çocuklar arasında aslı ermeni olan birinin yüksek tahsilini bitirdikten sonra ihanet ettiğini hepimiz işittik. Üniversitedeki Yahudi dönmesi profesörlere “biz de Türk değiliz sizin gibi Yahudiyiz” dedikleri de bir emrivakidir. Gaziye suikast hazırlayan Ziya Hurşit lazdı. Gaziye bilfiil ateş etmek için de koca İzmir’de bula bula bir lazla bir gürcü bulmuşlardı.
Bütün bunları gördükten ve daha ufak nice misallerine şahit olduktan sonra insanın Türkümsülere inanması için ancak aptal olması lazımdır. Filvaki bu Türkümsüler her yerde mübalağa ile Türklük için bağırırlar. Fakat bu, bugün Türklüğün kuvvetli oluşundandır. Yarın ilk kara günümüzde onlar yine bize ihanet edeceklerdir. Onlara bunu yaptıran damarlarındaki kanın bozukluğudur. Binaenaleyh ihanetlerini tabii görmek lazımdır.
Birinci dil kurultayında Türklük lehinde palavra atanlar hemen hemen ekseriyetle Türkümsülerdir. Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti diye bağırırken şivelerinden Arap veya Arnavut olduğu anlaşılan bu gösteriş kahramanları yanında hakiki Türkler daima sessiz kaldılar. Onun için bizce anlaşılmıştır ki Türk olmak için kanı Türk olmaktan başka çıkar yol yoktur ve olamaz da...
Yukarıda birçok Türklüğe ihanet misalleri saydık. “Sanki hakiki Türklerden ihanet eden yok mudur?” diye bir itiraz suali sorulabilir. Fakat bu pek zayıf bir itiraz olur. Çünkü her milletin içinde sütübozuklar bulunmakla beraber Türkiye’de Türk ve Türkümsülerin sayı nispetiyle ihanet edenlerin nispeti mukayese olunursa bu nispetin daima Türkler lehinde pek büyük bir fark göstereceği meydana çıkar.
Türkümsüler birkaç göbek ilerki babalarının Türk’ten başka bir şey olduğunu bilmeyip kendilerini öz Türk sansalar da yine Türk değillerdir. Çünkü Türklük yalnız manevi-ahlaki değil, aynı zamanda maddi (yani fizik, fizyolojik, fizyonomik ve antropolojik) bir şeydir.
Türk olmak için Türk ırkının maddi ve manevi hasletlerini tevarüs etmek icap eder. Binlerce yıllık tarihi hayatların milletlere verdiği bir terbiye vardır ki o öyle birkaç yılda ve hatta asırda elde edilemez. Asırlardan beri kılıç sallamış ve ömrünü er meydanında geçirmiş Türk milletinin bir çocuğu ile asırlardan beri sahtekarlık ve dolandırıcılıkla yaşamış Yahudi milletinin bir çocuğu nasıl müsavi olabilir? Aynı günde doğan bir Türk çocuğu ile bir Yahudi çocuğunu aynı terbiye müessesine alıp ikisine de yalnız esperanto dili öğretseler ve aynı şartlar altında aynı terbiyeyi verseler bile muhakkak ki Türk çocuğu yine yiğit, Yahudi yine korkak olacaktır. Türk çocuğu yine doğru, Yahudi yine sahtekâr yetişecektir.
Türk ordusunda en seçme ve kahraman unsur daima Kastamonu, Çankırı, Taşköprü, Tosya ve havalisinde yetişen neferlerdir. Niçin? Çünkü buradaki Türkler Orta Asya’dan nasıl geldilerse öyle kalmışlar, hiç karışmamışlardır. Savaş meydanlarında yüzde hesabıyla en çok şehit düşenler de bunlardır. Halbuki Kastamonu ve civarı köylüsü ne gösterişsiz mahluktur.
Demek ki Türk vatanı için kendisini harcıyan hep Türkler olduğu gibi en sakınmadan harcıyanlar da en karışmamış Türkler oluyor.
Türklükte dil meselesi kandan sonra gelir. Şüphesiz ki her Türk’ün dili Türkçe olmalıdır ve olacaktır. Fakat yabancı çokluklar arasında kalarak dilini kaybeden, lâkin Türk olduğunu unutmıyan bazı su katılmamış Türkler vardır ki yabancı dillerine bakarak bunları Türklükten çıkarmak doğru olmaz. Türkiye’nin doğu ve cenup sınırlarında Kürtçe veya Arapça ve Lehistanda Lehçe konuştuğu halde Türk olduğunu söyliyen ve tarihi menşelerince Türk soyundan gelen, antropoloji bakımından da mükemmel Türk olan insanlar hiç şüphesiz Türk’türler.
Bazılarının söylediği gibi milliyet yalnız anlaşma vasıtası olan dil’in birliği ile izah edilseydi bir İstanbul Yahudisinin bize bir Kırgızdan daha yakın olması lazım gelirdi. Halbuki bütün kanunlara, siyasi ve içtimai hadiselere, propagandalara rağmen biz Kırgızı kardeş, Yahudiyi de köpek çıfıt olarak tanıyoruz. Çünkü Kırgızın damarındaki kanın kendi damarımızdaki kan olduğunu, Yahudinin ise bize düşmanlıkla yuğurulduğunu biliyor, seziyoruz.
Türk milliyetindeki dilek birliği üçüncü derecede değerli bir meseledir. Bazı zamanlarda bazı Türk zümrelerinde dilek aykırılığı olması onların bir tek millet olmalarına engel değildir. Bu dilek ayrılığı, çok defa, türlü Türk zümrelerinin başında bulunan başbuğların zorla yarattıkları yapmacık ve geçici bir nesnedir. Bugün türlü Türk zümreleri arasında dilek ayrılığı olsa bile, Türkler ya bunun güçsüzlük doğurduğunu görerek dileklerini birleştirecekler, yahut da içlerinden en kuvvetli zümre ötekilerini de zorla kendine bağlıyarak Türkleri tek dileğe doğru yürütecektir. Türk tarihinde bu daima böyle olagelmiştir. Nitekim Gazinin kudretli şahsiyeti Türk milletine bir dilek birliği kurmamış olsaydı muhakkak ki Türkiye’de türlü türlü zümreler bulunacaktı.
Şehbir
08-22-2008, 05:47 PM
Türk milliyetinde menfaat birliği meselesi ise ağza bile alınamaz. “Aynı çanaktan yalıyanların bir millet olduğu” hakkındaki düşünceleri reddettikten sonra menfaat birliği solda sıfır kalır. Bir Kazakla bir Konyalının menfaatlerinde ne birlik vardır? Halbuki bunlar bir milletin çocuklarıdır. Bir Erzurumlu ile bir İzmirlinin menfaatleri arasında da bir iştirak yoktur. Her ne kadar bazı marksistler Kurtuluş Savaşını iktisadi bir hareket olarak izah etmek gibi Yahudice düşünüyorlarsa da Erzurumlu askerin İzmir için ölmesi kendi istihsal maddeleri ihraç iskelesi olan İzmir’i kaybetmek kaygısı dolayısıyla değildir. Bu tamamı ile duyguya ait bir meseledir; bir kan meselesidir.
Bundan başka, madem ki bütün Türkler birleşecektir, şu halde onların arasında uzak veya yakın bir menfaat birliği de kurulacak demektir. Zaten Türkler arasında bir de menfaat birliği vardı ki o da hepsinin aynı düşmanlar tarafından aynı tehlikelere maruz kalmış olmasıdır. Türk milletinin münevverleri sezmese bile hakikat şudur ki Türklere birleşerek birbirlerine dayanamazlarsa mutlaka yok olacaklardır. Çünkü kırk milyonluk Türk milleti küçük küçük parçalara bölünmüş ve her parça büyük, iştahlı, ileri teknikli ve yüksek harslı düşmanlar tarafından çevrilmiştir.
***
Şimdi, şu neticeye varıyoruz demektir:
Türk olmak için önce kanı Türk olmak lazımdır.
Ondan sonra dili Türk olmak lazımdır.
Ondan sonra dileği Türk olmak lazımdır.
Kanı Türk olan fertlerden bir Türk milleti bugünkü melez topluluktan, şüphe yok ki, kat kat kuvvetlidir. Bu, kanı Türk olan fertlerin dilleri de Türk olursa (başka bir ihtimale göre hepsi aynı ağızla konuşan Türkler olursa) o millet daha güçlü bir millet olur. Üstelik bir de bu milletin fertleri dilek birliğiyle birbirlerine bağlıysa, bu ülkücü (=mefkûrevi) bir millet demektir. Sayıca azlık bile olsa dünyanın en güçlü milletidir.
" Atsız, 16 Temmuz 1934, Sayı: 9
Şehbir
08-22-2008, 07:26 PM
TÜRK 'E KARŞI DURMAK
Tanrı'nın yeryüzündeki gölgesidir, aksidir Türk.
Gafil insanlar; bilmezler mi ki, her savaşçının bir silahı, her hükümdarın bir celladı vardır. Türk; kırbacıdır, kılıcıdır, topudur, güllesidir Tanrı'nın... Elidir, ayağıdır, sevgisi, intikamıdır.
Türk, görevini Tanrı'dan almış, binlerce yıl ifa etmiştir. Edecektir... Tanrı buyruğu onunla hayata geçer; onunla dağılır adalet; onunla bulur cezasını suçlu; onunla alır armağanını doğru kişi.
Türk, kainatta var olduğu günden bu yana hakkın ve hakikatin kılıcı olmuştur. Gözü yaşlıların gözyaşlarını O silmiş, eli kanlıların boynunu O vurmuştur.
Onunla gülmüştür bebeler, Onunla dinmiştir mazlumun ıstırabı. "Hakkı tutup kaldırmayı" kendine şiar edinen Türk, kan dökmeyi de bundan dolayı iyi bilmiştir.
Tanrı'nın ulusudur Türk. "Rahim"dir, "Müntakim"dir... Onun içindir ki, Türk'e karşı durmak, Tanrı'ya karşı durmaktır...
TÜRK'E DİRENMEK; TABİATA DİRENMEKTİR...
Tabiat Türk'ün ta kendisidir.
Türk tabiattır; tabiat Türk'tür.
Fırtınadır, kasırgadır, borandır Türk.
Önünde diz çökene tan yelidir; boyun eğene kavak hışırtısıdır yüreğin en derinini okşayan. Yunus gibi, Hacı Bektaş gibi, Ahmet Yesevi gibi gönül erlerini doğuran da; Attila gibi, Timur gibi, Oğuz Kağan gibi bozkurtları dünyaya yetiren de Türk analarıdır.
Bakışları şimşektir Türk'ün. Gönlü bozkır havasıdır en keskininden. Uçsuzdur, bucaksızdır, sonsuzdur hayalleri o bozkırlar kadar. Tozludur, nasırlıdır elleri o bozkırlar kadar...
Altay'ın balasıdır Türk... Altay'dan doğmuş, "ana" demiş ona; ihanet etmemiştir. Tanrı Dağlarının, Ergenekon'un soyundandır. Orkun'un, Selenga'nın, İrtiş'in ak sütünü emmiş; Aral'ın, Hazar'ın gök suyunda yunmuştur O...
Onun için; "tabiat"a direnmek, "öz"e direnmektir. "Öz"e direnmek ise, kainatın bütün gerçekliklerine, tarihin bütün yazdıklarına, bütün derslerine direnmektir.
İnsanoğlu tabiata boyun eğmek zorundadır yaşamak için. Onun kurallarına göre yaşam tarzları geliştirmek mecburiyetindedir. Tabiat, gerçekliğin, hakikatin bizzat kendisidir. Tabiat, Türk'ün bizzat kendisidir...
TÜRK'E SİLAH ÇEKMEK; İNTİ-HAR ETMEKTİR...
Niceler denemiştir bunu. Niceler girmiştir yerin dibine kaybedişin en şiddetlisiyle.
Zalimin ecelidir Türk... Eceli gelen namert, Türk'le dalaşır.
Türk'e kılıç çekmek, kaybetmektir...
O'na kafa tutmak, zeka geriliğine işarettir.
Zira, tarih sayfaları, ona silah çekenlerin kanlarıyla sulanmıştır.
Biraz okuyan, geçmişi biraz hatırlayan uluslar, Türk'e karşı davranışlarını yeniden gözden geçirmek zorundadırlar.
Peygamber sabrı vardır Türk'te.
İç direnç mükemmeldir.
Ama bardağın taşma noktasında, büyük bir infilak başlar.
Volkanlar kaplar dört bir yanı; kandan nehirlerde boğulur alçak...
Türk'e silah çekenin başarı şansı, galibiyet ihtimali yoktur.
"Savaş"ın babasıdır O...
"İt dalaşı", Onunla "Bozkurt Vuruşu"na dönüşmüş; adına "Savaş" denmiştir.
Savaşın yaratıcısına savaş açmak, ancak ahmakların işi olacaktır.
""Ey Türk! Sen Tanrı'nın gölgesisin; sen tabiatsın, sen SAVAŞSIN...
Al silahını artık eline.
Çıksın oğullar yuvalarından Ergenekon'dan çıkarcasına.
Kana boyansın yedi iklim.
Yarılsın yerin bağrı.
Kopsun kıyamet.
Yetsin artık tutsaklığın...
Yeter artık beklediğin... ""
Çünkü;
Türk'e karşı durmak, Tanrı'ya karşı durmaktır,
Çünkü;
Türk'e direnmek, tabiata direnmektir,
Çünkü;
Türk'e silah çekmek, intihar etmektir...
NOT: NETTE DOLAŞIRKEN BULDUĞUM BİR YAZI..
HOŞUMA GİTTİ..
Şehbir
08-22-2008, 10:04 PM
Bilimadamlarının ilginç araştırması
Bilimadamları, kuşlarla ilgili araştırmaların,
bu hayvanların sanılandan
daha zeki olduklarını ortaya koyduğunu açıkladı.
http://img355.imageshack.us/img355/757/73995658gm0.jpg (http://imageshack.us/)
Yapılan araştırmalara göre kuşlar, grubun diğer üyeleri yiyecek
ararken 'nöbetçilik' yapıyor ve tehlikelere karşı
özel bir sesle ikaz işateri veriyor.
Bristol Üniversitesi uzmanları, araştırmalar ilerledikçe kuşların
toplumsal dayanışma ve karmaşık grup ilişkilerine dair yeni
bilgiler elde elde edildiğine işaret ederek, hakaret kastıyla
kullanılan 'kuş beyinli' ifadesinin bütünüyle mesnetsiz
olduğunu belirtiyor.
Bilimadamlarının Afrika'nın Kalahari çölünde grup halinde yaşayan
kuşlarla ilgili araştırmaları çarpıcı sonuçları ortaya çıkardı.
Elde edilen bilgiler, gruptaki bazı kuşların, diğerlerinin faydalandığı
bir imkandan kendilerin mahrum bırakmak suretiyle bir çeşit
fedekarlık davranışı sergilediğini gösteriyor.
Sürünün yiyecek aramak için yayıldığı sırada çölde bulunan yılan
ve akrep gibi düşmanlara karşı bazı kuşların
ağaçlarda gözcülük yaptığı belirlendi.
Grup üyelerinin herbirinin bu görevi tesadüfen üstlendiğini,
gözcülük görevinde bir 'rotasyon' tesbit edemediklerini belirten
uzmanlar, bu kuşların tehlike anında ise
farklı bir sesle ikaz işareti verdiğini belirtti.
Şehbir
08-22-2008, 10:12 PM
KUTSAL İSTİKLALİN KADINLARI..
http://img360.imageshack.us/img360/757/grdeslimakbuleic6.jpg (http://imageshack.us)
Gördesli Makbule
http://img360.imageshack.us/img360/8180/karafatmafatmaseherhanmaj0.jpg (http://imageshack.us)
Kara Fatma (Fatma Seher Hanım)
http://img168.imageshack.us/img168/7500/klavuzhaticems8.jpg (http://imageshack.us)
Kılavuz Hatice
http://img360.imageshack.us/img360/2130/nenehatungq8.jpg (http://imageshack.us)
Nene Hatun
http://img360.imageshack.us/img360/6999/onbahalidesx2.jpg (http://imageshack.us)
Onbaşı Halide
http://img60.imageshack.us/img60/5444/tayyarrahmiyeje4.jpg (http://imageshack.us)
Tayyar Rahmiye
Gülsev Eyüboğlu İrhan
"Ve dünyada hiç bir ulusun kadını-ben Anadolu Kadınından daha fazla çalıştım.Ulusumu kurtuluşa,zafere,istiklale götürmekle Anadolu Kadını kadar fedekarlık yaptım-diyemez"
Başbuğ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK
Kurtuluş Savaşı milletimizin genç-ihtiyar, kadın-erkek olarak düşmanlara karşı yürüttüğü bir ölüm kalım mücadelesidir. Bu savaş, daima hür yaşamış, tarihi şan ve şerefle dolu olan Milletimizin asla esir edilemeyeceğinin bir kere daha yüksek sesle cihana haykırılışıdır.
Tarihi kaynaklara bakıldığı zaman, Kurtuluş Savaşı içinde yer alan binlerce kadınımızın hem Milli Mücadele'nin kazanılmasında, hem de Türkiye'nin temellerinin atılmasında çok büyük katkılarının olduğu görülmektedir.
Milli Mücadele'de Kahraman kadınlarımız cephe gerisinde büyük bir çaba harcarken çok sayıda kadınımızda silahlı mücadeleye katılarak göstermiş oldukları cesaretle dünyaya örnek olmuşlardır. Ayrıca bu dönemde kadınlar tarafından kurulan ''Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti'' ve ''Kadınlar Cemiyeti'' gibi kuruluşlar aracılığıyla da önemli çalışmalar yapmışlardır.
Bu konuyla ilgili yaptığımız araştırmada elde ettiğimiz bilgilerin ışığında, kadınlarımızın Kurtuluş Savaşı sırasında göstermiş oldukları fedakârlıklardan bazılarını sizlere sunmaya çalışacağız. Bu vesileyle, hem kendilerine çok şey borçlu olduğumuz kadınlarımızın kahramanlıklarını gün ışığına çıkarmış olacağız, hem de onları bir kez daha rahmetle anacağız.
Kara Fatma (Fatma Seher Hanım)
Kara Fatma lakabıyla tarihe geçen Fatma Seher Hanım; Balkan Harbine Edirne'de görev yapan kocası Subay Derviş Bey ile katılmıştır. 1.Dünya Savaşı'nda ailesinden 9–10 kadınla Kafkas Cephesi'ne gitmiş, Mondros Mütarekesi'nden sonra ise, eşi Ermeniler tarafından şehit edilen kadınları toplayarak, Ermenilere karşı savaşmıştır. Kadınlardan kurduğu milis müfrezesiyle Bursa ve İzmit'in işgalden kurtarılması için çalışmıştır.
Sakarya ve Başkumandanlık Muharebeleri'ne de katılan ve Üsteğmenlik rütbesine kadar yükselen Kara Fatma, 1955 yılında Erzurum'da vefat etmiştir.
Tayyar Rahmiye
Osmaniye'nin Kaypak Bucağının Raziyeler Köyü'nden olan Rahmiye Hanım, bu bölge düşman işgaline uğrayınca Hüseyin Ağa'nın milli kuvvetlerine katılmıştır. Kendisine "Bacım bu er işidir, sen cephe gerisinde belki daha yararlı olursun'' diyen Hüseyin Ağa'ya şu cevabı vermiştir. "Vatanın savunmasında hepimiz eriz, düşman toprağımızı basmış, elim silah tutuyor, ben nasıl savaşmam…"
Hasanbeyli civarında Fransız kuvvetleri ile yapılan savaşa Rahmiye Hanım da katılmış ve bu çarpışmada 80 tüfek ile iki makineli tüfek alınmıştır. Bu arada şehit düşen ve düşmanın hakim olduğu yerde kalan şehitlerin düşmanlar tarafından çiğnenmemesi için siperden fırlayarak şehitlerden birini sırtına alıp geri getiren Rahmiye Hanım cesaretiyle diğer askerlere örnek olmuştur. Onun bu cesaretini gören asker arkadaşları da siperden fırlayarak diğer şehitleri geri getirmişlerdir.
Bu olaydan sonra Rahmiye Hanıma Uçan Rahmiye anlamına gelen "Tayyar Rahmiye" denilmiştir. Daha sonra 1920 Temmuzunda Osmaniye'deki Fransız karargahına düzenlenen saldırıda arkadaşlarının tereddüt ettiğini gören Tayyar Rahmiye "Ben kadın olduğum halde ayakta duruyorum, siz erkek olduğunuz halde yerlerde sürünmekten ve saklanmaktan utanmıyor musunuz?" diye bağırarak arkadaşlarını hücuma teşvik etmiş, Fransız karargahı önünde alnından vurularak şehit düşmüştür.
Nene Hatun
Erzurum'un Pasinler İlçesi'nin Çeperli Köy'ünde 1853-54 yılında doğdu. Asıl adı "Nene" soyadı "Kırkgöz" dür. 1877-78 Osmanlı Rus Savaş'ında köyü Ruslar tarafından işgal edilince kocası ve oğlu Nazım'la Erzurum'a gelmiştir. 9 Kasım 1877 tarihinde Rus birlikleri Aziziye Tabyasını işgal ettiğinde Erzurum'a geleli 15 gün kadar olmuştu. Müezzin Abdullah Efendi'nin Ayaz Paşa Camii mimarisinden Aziziye tabyasının düştüğünü ilanı üzerine eli silah tutan Erzurumlularla birlikte Aziziye tabyasına koşmuş, Rus askerleriyle kahramanca savaşmıştır.
22 Mayıs 1955 tarihinde Erzurum'da hayata gözlerini yuman Nene Hatun Türk kadınının, vatan sevgisinin unutulmaz simgelerinden biri olmuştur.
Gördesli Makbule
Yunanlılar Sakarya Muharebesi'ni kaybederek Afyon mevzilerine çekildiklerinde, bir taraftan da Halil Efe'nin Gördes-Sındırgı-Akhisar bölgesinde faaliyet gösteren çetesinin saldırıları ile karşılaşıyorlardı. Bunların içinde Halil Efe'nin karısı Makbule Hanım'da vardı.
Makbule Hanım daha bir yıllık evli iken eşinin yanında Milli Mücadele'ye katılmıştır.16 Mart 1922'de Kocayayla'da ki bir çatışmada askerlere cesaret vermek için hızla öne atılınca şehit düşmüştür.
Kılavuz Hatice
Adana ve yöresinde Fransız'lara karşı verilen mücadelede yer alan ve milis kuvvetlerine katılan Kılavuz Hatice, 8 Mayıs 1920'de Milli Kuvvetler Pozantı'ya taarruza başladığında, kritik bir duruma düşen Fransızları kandırarak onlara kılavuzluk etmiştir.
Hatice Hanım, kılavuzluk yaptığı Fransızlara yanlış yol göstererek Karboğazı'na sokmuş ve boğaza sıkışan Fransızlar Türk askerine esir düşmüşlerdir.
Bitlis Defterdar'ının Hanımı
Kahramanmaraş'ta düşmana karşı verilen mücadelede en fazla yararlılık gösterenlerin başında Bitlis Defterdarı'nın Hanımı gelmektedir. Bu kahraman kadın Kayabaşı Mahallesi'nde 8 düşmanı öldürmüş daha sonra erkek elbisesi giyerek milis kuvvetlerine katılmıştır.
Nezahat Onbaşı
70. Alay Komutanı Hâfız Hâlid Bey'in kızıdır. Hâfız Hâlid Bey eşi ölünce, 8 yaşındaki kızı Nezahat'ı yanına alarak, Çanakkale Cephesine gitmiştir. Babasının yanında muharebeden muharebeye koşan Küçük Nezahat, 12 yaşında onbaşı rütbesini almıştır.
Şerife Bacı
1921 Kasım'ında taşıt kollarında görev yapan Şerife Bacı, İnebolu'dan Kastamonu'ya, Çankırı'ya ve Ankara'ya kağnısı ile cephane taşımıştır. Kastamonu Kışla önünde, cephene yüklü kağnısı üzerine kaparak donmuştur. Onu bulan askerler, cephanenin üzerine örttüğü yorganı kaldırınca Şerife Bacı'nın kundağa sarılı bebeği ile karşılaşmışlardır. Bu kahraman kadınımız, cepheye cephane yetiştirebilmek için, kendisini ve çocuğunu feda etmekten çekinmemiştir.
Yirik Fatma
Gaziantep'te Fransızlara karşı savaşmıştır. Fransızlara karşı kurulan milli müfrezeye katılmak isteyince kendisine karşı çıkanlara "Benim kanım, sizinkinden daha mı şirindir?" cevabını vermiştir. Yirik Fatma, düşmanlara karşı gösterdiği cesaretle birçok kadına da örnek olmuştur.
Nazife Kadın
Yunanlılara karşı mücadele verilirken, kendisinden bilgi alınmak istenmiş, karşı çıktığı için düşman tarafından işkence yapılarak öldürülmüştür.
Onbaşı Halide
Milli Mücadele'ye halkın katılımını sağlamak için düzenlenen mitinglere katılıp ateşli konuşmalar yapan Halide Edip'in çabaları insanların Milli Mücadele'ye katılmasında etkili olmuştur.
"Halide Onbaşı" olarak uzun süre cephelerde savaşan Halide Edip Adıvar savaş olduğu yararlılıklar nedeniyle İstiklal Madalyası verilmiştir.
Kiminin adı Nene Hatun, kiminin adı Kara Fatma, kiminin de Yirik Fatma, Gördesli Makbule, Halide Edip, Ayşe Hanım, Asker Saime, Nezahat Hanım, Süreyya Hanım…
Tek gayeleri; vatanımızın bölünmez bütünlüğünü korumak, canımızdan daha çok sevdiğimiz bayrağımızın bu topraklarda dalgalanmasını sağlamak, milletimizin huzur ve mutluluk içerinde özgürce yaşamasını sağlamak…
Bu kahraman kadınlarımızın sizler tarafından daha iyi tanınabilmesi için araştırmalarımız sırasında bulduğumuz, Müdafa-i Hukuk Kadınlar Şubesi'nin Kastamonu temsilciliğine bağlı kadınların 15 Ocak 1922'de Lord George'nin hanımına çektikleri telgrafı sizlerle paylaşmak istiyoruz:
"Türk Milletinin kadınlı erkekli savaşlarda can vermeyi asla düşünmeyeceği, eğer silah ve cephanemizin bulunmadığına ümit bağlanıyorsa, düşmanları tırnaklarımızla boğacağımızı ve gerekirse toprağın üstünde şerefsizce yatmaktansa, toprağın altında kahramanca yatmayı tercih edeceğimizi bildiririz...
Kastamonu / 15 Ocak 1920"
İşte Milli Mücadeleyi kazanmamızı sağlayan bu düşünce, bu ruh… İstiklal Savaşımızın kazanılmasında canla başla savaşan bizlere bu günleri hazırlayan adı bilinen veya bilinmeyen kahraman kadınlarımızı, kurtuluşumuzun önderi Mustafa Kemal Atatürk'ü ve silah arkadaşlarını rahmetle anıyoruz…
Şehbir
08-22-2008, 10:16 PM
Şehzadebaşı Cami Restorasyonundaki İnanılmaz Olay
'Bir Mimar Sinan eseri olan Şehzadebaşı Camii'nin 1990'li yıllarda devam eden restorasyonunu yapan firma yetkililerinden bir inşaat mühendisi, caminin restorasyonu sırasında yaşadıkları bir olayı tv'de şöyle anlatmıştı.
Cami bahçesini çevreleyen havale duvarında bulunan kapıların üzerindeki kemerleri oluşturan taslarda yer yer çürümeler vardı. Restorasyon programında bu kemerlerin yenilenmesi de yer alıyordu. Biz inşaat fakültesinde teorik olarak kemerlerin nasıl inşaat edildiğini öğrenmiştik fakat tas kemer inşası ile ilgili pratiğimiz yoktu. Kemerleri nasıl restore edeceğimiz konusunda ustalarla toplantı yaptık. Sonuç olarak kemeri alttan yalayan bir tahta kalıp çakacaktık. Daha sonra kemeri yavaş yavaş söküp yapım teknikleri ile ilgili notlar alacaktık ve yeniden yaparken bu notlardan aydınlanacaktık. Kalıbı yaptık. Sökmeye kemerin kilit taşından başladık.
Taşı yerinden çıkardığımızda hayretle iki taşın birleşme noktasında olan silindirik bir boşluğa yerleştirilmiş bir cam şişeye rastladık. Şişenin içinde dürülmüş beyaz bir kağıt vardı. Şişeyi açıp kağıda baktık. Osmanlıca bir şeyler yazıyordu. Hemen bir uzman bulup okuttuk. Bu bir mektup idi ve Mimar Sinan tarafından yazılmıştı. Şunları söylüyordu.
'Bu kemeri oluşturan taşların ömrü yaklaşık 400 senedir. Bu müddet zarfında bu taşlar çürümüş olacağından siz bu kemeri yenilemek isteyeceksiniz. Büyük bir ihtimalle
yapı teknikleri de değişeceğinden bu kemeri nasıl yeniden inşa edeceğinizi bilemeyeceksiniz. işte bu mektubu ben size, bu kemeri nasıl inşa edeceğinizi anlatmak için yazıyorum. ' Koca Sinan mektubunda böyle başladıktan sonra o kemeri inşa ettikleri taşları Anadolu'nun neresinden getirttiklerini söyleyerek izahlarına devam ediyor ve ayrıntılı bir biçimde kemerin inşasını anlatıyordu.'
Bu mektup bir insanın, yaptığı işin kalıcı olması için gösterebileceği çabanın insan üstü bir örneğidir. Bu mektubun ihtişamı, modern çağın insanlarının bile zorlanacağı taşın ömrünü bilmesi, yapı tekniğinin değişeceğini bilmesi, 400 sene dayanacak kağıt ve mürekkep kullanması gibi yüksek bilgi seviyesinden gelmektedir. Şüphesiz bu yüksek bilgiler de o koca mimarin erişilmez özelliklerindendir. Ancak erişilmesi gerçekten zor olan bu bilgilerden çok daha muhteşem olan 400 sene sonraya çözüm üreten sorumluluk duygusudur...
Şehbir
08-22-2008, 10:27 PM
POMPEİ
(TAŞLAŞMIŞ İNSANLARIN ŞEHRİ)
M.S 79 da VEZÜV (mhtml:{72EE1CBA-CCDF-4484-8797-63895B88423F}mid://00002565/!x-usc:http://www.yaklasansaat.com/resimler/Vezuv1.jpg)yanardağından yükselen dumanlar birkaç saat içinde kenti mezarlığa dönüştürdü.200 000 i aşkın insan yok oldu. İnsanlar, lavların içinde kavrulup 2000 yıl boyunca taşlaşmış olarak kaldılar. İtalyadaki Pompei, Napoli'nin 25 km uzağındaydı. Vezüv yanardağındaki püskürme 2 gün sürdü. Pompei bu 2 günün sonunda 6-7 metre derine gömülmüştü. İlk kazılar 1709 da, Herculaneum da başladı. Uzun çalışmalar sonunda kent ortaya çıkarıldı. Dönemin en güzel evlerini, eşyalarını ve sanat eserlerini bünyesinde barındıran Pompei, dakikalara sığabilecek bir zaman diliminde yerle bir olmuştu. Akdeniz'in hafif deniz rüzgarlarını alan bu sevimli kent, Roma'nın tüm zengin, aristokrat ve nüfuzlu insanlarını kendine çekmişti. M.Ö 5000 yıllarında kurulmuş şehrin, lavlar altında kalmasından 159 yıl önce romalıların eline geçmişti.
Pompei'yi, 8 kapılı büyük bir duvar çeviriyordu. Şehrin ortasındaki forumda, her hafta ayrı bir eğlence düzenleniyor, düzenlenen eğlenceler, kimi zaman bir kölenin köleyle veya bir aslanla ölümüne dövüşmesi şeklinde oluyordu. Vahşetin her türlüsü her hafta Pompeililere sergileniyor,Pompei'nin en önemli binaları bu yüzden bu meydana bakıyordu. Bu binalar; 2 tiyatro binası, gladyatör alanı, hamamlar ve tapınaklardır. Yapılan kazılardan anlaşıldığına göre zenginlik ve debdebenin akıl almaz boyutlara yükseldiği Pompei, günden güne gayri ahlaki bir duruma giriyor ve şehrin her köşesinde fuhuş evleri boy gösteriyordu.
Forum, tapınaklar, tiyatrolar, amfitiyatrolar, bazilikalar, caddeler, atölyeler, kenar mahalleler, hamamlar, meyhaneler, çamaşırhaneler, değirmenler, fırınlar, kumarhaneler, batakhaneler, hanlar, şehri gezenler tarafından bugün bile farkedilebiliyor. Ve sonunda da kenti baştan başa kaplayanlavlardan kaçmaya çalışan insan ve hayvanların bedenleriyle yüzyüze geliniyor.Burada tarihin en trajik olaylarından birine tanık oluyorsunuz. Etnograf prof.Carlo Giardano, 79 yılının 24 Ağustos günü saat 13′te Pompei de olup bitenleri şöyle anlatıyor:
"O gün öğle vakti, volkanın ağzından aniden yükselen bir kül bulutu, bir kaç saat içinde bütün Pompei'yi kaplamıştı. Böylece şehir çok uzun bir sessizlik dönemine girdi. Burada yaşayan binlerce insanın tehlikenin bu kadar yakınında oldukları halde gafil avlanmış olmaları, o tarihlerde Vezüv'ün bambaşka bir manzara altında olmasından ileri gelmiştir."
Yamaçları meşhur politikacıların villalarıyla süslü olan Vezüv; bağlar,bahçelerle çevrili ağaçlık bir yerdi. Tepesindeki kalkerleşmiş taşlardan başka eski zamanların dramını hatırlatan herhangi bir hali yoktu. Oysa daha önceleri Vezüv de yine bir püskürme olmuştu. Bu püskürmeyi çok sonra Yunan coğrafyacısı Strabon kraterleri incelemek suretiyle keşfetmişti. Ancak bundan bahsetmemeyi uygun bulmuştu. Aslında söyleseydi de ona kimse inanmazdı. Çünkü insanların gözü, para ve zevkten başka birşey görmüyordu. Şu var ki M.S 62 de meydana gelen ve şehri tamamıyla yıkan bir zelzele dahi bu feleketin habercisi sayılabilirdi.Zelzeleler o kadar sık oluyordu ki artık Pompei halkı bunları önemsememeye başlamıştı.
M.S 79 da, Vezüvden dumanlar yükselmeye başladı. Bir patlama olacağını anlayan halk limana doğru kaçmaya çabaladı. Gemilere binebilenler bir daha dönmemek üzerine kentten uzaklaşmaya başladılar. Sarsıntılar başlayınca 20 dakika kadar süren bir şaşkınlık yaşandı. Halk paniğe kapıldı ve bir hareketle Sarno nehrindeki 600 metre uzakta olan bir limana atıldılar. Ne yazık ki bunların yolunu bir deniz kabarması kesti. Dev dalgalar, bindikleri gemileri birer çöp gibi yukarıya kaldırıyor ve şehrin surlarının içindeki kızgın lav denizine doğru fırlatıyordu. Zaten bu arada gökten iri kum taneleri büyüklüğünde çok kızgın küçük taşlar yağmaya başlamıştı. Hemen ardından da gaz yüklü kocaman siyah taşlar düşmeye başladı. Bu sonuncular yere değer değmez patlıyor ve ilk kayıpların verilmesine sebeb oluyordu. Gökyüzü karamış olduğundan şehirde görüş mesafesi sıfıra düşmüştü. Şehrin insanları, rastgele sağa sola koşup duruyorlardı. İçlerinde farkında olmadan Vezüv'e doğru koşanlar bile vardı. Kurtuluşu evde görenler, volkandan çıkan müthiş sıcaklık yüzünden havadaki oksijenin kısmen gaz karbonik hale dönüşmesi yüzünden boğuluyorlardı; yahutta evlerinin volkandan çıkan taşlarla diğer maddelerin ağırlığına dayanamayıpçökmesi neticesinde yokoluyorlardı. Yarılmış olan yerden çıkan ağır ve zehirli gazlar da bir başka ölüm sebebiydi.
Sonra ardı ardına Pompei üzerine kızgın küller yağmaya başladı. Ve ilk ölenlerin üstünü yorgan gibi örttü. Birkaç saat içinde güzel ve canlı Pompei, büyük bir mezarlığa döndü. 200 000 insan bir anda yok oldu. Yaklaşık 2000 yıl o görkemli villalar, heykeller, duvar resimleri, mozaikler,tapınaklar ve pazarlar dokunulmadan gömülü olarak kaldı. Arkeologlar kenti keşfettiklerinde son gün pişmiş ekmeği bile fırında buldular. Pompei'nin üzerine düşen kızgın küller, 3 gün siyah bir kar gibi yağmaya devam etti. O andan itibaren de Pompei, iyice sessizliğe gömüldü. Kazılardan anlaşıldığı kadarıyla Pompei, ardı ardına gelen küçük patlamaları ciddiye almamıştı. Pompei'liler taş olarak çıkarıldıkları vakit ölüm anında ne yapıyorlarsa o halde bulundular. Kimi
başını ellerinin arasına alarak çaresiz bir şekilde oturmuş, kimi de çocuklarıyla çarşıda alışveriş yaparken lavların arasında kalmışlardı. Bir duvarın üstündeyse bugün bile görülebilecek Sodom ve Gomora yazısı bulunmaktadır. Tarihçilere göre, Pompeide yaşayan yahudi köleler, Pompei'nin durumunu görüp Sodom ve Gomorayı hatırlamak için bu yazıyı yazmışlardı.
http://img74.imageshack.us/img74/9796/10404233eh2.jpg (http://imageshack.us)
http://img241.imageshack.us/img241/6568/82578933dj5.jpg (http://imageshack.us)
http://img112.imageshack.us/img112/9210/38002137ix0.jpg (http://imageshack.us)
http://img112.imageshack.us/img112/5792/30048639wo2.jpg (http://imageshack.us)
http://img74.imageshack.us/img74/1663/99252269qf3.jpg (http://imageshack.us)
http://img241.imageshack.us/img241/3401/34508873xb3.jpg (http://imageshack.us)
http://img241.imageshack.us/img241/5870/91963146vg8.jpg (http://imageshack.us)
http://img74.imageshack.us/img74/6369/16218284qs2.jpg (http://imageshack.us)
http://img241.imageshack.us/img241/8193/50395900co7.jpg (http://imageshack.us)
http://img241.imageshack.us/img241/9803/60688554jn9.jpg (http://imageshack.us)
Şehbir
08-22-2008, 11:02 PM
Bilkentli araştırmacılar 85 milyon bilinmeyen içeren denklemi çözdü
http://img353.imageshack.us/img353/1225/97697794gy7.jpg (http://imageshack.us)
Bilkent Üniversitesi'nde görevli araştırmacılar, 85 milyon bilinmeyen içeren dünyanın en büyük bilişimsel elektromanyetik problemini çözerek bir dünya rekoruna imza attılar.
Önceki rekorda da isimleri bulunan araştırmacıların son çalışmaları, savunma sanayinde radar, uydu ve uzaktan algılama sistemlerinde çok daha ileri teknolojilerin geliştirilmesi aşamalarında da kullanılabilecek.
Çalışma, daha az elektromanyetik dalga yaydığından insan sağlığına daha az zarar verecek cep telefonu, bilgisayar gibi cihazların yapımından, çok hassas tıbbi görüntüleme cihazlarının üretilmesine kadar pek çok alanda yenilikler getirecek.
Çalışma, en büyük uluslararası bilimsel ve teknik kuruluş olan Elektrik ve Elektronik Mühendisliği Enstitüsü'nün (IEEE) yayınladığı dergilerde ve konferanslarda da duyuruldu.
AA muhabirine bilgi veren Elektrik ve Elektronik Mühendisliği Bölümü Öğretim üyesi ve Bilişimsel Elektromanyetik Araştırma Merkezi (BİLCEM)
Direktörü Prof. Dr. Levent Gürel, BİLCEM'de doktora öğrencileri Özgür Ergül ve Tahir Malas ile 42 milyon bilinmeyen içeren bilişimsel elektromanyetik problemlerini çözerek geçen yıl kırdıkları dünya rekorunu bu yıl iki katına çıkardıklarını anlattı.
Geçen yıl kırdıkları bu rekordan daha önceki rekorun ise 20 milyon bilinmeyeni bulunan bir problemin çözümü olduğunu bildiren Gürel, "Bir yıldan az bir süre içinde BİLCEM'de görevli araştırma grubu olarak, 85 milyon bilinmeyen içeren büyük matris denklemleri çözerek dünya rekorunu iki katına çıkardık. Bu başarımız, en büyük uluslararası bilimsel ve teknik kuruluş olan Elektrik ve Elektronik Mühendisliği Enstitüsü'nün (IEEE) yayınladığı pek çok dergide ve düzenlediği konferanslarda da ilgili meslektaşlarımıza duyuruldu" dedi.
http://img99.imageshack.us/img99/5003/80649093rw1.jpg (http://imageshack.us)
MÜTEVAZI TEKNOLOJİ, ANCAK GÜÇLÜ YÖNTEMLER..."
Milyonlarca bilinmeyen içeren problemlerin çözümü için yüksek bellek ve güçlü işlemciler içeren paralel süper bilgisayarların kullanıldığını dile getiren Gürel, kullandıkları bu bilgisayarlar dünyadaki örnekleriyle karşılaştırıldığında oldukça mütevazı kalmasına rağmen 85 milyon bilinmeyeni bulunan bir denklemi çözebildiklerini söyledi. Gürel, şunları kaydetti:
"Merkezimizde 32, 64 ve 128 çekirdekli ve 256-512 GB bellek içeren süper bilgisayarlarımız var. Fakat bu bilgisayarlar, dünyadaki ilk 500, hatta ilk 5 bin bilgisayarın arasına bile girmiyor. Biz dünyanın en büyük ve en güçlü bilgisayarlarını kullanmadan böyle bir dünya rekoru kırdık. Oldukça mütevazı hesaplama kaynaklarıyla dünyanın en büyük matris denklemlerinin çözülmesinin sırrı, geliştirdiğimiz elektromanyetik yöntemler, matematiksel yaklaşımlar ve paralelleştirme algoritmalarıdır."
SAVUNMADA İLERİ TEKNOLOJİLER GELİŞTİRİLECEK-
Prof. Dr. Levent Gürel, milyonlarca bilinmeyeni bulunan problemlerin çözümünün, savunma sanayinde, radarlar, uydu teknolojileri, uzaktan algılama gibi alanlarla tıbbi görüntüleme, optik, nanoteknoloji, metamalzemeler gibi pek çok disipline yarar sağladığını ifade etti.
Gerek savunma sanayine, gerekse sivil elektronik endüstrisine yönelik araştırma çalışmalarının, Savunma Sanayi Müsteşarlığı (SSM), ASELSAN, TÜBİTAK ve TÜBA gibi kurumlar tarafından desteklendiğini vurgulayan Gürel, bu alandaki uygulamalarla ilgili şunları söyledi:
"Yaptığımız çalışmanın pek çok alanda uygulaması var. Örneğin, uzaktan algılama, uydu teknolojileri, radarlar, nanoteknoloji gibi alanlarda yaptığımız katkılar hem savunma, hem de sivil amaçlara hizmet ediyor.
Uçan, yüzen ve karada hareket eden hedeflerin uzaktan algılanmasında, bunların radar izlerinin çıkarılmasında, yüksek çözünürlüklü görüntülerinin elde edilmesinde kullanılacak teknolojik alt yapı, şu an itibariyle hazır."
SAĞLIKTA YÜKSEK ÇÖZÜNÜRLÜKLÜ CİHAZLAR ÜRETİLECEK-
Tıp alanına katkıda bulunabilmek için elektromanyetik prensiplerle çalışan çok hassas görüntüleme cihazlarının tasarımına yönelik çalışmalar yaptıklarını dile getiren Gürel, şöyle devam etti:
"Bu çalışmalar sayesinde, sadece deri üstünde değil, deri altında bulunan tümörlerin de yüksek çözünürlüklü görüntüleri elde edilecek, gelecekte biyopsi yapmaya gerek kalmadan tanı konabilecektir.
Çok büyük elektromanyetik problemlerin çözümünün sağlayacağı bir başka yarar için de cep telefonlarının insan beyni içinde yarattıkları elektromanyetik dalga dağılımının hesaplanması örneği verilebilir. İnsan beyni cep telefonlarının ve baz istasyonlarının yaydığı elektromanyetik dalgalara maruz kalıyor. Bu durumun zararlı olup olmadığı konusunda kesin bir sonuca varılamıyor. Elektromanyetik hesaplama çalışmalarına dayalı tıbbi görüntüleme yöntemleri sayesinde, beynin içindeki milyonlarca noktada elektromanyetik alan düzeyleri hesaplanarak çok yüksek çözünürlüklü görüntüler elde edilebilir. İşte bunu başarabilmek için eskiden çözülemeyen ve hatta dünyanın pek çok yerindeki araştırma merkezlerinde halen çözülemeyen çok büyük problemlerin çözümü gerekiyor."
RİSKİ AZALTAN ANTENLER YAPILACAK
Cep telefonlarının ve baz istasyonlarının çevreye yaydığı elektromanyetik dalgaların henüz kanıtlanmamış bir risk oluşturduğunu ve bu riskin azaltılması için daha verimli çalışan antenlerin yapılması gerektiğini vurgulayan Gürel, "Böylece, cep telefonları ve baz istasyonları daha az güç kullanarak daha iyi çalışacaklar ve elektromanyetik kirliliği azaltacaklardır. Bu şekilde sağlık riskini azaltma şansımız var. Küçük, hatta görünmeyen ve işlevi yüksek bir antenle bu riskleri azaltmak mümkün. Geliştirdiğimiz simülasyon yöntemlerimizle anten tasarımlarını yapabiliriz" dedi.
Cep telefonları ile ilgili çalışmalarına Nokia'nın ilgi gösterdiğini bildiren Gürel, cep telefonları gibi taşınabilir bilgisayar antenlerini de görünmeyecek kadar küçük, ancak çok verimli çalışacak şekilde tasarlayabileceklerini, bu konuya da Vestel, IBM ve Intel gibi firmaların ilgi gösterdiklerini dile getirdi.
ABD'de üyesi bulunduğu bir araştırma grubunun da arabalardaki antenler üzerine çalışmalar yürüttüğünü belirten Gürel, bu antenlere de cep telefonlarının bağlanabileceğini, böylece daha kaliteli iletişimin sağlanabileceğini kaydetti. Gürel, yakın gelecekte uydu radyosu ve TV yayınlarının alınabilmesi için bu tür antenlerin kullanılacağını ifade ederek, "Şu an dünyada pek çok firma bunları araçlarına takabilmek için tasarım çalışmaları yapıyorlar. Bu çalışma sonuçlarının Türkiye'ye yakın bir zamanda geleceğini düşünüyoruz. Birkaç yıl sonra araba satın alırken GSM, GPS ve uydu yayınlarına uygun anteni var mı diye bakmaya başlayacağız" dedi.
HEDEF 100 MİLYON BİLİNMEYENLİ DENKLEM-
Doktora öğrencileri Özgür Ergül ve Tahir Malas'la birlikte yürüttükleri çalışmanın bir sonraki amacının 100 milyon bilinmeyenli denklemler çözmek olduğunu kaydeden Prof. Dr. Gürel, "Bu sadece büyük ve yuvarlak bir sayı değil. Geliştirilecek olan bu kabiliyet, bilim dünyasında karşılaşılan büyük, karmaşık ve önemli problemlere çözüm getirecek" dedi.
Gürel, bu kabiliyetin öncelikle Türkiye'nin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik olarak kullanılmasının planlandığını vurgulayarak, şunları kaydetti:
"Bu bağlamda özellikle özel sektörün BİLCEM'le irtibat kurmasını talep ediyoruz. Özel sektörün bizden isteyebileceği elektromanyetikle ilgili her türlü araştırma çalışmasına şimdiden hazırlıklıyız. Geliştirdiğimiz kabiliyetlerimizi endüstrinin hizmetine sunmaya çalışıyoruz. Çünkü biliyoruz ki, bilimde ilerlemenin, yeni teknolojiler geliştirmenin ve ekonomide kalkınmanın hep birlikte yapılması gerekiyor. Ancak bu şekilde yurt dışından satın almaktan vazgeçemediğimiz cep telefonu, bilgisayar, ilaç, uçak gibi ileri teknoloji ürünlerinin bir kısmını ülkemizde üreterek ekonomimizin güçlenmesini sağlayabiliriz."
Şehbir
08-23-2008, 12:17 AM
Sessiz tanık:
BEYAZIT MEYDANI
Osmanlı döneminden günümüze kadar Beyazıt Meydanı, hem birçok 'estetik operasyon' geçirmiş hem de her zaman canlı ve işlek bir alan olma özelliğini korumuştur.
Popüler Tarih Dergisi Sayı 18 Şubat 2002 Ertan Ünal
http://img359.imageshack.us/img359/8320/62925313cv3.jpg (http://imageshack.us)
KOYUN PAZARINDAN MİTİNG ALANINA
İmparatorluk döneminde, Anadolu'nun değişik yörelerinden getirilen kurbanlık koyunlar, Bayram öncesi, Beyazıt Meydanı'nda satılırdı. Altta ise 1997 yılında YÖK'e karşı oluşturulan Öğrenci Platformu'nun Beyazıt Meydanı'ndaki bir gösterisi.
http://img397.imageshack.us/img397/1261/39816010oa7.jpg (http://imageshack.us)
MEYDAN CANLANIYOR
Fatih'ten sonra tahta çıkan II. Bayezid, külliyesini (cami, medrese, kervansaray, imarethane) saraya yakın olması düşüncesiyle burada yaptırınca, meydan büyük bir canlılık kazandı.
Fatih, Aksaray, Süleymaniye, Kapalıçarşı ve Kumkapı gibi kentin çeşitli kesimlerinden gelen yolların birleşme noktasında bulunması, meydanın canlılığını büsbütün artırıyordu. İşine gücüne yürüyerek gidip gelen halk meydandan geçiyor, kimi alışverişlerini buradan, cami duvarının önündeki beyaz gölgelikler altında satış yapan esnaftan karşılıyordu. Harbiye ve Maliye bakanlıklarının burada yer alması da canlılığı artıran bir başka unsur olmaktaydı.
http://img135.imageshack.us/img135/5215/92211808av5.jpg (http://imageshack.us)
Yaptırdığı külliye ile meydana ve çevresindeki semte adını veren
Sultan II. Bayezıt'ın saltanatı, 1481-1512 yılları arasındadır.
KURBAN PAZARI
Kurban Bayramı öncesinde meydan daha da hareketlenmekteydi. Bunun nedeni, Şehremaneti'nin (belediye), kentin en merkezi yeri olduğu gerekçesiyle, kurban satışları için, satıcılara bu alanı tahsis etmesiydi.
Bayram öncesi Anadolu'nun dört bir yanından getirilen kurbanlıklar, burada alıcının beğenisine sunuluyor, alınan kurbanlar hamalın sırtına verilerek eve götürülüyordu. Bu yüzden meydan, 'Kurban Pazarı' olarak da adlandırılmaktaydı.
Meydan, Ramazan öncesi de hareketleniyor, Bayezid Camii avlusunda açılan 'Ramazan Sergisi' büyük bir izdiham kaynağı oluyordu. Bu sergide, yiyecekten giyim eşyasına kadar, her şey satılmaktaydı.
BEYAZIT MEYDANI AÇIKHAVA PAZARINA DÖNÜŞÜYOR
Böylesine işlek, böylesine canlı olan bir meydanda, seyyar satıcıların giderek çoğalması, kaçınılmazdı. Ancak denetimsizlik nedeniyle, bu kez seyyarların yanı sıra, Bayezid Camii'nin dış cephesine, satıcılar barakalar kondurmaya başladılar. Bu barakalarda da berberinden kitapçısına kadar, farklı meslek gruplarından esnaf, müşteri beklemekteydi. Beyazıt Meydanı bir açıkhava pazarına dönüşmüş durumdaydı. Tıpkı zamanımızda, özellikle cumartesi ve pazar günleri olduğu gibi...
II ABDÜLHAMİD'İN GİRİŞİMİ
Yıllarca kendi kaderine terkedilen Beyazıt Meydanı'nda ilk düzenleme, 1867-1870 yılları arasında yapıldı; ama bu yeterli değildi. Barakalara, satıcılara dokunulmamış, sadece Taç Kapı (Harbiye Nezareti girişi) önünde büyük bir açıklık oluşturulmuş, bu açıklığın ağaçlandırılmasına geçilmişti.
Meydanı düzenlemek, estetik açıdan güzel bir görünüm vermek için, ilk ciddi girişim Sultan II. Abdülhamid tarafından yapıldı. II. Abdülhamid, Paris Büyükelçisi Salih Münir Paşa'dan, Fransız mimar Joseph Antoine Bouvard'a meydanla ilgili bir proje hazırlatmasını istedi. Bouvard, işlerinin çokluğu nedeniyle Paris'ten ayrılamayacağını bildirince, meydanın fotoğrafları çekilerek kendisine ulaştırıldı.
PROJE RAFA KALDIRILDI
Bouvard'ın 1902 yılında saraya sunduğu projeyle, meydan çok değişik bir görünüm kazanıyordu. Bouvard, meydanın alanını genişletiyor, Harbiye Nezareti'nin bulunduğu yere büyük bir belediye sarayının yapılmasını öngörüyordu. Yine projeye göre, meydanın batısındaki Sultan Bayezid Medresesi yıkılacak, yerine Devlet Kütüphanesi ile Sanayi ve Ziraat Müzesi olarak kullanılacak iki ikiz bina inşa edilecekti.
Bu binaların önündeki alanlar ise ağaçlandırılacaktı.
Ancak Fransız mimarın bu planı uygulanamadı. Bunun nedenlerinin başında, 'arazinin eğiminin dikkate alınmaması' geliyordu. Bunun yanı sıra projenin çok geniş çapta istimlake gerek göstermesi, yıkılacak mekanlar arasında, Sultan Bayezid'in türbesi, medrese ve Kapalıçarşı'nın bir bölümü ve benzeri ata yadigarı eserlerin yer alması gibi nedenler, uygulanmasını önledi; bu proje rafa kaldırıldı.
Şehbir
08-23-2008, 12:20 AM
http://img397.imageshack.us/img397/6703/79068436xv1.jpg (http://imageshack.us/)
HAVUZLU MEYDAN
Yıllarca ilgisizliğin bir simgesi olarak kalan Beyazıt Meydanı'nın kaderi, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuyla birlikte değişti. Vali ve Şehremini (Belediye Başkanı) Ali Haydar Bey, kentin çözüm bekleyen sorunlarına el atarken, meydanda, çevredeki tarihi eserleri tüm güzelliğiyle ortaya çıkaracak bir düzenlemeye gidilmesi kararlaştırılmış, bu amaçla çalışmalara başlanmıştı. Mimar Asım Kömürcüoğlu'nun gerçekleştirdiği projeye göre, bugünkü Üniversite kapısının önüne büyük bir havuz yapılıyordu.
O yıllarda Vali ve Belediye başkanlarının icraatını yakından izleyen gazeteler bu haberi, "Vali Haydar Bey, Beyazıt Meydanı'nda küçük bir Marmara inşa eyliyor" başlığı altında verdiler. Daha havuz yapılmadan eleştiriler başlanmıştı bile...
Vali Ali Haydar Bey ise eleştirileri şöyle cevaplandırıyordu: "Meydanın üst kısmı denizden 60, alt kısmı ise 53 metre yüksekliktedir. Bu eğimi tatlı bir şekle sokmak için havuzu yaptım. Şehrin bir ziynet kazanması kötü mü?"
http://img397.imageshack.us/img397/8921/53487515mh4.jpg (http://imageshack.us/)
Beyazıt Meydanı'na havuz yapıldıktan sonra Çarşıkapı yönünden gelen tramvay ve otobüsler, havuzun çevresinde tur atarlardı.
HAVUZ TAMAMLANIYOR
Eleştiriler sürüp giderken meydanın yapımı tamamlandı. Yeni görünüm kimilerine göre bir tabloyu andırıyordu. Taç Kapı'nın önünde eliptik planlı, çift fiskiyeli bir havuz yapılmış, havuzun çevresi çiçek tarhlarıyla süslenmişti. Yapılan düzenlemeyle, Divanyolu'ndan gelen tramvay ve diğer araçlar havuzun çevresinde bir dönüş yaptıktan sonra Aksaray yönüne devam ediyorlardı. Düzenleme Taç Ka-pı'yı tüm ihtişamıyla ortaya çıkarmış, ama diğer tarihi eserleri 'gölgede' bırakmıştı. Meydanı bu şekliyle beğenenler de oldu, beğenmeyenler de...
http://img135.imageshack.us/img135/4025/38023703bg4.jpg (http://imageshack.us/)
1957-58 yıllarındaki imar faaliyeti sırasında, Beyazıt Meydanı'nın alacağı biçim, Karayolları ile Belediye arasında yoğun çekişmelere yol açmıştı.
İSTİMLAK GÜNLERİ
İstanbul, 1957 yılında görülmemiş bir imar faaliyetine tanık oluyordu. Trafiği rahatlatmak, ulaşımı kolaylaştırmak amacıyla yeni ve geniş yollar açmak için büyük çapta istimlaklere gidiliyor, kentin yüzü değişiyordu. Beyazıt Meydanı da bu değişimden nasibini aldı.
Belediyenin yüksek mimar Profesör Sedat Hakkı Eldem'e danışılarak hazırlattığı yeni proje uygulamaya konuldu. Önce havuz doldurularak ortadan kaldırıldı. Aksaray'dan gelen ve Millet Cad-desi'nin devamı olan Ordu Caddesi, Beyazıt'ta Marmara Sineması'nın önünde 3,5 metre indirildi. Belediye Kütüphanesi'ne kadar olan kısım aynı seviyeyi aldı. Bu kısmın indirilmesiyle Ordu Caddesi'yle Yeniçeriler Caddesi aynı seviyeye gelmiş bulunuyordu. Burada yapılan kazı nedeniyle, Beyazıt Kütüphanesi yukarıda kaldığından, meydanla kütüphane arasında, kademeli iki set yapılması uygun görülmüştü. Bunun yanı sıra üniversitenin önündeki alan da indirilmiş, Dişçi Okulu yönünden gelen Bakırcılar Caddesi kotuna göre düzeltilmişti.
Meydandan çok, çeşitli semtlerden gelen yolların kavşak noktasına dönüşen bu görünüm, şehircilik uzmanlarının tepkisiyle karşılandı.
http://img135.imageshack.us/img135/1677/45561590iv7.jpg (http://imageshack.us)
BURHAN ARPAD'IN KALEMİNDEN 'BAHRİ HAYDAR”
22 Eylül 1957'de Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan 'Bahri Haydar' adlı yazısında Burhan Arpad, İstanbul'un 'istimlak günleri'nde kim vurduya giden nice anıtsal değerin yanında yer alan bir 'talihsiz' havuzdan da söz eder:
"İstanbul, havuzsuz şehirdir. Belki de bir kıyı şehri olduğundan, başka büyük şehir insanlarının pek hoşlandığı havuzlar ve fıskiyeler görülmez İstanbul'da.
Havuzsuz İstanbul'un ilk büyük havuzunu bundan otuz yıl önce yaptırtmış olan 'Şehremini Haydar Bey' (sağda) o tarihte epeyi yadırganmıştı. İstanbul gazeteleri önemli konulara el uzatmamaktan olacak, bu ilk ve son büyük havuzu, yıllarca kalemden ve karikatür çizgisinden eksik etmediler. Beyazıt havuzuna 'Bahri Haydar' adı uygun görüldü." Sonrasını ise şöyle dillendirir Burhan Arpad:
"Fakat sonra Beyazıt havuzunun yapılması bitti ve bembeyaz mermerden fıskiyeleri sıcak akşamlarda mis gibi çimen kokuları ile karışık ' serinlikler saçmaya başladı. Havuzu çevreleyen kanepelere oturan insanlar birer sigara tellendirip yorgunluk çıkardı. İstanbul insanlarının hikayecisi Sait Faik Abasıyanık'ın kişileri bile, Beyazıt havuzu çevresindeki kanepelere yan gelip türlü hayaller kurdular. Beyazıt havuzunun fıskiyeleri bayram ve şenlik geceleri renk renk akıp dar gelirli on binlerce İstanbullunun bunaltıcı dünyasına birer damla da olsa yaşama gücü serpti. Otuz iki yıldır hiç kararmadan bembeyaz duran fıskiyeler, şimdi toz toprak içinde yerlerde sürünüyor. İstanbul'un her yönden her zaman kopan esintileri ile sık sık ürperen tertemiz sular . bataklık oldu. Beyazıt camisinin minareleri ve üniversite dış kapısının süslü görünüşü ile bağdaşıp çeyrek yüzyıl gönül ve göz okşayan çimenler, sardunyalar ve ortancalar, ayaklar altında."
CANSEVER'İN PROJESİ
Beyazıt Meydanı, karayolları-belediye çekişmesi nedeniyle, 27 Mayıs'ta '1960 İhtilali'ni, tamamlanmamış bir halde karşıladı. İhtilal yönetiminin İstanbul'a atadığı Vali ve Belediye Başkanı Tümgeneral Refik Tulga'nın ilk ele aldığı sorunlardan biri de meydanın durumuydu. Piccinato, Högg ve Turgut Cansever'in hazırladığı projeler valilikte yapılan bir toplantıda ele alındı.
Toplantıya Vali, İstanbul Üniversitesi Rektörü Sıddık Sami Onar, Teknik Üniversite öğretim üyeleri, Mühendis ve Mimarlar Odası temsilcileri, dönemin önde gelen gazetelerinin sahip ve yazarları davet edilerek demokratik bir katılım gerçekleştirildi.
Uzun süren tartışmalardan sonra Turgut Cansever'in projesinin uygulanması kararlaştırıldı. Ancak projede belediye tarafından bazı değişiklikler yapılacaktı.
Cansever'in projesi Beyazıt'ı öncelikle, bir 'trafik meydanı' olmaktan çıkarıyor, meydan bir 'tören alanı' olarak mimari ve estetik bir değer kazanıyordu. İlk iş olarak Şehzadebaşı'ndan gelen yol, üniversite girişinin altında açılan bir tünele sokularak Bakırcılar Caddesi'yle birleştirildi. Bu amaçla Dişçilik Okulu'nun ön cephesi yıktırıldı. Bunu, meydanın alt tarafına yapılan ve kimi mimarların labirente benzettiği setlerin yapımı izledi. Cansever, eleştirilen bu setlerin "Meydandaki mimari yapıları yücelttiğini, onların meydanla uyum sağladığını" açıkladı. Bu arada üniversite girişinin önündeki alan da törenlere elverişli hale getirildi.
Şehbir
08-23-2008, 12:27 AM
http://img359.imageshack.us/img359/858/32228181cv3.jpg (http://imageshack.us)
1961 yılında Beyazıt Meydanı yeniden düzenlenirken, yapılan setler,
karikatüristlere konu olmuştu. Üstteki karikatürün altyazısı şöyle:
Alttaki: - İyi bak şuna yahu, Beyazıt Meydam'nı görebiliyor musun?
MEYDANIN ADI “HÜRRİYET MEYDANI” OLUYOR
Meydan bir kez daha estetik ameliyat geçirmiş, bu arada adı da değiştirilerek 'Hürriyet Meydanı' olmuştu... Ancak bu isim halk arasında yaygınlık kazanmadı; ihtilal günlerinin heyecanı geçtikten sonra yine eski isme dönüldü. Ama her dönem, Beyazıt Meydanı farklı öyküler yaşadı.
Taç Kapı, Üniversite gençlerinin sınav heyecanlarından kaynaklanan elektriklenmelerin yüküyle yaşlanırken meydandaki her köşe, bir başka miting ya da gösterinin izlerini sırtlanmış gibidir. Yıllar boyu bu meydanı doldurmuş İstanbulluların, üniversite gençlerinin 'Hatay bizim canımız / Feda olsun kanımız', 'Ya Taksim / Ya Ölüm', 'Olur mu böyle olur mu / Kardeş kardeşi vurur mu?' nidaları, çevredeki ağaçların dallarında, Taç Kapı'da, Bayezid Camii'nin kubbelerinde donup kalmıştır adeta.
http://img135.imageshack.us/img135/4951/36048605cm5.jpg (http://imageshack.us)
SİYASET TARİHİNDE BEYAZIT MEYDANI
Patrona Halil Ayaklanması'nın ilk adımı burada atıldı; 31 Martçılar, Mahmud Şevket Paşa'yı vuranlar burada asıldı. Cumhuriyet'in ilanından sonra ise meydan, gençlik hareketlerinin ve halkın sık sık boy gösterdiği bir miting alanına dönüştü.
PATRONA HALİL: Osmanlı İmparatorluğunda bir barış dönemi olan Lale Devri'ne son veren Patrana Halil Ayaklanması'nın ilk tohumları bu meydanda atıldı. 28 Eylü 1730 günü meydanda toplanan Patrona Halil ve arkadaşlarının ihtilal girişimi burada başlamış, daha sonra alevlenerek şehre yayılmıştı.
'KAİME'LERİN YAKILIŞI: Sultan Abdülaziz döneminde, o zamanki adı 'kaime' olan kağıt paralar, karşılığı bulunmadığından ve halk arasında alım gücü şüpheyle karşılandığından, altın karşısında sürekli değer kaybetmiş, daha sonra geçmez hale gelmişti. Tarihçi Cevdet Paşa'nin “Sokaklarda ekmek kapışmak gibi ihtilal alametleri belirdi' sözleriyle anlattığı olay üzerine, hükümet İngiltere'den 8 milyon sterlin borç aldı ve bu parayla piyasadaki bütün kaimeler, değeri ödenerek toplandı. Toplanan değersiz paralar ise 13 Temmuz 1862–12 Eylül 1862 tarihleri arasında, Beyazıt Meydanı'nda halkın gözleri önünde yakılarak imha edildi.
http://img397.imageshack.us/img397/5194/18966506vh6.jpg (http://imageshack.us)
Beyazıt Meydanı'nda asılanlardan biri de Sultan Abdülaziz'in kayınbiraderi Binbaşı Çerkeş Hasan'dı.
İDAM SEHPALARI: Osmanlı İmparatorluğu döneminde idam cezasına çarptırılan kimi siyasi suçluların cezası ‘İbret' olması gerekçesiyle, açık alanda ve halkın gözleri önünde yapılmaktaydı. İdam hükümlerinin yerine getirildiği bölgelerden biri de Beyazıt Meydanı'ydı. Üstelik burada önceleri idam sehpası kurulmaz, mevcut ağaçlardan yararlanılırdı. İstanbul'u kan ve ateşe boğan 31 Mart Ayaklanması faillerinin bir bölümünün yaşamı burada son buldu. Sadrazam Mahmut Şevket Paşa'ya suikast düzenleyerek öldüren kişiler de yine burada asıldı.
MİTİNG ALANI: Cumhuriyetin ilanı ve bu bölgenin düzenlenmesinden sonra Beyazıt Meydanı bu kez ulusal bayramlarda geçit törenlerinin ve çeşitli konularda mitinglerin yapıldığı, toplumun kalbinin attığı bir yer haline dönüştü. Cumhuriyet'in ilanından sonra Beyazıt Meydanı'nda görülen ilk büyük toplumsal olay, Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal'e yönelik İzmir Suikastı'nı lanetlemek için, 20 Haziran 1926'da yapılan gençlik mitingidir. Türk kadınına milletvekili seçme ve seçilme hakkının tanınmasından sonra 7 Aralık 1934 günü meydan bir başka mitinge sahne oldu. ‘Ata'ya Teşekkür' mitingine binlerce kadın katıldı. Türk gençliğinin ve halkın toplumsal davalarda sesini duyurduğu mitingler daha sonraki yıllarda da sürdü. 1936-1939 arasında, çeşitli tarihlerde yapılan 'Hatay' mitinglerini, 1945 yılında Sovyetler Birliği'nin Türkiye'den toprak talebi üzerine bu ülkeyi protesto amacıyla yapılan gösteriler izledi.
http://img397.imageshack.us/img397/9374/35080091ts7.jpg (http://imageshack.us)
28 NİSAN GÖSTERİLERİ: 28 Nisan 1960 günü, Demokrat Parti hükümetini protesto amacıyla yapılan gösteriler sırasında (büyük fotoğraf), meydanda ilk kan döküldü... Güvenlik güçleri göz yaşartıcı bomba ve silah kullanırken, öğrenciler 'Kahrolsun diktatörler' ve 'Menderes istifa' sloganlarını atarak güvenlik güçlerine taşlarla karşılık verdiler (küçük fotoğraf). Bu arada, üniversite yönetimi güvenlik güçlerinin üniversiteye izin almadan girmesine büyük tepki gösterdi. Güvenlik güçlerinin üniversiteden ayrılmasını isteyen rektör Sıddık Sami Onar tartaklanarak Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldü. Kısa sürede Beyazıt Meydanı'na yayılan çatışmalar sırasında kurşunlanan Orman Fakültesi öğrencisi Turan Emeksiz yaşamını yitirdi.
http://img135.imageshack.us/img135/1772/21032569xl1.jpg (http://imageshack.us)
Yıl 1989: Meydanda, molotof kokteylli bir öğrenci gösterisi.
Popüler Tarih Dergisi Sayı 18 Şubat 2002 Ertan Ünal "Sessiz Tanık: Beyazık Meydanı" başlıklı yazıdan alınmıştır.
Şehbir
08-23-2008, 12:54 AM
Kurtuluş Vapuru
1824'den başlayarak kuruluşuna kadar birkaç yıl içinde 50 binden fazla Türk'ü Mora yarımadasında çıkarttıkları isyanda soykırıma uğratan, Kurtuluş savaşında Anadolu'dan kaçarken kadın, çocuk demeden bir kez daha katleden, AB Raporunda sözde Pontus soykırımını kabul etmemizi isteyen, Yunanistan'da soykırım anıtları diken, işte bu Yunanistan devletiydi...
Yunanistan, Türk Milleti'nin eşi görülmemiş şefkati ve açken dahi paylaşabilen yüksek erdemi sayesinde binlerce insanını ölümden kurtardığımızı unutmuş olsa bile, tarihi gerçekler inkar edilemez şekilde hep karşımıza çıkacaktır.
Kurtuluş Vapuru gibi..
Mora'da yaptıkları Türk Soykırımı gibi!...
Daha geniş bilgi aşağıdaki World dosyasında.
http://img255.imageshack.us/img255/5447/80571123ul7.png (http://imageshack.us)
Şehbir
08-23-2008, 01:08 AM
FOTOĞRAFLARLA ÇANAKKALE DESTANI
http://img255.imageshack.us/img255/2572/38886498rc3.jpg (http://imageshack.us)
http://img142.imageshack.us/img142/4872/64567684pf0.jpg (http://imageshack.us)
http://img142.imageshack.us/img142/6070/13886793xm7.jpg (http://imageshack.us)
http://img142.imageshack.us/img142/5530/42308137jd1.jpg (http://imageshack.us)
http://img142.imageshack.us/img142/4998/15283731et9.jpg (http://imageshack.us)
http://img142.imageshack.us/img142/1760/38222379wg0.jpg (http://imageshack.us)
http://img255.imageshack.us/img255/4272/40786148cf2.jpg (http://imageshack.us)
http://img255.imageshack.us/img255/3797/85086996kw2.jpg (http://imageshack.us)
http://img142.imageshack.us/img142/7637/47036323xj1.jpg (http://imageshack.us)
http://img142.imageshack.us/img142/1474/10bp4.jpg (http://imageshack.us)
Şehbir
08-23-2008, 01:11 AM
http://img148.imageshack.us/img148/1090/11ua7.jpg (http://imageshack.us)
http://img142.imageshack.us/img142/4008/12vs6.jpg (http://imageshack.us)
http://img148.imageshack.us/img148/5157/13mu9.jpg (http://imageshack.us)
http://img148.imageshack.us/img148/5922/14xl4.jpg (http://imageshack.us)
http://img142.imageshack.us/img142/8836/15wf5.jpg (http://imageshack.us)
http://img148.imageshack.us/img148/9148/16bk9.gif (http://imageshack.us)
Şehbir
08-23-2008, 01:14 AM
Dede Korkut'un sözlerinden seçmeler
http://img142.imageshack.us/img142/4287/31462246md1.jpg (http://imageshack.us)
Heyoğul!
Azını gören, çoğunu bilen, sözünü diyen oğul...
Sen sen ol, el sözüyle yola çıkma...
El sözüyle yola çıkan, el yolunda yorulur.
Can oğul...
El pusatı keskin olsa bile, düşmana kör olur, seni kanatır.
Sakın a oğul, sakın ha...
El ağzıyla söz deme, duyan sana değil ele inanır.
El, elini tutanın eli zayıf düşer... Elin eli, tutarda, senin elin tutamaz.
Birlik, el ele vererek olur. Doğrudur.
Ama elin eline el verenin birliği de, dirliği de bozulur.
El atına binen tez iner...
Elin atı nankör olur.
El atıyla atalarının gittiği
yere gidemezsin..
Ne asya,ne avrupa,nede ortadoğu..
Olaki çok bilmişler,el atını sevmişler,
Sana "hadi sende" deselerde aldanma.
Onlar atsız kalır,yaya giderlerde gocunmazlar..
Güzel oğul.
Senin baktığın yere,elin gözüyle bakma ha..
El kem bakar.
El dar bakar.
El hain bakar.
Bil!
Senin görmek istediğin elin gözünde yoktur.
Sen tekbir sesleriyle büyüdün..
Ezan sesi gittiğin yerlerde kulaklarına küpe oldu..
Vatan,Millet,Bayrak,Kur'an...
Vatan sağolsun ,diyen adam
Bunları duydun..
Dört kıta da onbinlerce at sesi arasında mazlumun sesini duydun,mazluma kulak verdin..
Sen zalimin sesine kulak asmadın..
Zalimi duymadın.
Zalimle bir olmadın.
Elin kulağıyla duyma.
Onlar duyacakların duyurmaz sana...
Kendi duymak istediklerini duyurur..
Hey oğul!
Yürekli oğul.
Elin yüreğiyle yüreklenmeyesin
Bak gör...
Yüreksizdir el.
Vicdansızdır.
Yüreksizin yüreğini takınma.
Vicdansız olma.
El yüreği mangalda kül bırakmaz.
Ateşiyle de seni yakar.
Düşün!
onlar ele alışmıştır.
Dilleri de eldendir,sözleri de.
Onlar gocunmazlar,
Onlar bu böyle gerklidir derler.
Onlar söylerler.
Çünkü beyinleri de elindir.
El olma.
Elin olma.
Elden olma.
El olan,elin olan,elinide,kolunuda,
Vatanını,bayrağını,dinini,namusunu
ve dahi Devletini kaybeder..
LIBRA
08-23-2008, 01:34 AM
anaaaaa şu darvazdaki çukur ne öyle :shock:
Şehbir
08-23-2008, 04:20 AM
Great Money Collection, 9320 Images, many countries !!!
http://img381.imageshack.us/img381/317/33057435xp0.png (http://imageshack.us)
http://img228.imageshack.us/img228/604/92450513vx5.png (http://imageshack.us)
http://img228.imageshack.us/img228/2610/81189950or3.png (http://imageshack.us)
http://rapidshare.com/files/138791128/Scan_Money.part01.rar
http://rapidshare.com/files/138811344/Scan_Money.part02.rar
http://rapidshare.com/files/138816322/Scan_Money.part03.rar
http://rapidshare.com/files/138827456/Scan_Money.part04.rar
http://rapidshare.com/files/138827458/Scan_Money.part05.rar
http://rapidshare.com/files/138839593/Scan_Money.part06.rar
http://rapidshare.com/files/138937945/Scan_Money.part07.rar
http://rapidshare.com/files/138940674/Scan_Money.part08.rar
http://rapidshare.com/files/138940933/Scan_Money.part09.rar
Şehbir
08-23-2008, 05:22 AM
Aztekler ile takvimleri, astroloji bilgileri, piramitleri ile tanıdığımız Mayaların merakedilen başka bir çok özelliklerinin konu edildiği bir yazı.
Çok kısa tarihi bilgi, kültür, yerleşim, günlük hayat ve ölümüne maçların yapıldığı Maya kültürü ve Aztekler.
http://img180.imageshack.us/img180/2866/75884045vg0.jpg (http://imageshack.us)
Dev bir ağacın üzerine çıktık. Sudan, beyaz yüzlü, beyaz elli, uzun ve kirli sakallı adamlar çıkıyordu. Mavi, kırmızı, sarı, yeşil rengarenk giysileri, yuvarlak şapkaları vardı. Derin ormanın papağanlarına benziyorlardı..."
http://img180.imageshack.us/img180/9540/64619550en9.jpg (http://imageshack.us)
İki Aztek Casusundan MONTEZUMA'ya acil not
Güneşe uzanan basamaklar...
Orta Amerika ormanlarında olağanüstü tapınaklar ve saraylar inşa eden Mayalar, Avrupa Ortaçağ'ın karanlığında yaşarken, ileri bir uygarlık kurmuşlardı.
Sadece cesaret yetmedi...
Aztekler yeni doğan bebelerin göbek bağlarını kalkan ya da küçük oklarla keserlerdi. Gençler sadece askeri eğitim görür, atkuyruğu yaptıkları saçlarını, savaşta tutsak kazandıklarında keserlerdi. Ne var ki, askeri yetenekleri ve cesaretleri, top ve tüfekle donatılmış İspanyol askerlerinin karşısında işe yaramadı.
Güneşin çocuklarının kültürü...
İspanyol Pizarro XVI: yüzyıl başlarında Peru'ya ayak bastığında, İnkalar'ın gelişmiş kültür ve sanatları karşısında şaşırıp kalmıştı. Birkaç ay içinde bu uygarlığı yok etti. Son İnkalar, And Daları'nın zirvelerine sığındılar...
İspanyollar'ın kurbanı oldular
KİLİSE VE ALTIN UĞRUNA TALAN...
http://img47.imageshack.us/img47/1554/13606324vb9.jpg (http://imageshack.us)
8 Kasım 1519'da Cortez İmparator Montezuma (üstte) ile karşılaştı...
http://img47.imageshack.us/img47/757/11902825oa0.jpg (http://imageshack.us)
İnka erkekleri giysilerinin üstüne kolsuz bir tunik giyiyor ve soğuk havalarda büyük bir pelerin kuşanıyorlardı. Resimdeki pelerinin 13. ya da 16. yy.'dan kalma olduğu sanılıyor. Chimu 'gömü eldiveni': Zengin bir mezardan çıkarılan, savaşçı ve kuş süsleriyle bezenmiş bir çift eldivenin teki. Gümüş tırnaklı. M.S. 14. yy.'a ait...
İspanyollar Orta Amerika'ya vardıklarında, orada çeşitli yerli toplulukları yaşıyordu. En ileri olan ve en çok nüfusu barındıran kültürler Mayalar ve Aztekler'di. Güney Amerika'da ise İnka kültürü gelişti. Maya tarihi hakkında çok az bilgimiz var. İlk Mayaların kökeninin çok eski olduğunu biliyoruz (M.Ö. 2000). Bunlar M.Ö. 1500'den başlayarak. Meksika Körfezi boyunca dar ve bataklık bir alanda yaşayan Olmekler'in kültürünü miras almışlar. Olmek kültürününkurumaya başladığı M.Ö. 400'den başlayarak, heykellerden, özellikle de kabartmalardan belli olan ilk Maya törensel merkezleri ortaya çıkıyor. Ovalardaki en eski anıt (28 no.lu Tikal Dikilitaşı) M.S. 292'ye, en yeni anıt ise M.S. 909'a tarihleniyor. Mayalar, bu yıllar arasında en parlak dönemlerini yaşamışlar; ama tarih onları tanımamış.
Şehbir
08-23-2008, 05:26 AM
http://img292.imageshack.us/img292/6831/32589434fe4.jpg (http://imageshack.us)
Aztekler'e ilişkin tarih bilgileri daha çok. Kuzeyden geldiklerini ve Meksika Vadisi'ne en son girenler olduklarını biliyoruz. 1325'de (ya da 1370) başkentleri Tenochtitlan'ı bayındırlaştırmaya başladılar, ilk Aztek kralı Acamipichtli oldu. Taş binalar ve "chinampa"lar (yüzen bahçeler) varlığını üçüncü kral Chimalpopoca'ya borçlu. 1427–1440 arası, Aztek topraklarının sınırlarını genişleten büyük fatih İtzcoatl'ın krallığı... Onu kardeşi, yasa koyucu ve kurucu 1.Montezuma (1390-1496) izledi; ama imparatorluğun geniş bir alana yayılmasını Ahuitzotl sağladı. Ondan sonra gelen 2.Montezuma (1502-1520), son büyük Aztek kralı oldu. İnka İmparatorluğu herhangi bir büyük kültüre pek uygun olmayan bir arazide yeşerdi: uçsuz bucaksız ırmaklar, çöller, aşılmaz dağlar... Gerçekte İnkalar, And ve Chavin, Nazca, Moche, Huari, Chimu gibi, diğer çağdaş ya da neredeyse çağdaş uygarlıklara ait kültürel değerlerden yararlanmayı bildiler. İnkalar, 1200–1438 arasında hüküm süren yarı efsane sekiz kralın ardından, yalnızca dokuzuncu-suyla (Virococha'nın oğlu Pachacutec) ile yayılmalarınabaşladılar. Pachacutec, Aymara civarını egemenliğine alarak, imparatorluğu güneye doğru büyüttü. 1471–1493 arasında hüküm süren oğlu Topa-İnka, egemenliğini kıyı ve ekvatora dek güney yaylaları boyunca genişletti. Ardılı Huayna Capac, Oiuto'yu fethetti ve oraya yerleşti. Son imparator Atahualpa ümitsiz bir şekilde kendi imparatorluğunu savunmaya çalıştı. 1533'te İspanyollar tarafından kaçırıldı. Fatih Francisco Pizarro'nun emriyle Cajamarca meydanında kazığa çakıldı.
http://img47.imageshack.us/img47/8126/74398149bq1.jpg (http://imageshack.us)
Maya toplumunun sınıfsal piramidinin en üstünde kral bulunuyordu; altında, kralın maiyeti yer alıyordu. Üçüncü basamakta soylular, rahipler ve savaşçılar sıralanıyordu, dördüncü basamakta tüccar ve sanatçılar, son basamakta ise köylüler ve köleler vardı.
ORTA AMERİKA’NIN VENEDİK’İ LAGÜN KENT TENOCHTİTLAN…
Bir gün ihtiyarlar gençleri yanlarına çağırdılar. Beyaz bir söğüt dalını, bir kurbağayı ve beyaz balıkları gördükleri yere kenti kurmalarını söylediler. Tanrı Uitzilopochtli'nin emri böyle dediler. Ancak, o gece tanrılar başrahibi yanlarına çağırdılar. Gidip çevreye bakmasını, bir kaktüsün dalları üzerinde kartal göreceğini söylediler. Kenti orada kuracaklardı. İşte efsaneler Aztekler'in başkenti Tenochtitlan'ın kuruluşunu böyle anlatıyor. Gerçekten de kentin adı kaktüs anlamına gelen "tenoehtli" kelimesinden türetilmiş.
http://img292.imageshack.us/img292/2452/65799002fu3.jpg (http://imageshack.us)
Başkent mahalleleri...
Tenochtitlan dört ana mahalleye ayrılmıştı. Kentin kuruluşundan az sonra, sakinlerinin bir kısmı yakın bir adacık üzerinde, yeni yerleşim alanı Tlatelolco'yu kurdular. Tenochtitlan politik ve dini merkez kimliğini korurken, Tlatelolco ticari merkez haline dönüştü.
Şehbir
08-23-2008, 05:30 AM
Tanrılar, dallarına kartal konmuş kaktüsün bulunduğu yeri işaretlemişlerdi; ama, bu topraklar bir kent kurmak için hiç de elverişli değildi. Bir kere bataklığın tam ortasına düşmüşlerdi. Ancak, ilk Aztekler zorluklar karşısında yılmadılar. Komşu kabilelerden tahta ve taşlar satın alarak, bataklığın içindeki küçük adacıkların temelini güçlendirdiler. Önce kaktüs dalında kartalı gördükleri yere tanrı Uitzilopochtli için bir tapınak inşa ettiler. Daha sonra bu tapmağın çevresinde kenti kurmaya giriştiler. Bunun için, ilk iş olarak yüzlerce küçük adacığı köprülerle birbirine bağladılar. İspanyollar tarafından işgal edildiğinde, kent, eski kentin etrafında olağanüstü gelişmişti. İspanyollar'ın "Büyük Tenochtitlan" diye adlandırdıkları yerleşim alanı, hem Tenochtitlan hem de komşusu Tlatelolco kentini kapsıyordu. Kent dikdörtgen biçiminde bir alana sahipti ve binlerce hektarlık bir alana yayılmıştı. İspanyol işgalcilere göre, kentte yaklaşık 80.000 ile 100.000 arasında bina bulunuyordu. Her evde yaklaşık 7 kişinin yaşadığını varsayan İspanyollar, Tenochtitlan'ın nüfusunu 560.000 ile 700.000 arasında tahmin etmişlerdi. Günümüz de ise tarihçiler, kentin nüfusunun 500.000'den fazla, bir milyondan az olduğunu kabul ediyorlar.
http://img47.imageshack.us/img47/8184/81168581kl7.jpg (http://imageshack.us)
Tenochtitian'daki ana tapınakta bulunan 3,25 m çapında ve 8 ton ağırlığındaki bu taşın üzerinde ay tanrısı görülüyor (solda)... Mendoza Codex'inde Tenochtitlan'ın kuruluşunu anlatan sayfa (solda)...
http://img47.imageshack.us/img47/7544/78064946xa2.jpg (http://imageshack.us)
Aslında, fatihler tarafından neredeyse yok edildiği için, yakın dönemlerde sürdürülen arkeolojik kazılar, haritalar, seramik modeller ve kayıtlarla nasıl bir yerleşim olduğu ortaya çıkarabildi.
Tabanı, başka kentler gibi, her klan ya da toplumsal gruba geometrik şekilli bir yer ayrıldığı için, dikdörtgen biçimliydi. Böylece Mayalar'daki gibi, tören merkezi kent ile taşra arasında kesin bir ayrım yoktu.
Bernal Diaz. Tenochtitlan'ı düz yolları, meydanları, kanalları ve köprüleri ile Venedik'e benzetti ve şöyle betimledi: "Hem sudaki, hem karadaki nice yapıyı, düz giden yolları, meydanları gördüğümüzde, hayranlığımızı gizleyemedik. Suyun üstünde yükselen piramitlerin yüksek kulelerinden, hepsi duvarlı binalardan kaynaklanan bir çeşit büyüydü."
Aztek başkentinin merkezinde, yılanlarla süslenmiş duvarlar çevrili kutsal piramitleri, bir top sahasını, kurban taşını, vinçlerin dişli çubuklarını, törensel arınmalar için bir havuzu, okulları, kitaplıkları ve rahiplerin meskenlerini içine alan dinsel bir çekirdek vardı. Piramitler, bütün Orta Amerika tapınakları gibi, kesik koni biçimindeydi; üç kademeden oluşuyorlardı. Böyle bir yapının tepesindeki bir ya da daha çok tanrı odasına dik merdivenle çıkılıyordu. En önemli bina Aztek egemenliği sırasında birçok kere inşa edilmiş Büyük Tapınak'tı. Anıtsal binaları sağlamlaştırmak için, "tezontle" denilen, hafif ve dayanıklı bir volkanik malzeme kullanılıyordu.
Duvarla çevrili yerin ötesinde, krallık saraylan tarafından öncelenen dört büyük konut mahallesi başlıyordu. Montezuma'mn iki katlı, harika bahçeli, pek çok odalı, püsküller ve altın eşyalarla zengin bezenmiş sarayı, Avrupalılar'ın düş gücünü çok etkiledi.
http://img47.imageshack.us/img47/5185/62535718ce9.jpg (http://imageshack.us)
Evler, su baskınından korunmak için taş yükseltilerin üstüne yapılmıştı ve dışarıdan parlak renklere boyanmıştı. Çatı kireçle kaplıydı ve sütunların üstüne binen kalaslar ve kalasçıklardan oluşuyordu. Pencere yoktu ve ana oda, yağmur suyunun toplandığı bir tekne olan iç avluya açılıyordu. İki su kemeri (Chapultepec ve Coyoacan) kenti karaya bağlıyordu. Hijyen sorunlarım çözmek için, bazı stratejik noktalara kent atıklarını toplayan mavnalar bağlanmıştı. Aydınlatma, çam tahtasından reçineli meşalerle yapılıyordu.
Tenochtitlan"ı Orta Amerika'nın Venedik'i yapan asıl etken, sayısız kanallarıydı. Bütün sokakların bir bölümü sıkıştırılmış toprak yol, bir bölümü de kanaldı. Kent, tapınakların bulunduğu bazı büyük meydanlar dışında, geniş ve boş araziye sahip değildi. Bu özellik günümüzde de Mexico City kentine damgasını vuruyor. Ne var ki, tüm sıkıştırılmış mimarisine karşın Tenochtitlan yeşilliğe hasret bir kent değildi. Her evin arkasında küçük bir avlu vardı ve buraya ağaçlar ekilmişti. Ayrıca, halk küçük avluda kendine yetecek bir tarımsal faaliyeti gerçekleştiriyordu. Ayrıca, Aztekler çiçek konusunda çok duyarlı insanlardı. Hemen hemen her aile, avlusunda çeşitli renklerde çiçekler yetiştiriyordu.
TurkKizi1985
08-23-2008, 05:32 AM
Sehbir ogretmenlik mi yapiyorsun, sormasi ayip?
Şehbir
08-23-2008, 05:35 AM
BU MAÇI ALACAĞIZ, BAŞKA YOLU...
ÖLÜMÜNE FUTBOL MAÇI
http://img47.imageshack.us/img47/5079/59999338yh9.jpg (http://imageshack.us)
Oyun sportif bir karşılaşmadan çok, dinsel bir kurban töreniydi. Genellikle 5-6 kişi olan oyuncular topun sıçrayışını izliyorlardı. Topa yalnızca kolları ve dizleriyle dokunarak, sahanın kenarlarındaki yerden çıkan, nalların öte tarafına geçirmeye çalışıyorlardı.
Maya arkeolojik sitlerinde, çoğu kez Mayalar'ın hiç kuşkusuz, çağdaş Meksika "pelota"sının türediği bir top oyununda kullandıkları bir ya da daha fazla top sahası ("canchas") gün ışığına çıkarılıyor. Bu oyun bütün Orta Amerika'da yaygındı. En eski top sahaları körfez kıyısında oturan Olmekler'e kadar uzanıyor (M.Ö.1500). En çok sayıda arkeolojik kalıntı da Aztek topraklarında bulundu.
http://img292.imageshack.us/img292/5115/92115351dq9.jpg (http://imageshack.us)
Birkaç çeşidi bir yana, top sahaları genellikle büyük I harfi, uçları oyun sahasının kenar çizgilerini oluşturan bir çeşit çift T harfi biçimindeydi. Stadyum, üstlerinde halktan çok sayıda izleyicinin oturduğu, yüksek dik ya da eğik duvarlarla çevriliydi. Soylular, kalabalığa karışmamak için, oyunu bitişik saraylardaki teraslardan trükünde otururmuş gibi izliyorlardı.
http://img292.imageshack.us/img292/6692/72149598bh0.jpg (http://imageshack.us)
Top sahası evrenin bir simgesiydi ve top, gündüze atfedilen bir bölgeden karşıya, geceye ayrılan bir bölgeye geçen güneşin rotasını simgeliyordu.
Takımlar bölgeden bölgeye ve çağdan çağa değişiyordu. Oyuna, genellikle beş oyuncudan oluşan iki takım katılıyor ve duvara sabitlenmiş taş bir halkayı, yine genellikle kauçuktan yapılmış sert bir topu geçirmeye çalışıyorlardı. Topa el ve ayaklarla dokunmak yasaktı.
http://img180.imageshack.us/img180/8089/39243850se9.jpg (http://imageshack.us)
Oyuncuları korumak için tahta ve kauçuktan iri ve ağır bir kemer, dizlik, kolluk, eldiven, bazı bölgelerde de kask takılıyordu.
Rakiplerin tanrılara çabalarını gösterdiği bu törensel oyun, seyircilerin yalnız dinsel olarak değil, toplumsal olarak da katılımıyla oynanıyordu. İzleyiciler oyuna karıları, çocukları, kendileri ve özgürlükleri için bahse girerek katılıyorlardı.
http://img292.imageshack.us/img292/5850/99603605pj4.jpg (http://imageshack.us)
Karşılaşmalar çok tehlikeliydi ve bu müsabakalar atletizm yarışması gibi yapılmıyordu.
Oyun, ölüm ve kurban imgeleriyle iç içeydi. Anlaşılan,karşılaşmadan sonra yapılan törenlerde kaybeden taraf kurban ediliyordu. Top oynama kültüne bağlanabilen taş bulgular Totanac (klasik Veracruz kültürü) biçemindeki boyunduruk. balta, taş karıştan oluşuyor; ama, genellikle Maya gömü yerlerinde bulunuyorlar.
Bunlar oyuncuların karşılaşmalar ve ardından gelen törenler sırasında giydikleri koruyucu giysileri simgeleyen nesneler.
Şehbir
08-23-2008, 12:47 PM
Sehbir ogretmenlik mi yapiyorsun, sormasi ayip?
NİYE AYIP OLSUN.
İNTERNETTE BİR SÜRÜ SİTE GEZERKEN İLGİNÇ GELENLERİ BURADA TOPLAYAYIM DEDİM.
EN AZINDAN YUKARIDAKİ ÜYENİN AVATARINA YORUM YAPMAKDAN, YADA ŞU NE DİNLİYORSUNUZ ? ''HALİME'MİN KAŞLARI KARA'' ŞARKISI GİBİ KONULARDAN BİRAZ DAHA FAYDALIDIR DİYE DÜŞÜNDÜM..
HATA MI ETTİM TÜRKKIZI1985 ??
Şehbir
08-23-2008, 01:36 PM
DEV TITANIC EFSANESİ,GERÇEKLER
Tipi: Transatlantik
Sahibi: White Star Line
İnşası: Harland and Wolff Tersanesi, Belfast, İrlanda
Kaptan: Edward John Smith
Liman kaydı: Liverpool, İngiltere
Üretimi: 31 Mart 1909
Denize inişi: 31 Mayıs 1911
Sefere çıkışı: 10 Nisan 1912
Akıbeti: Saat 23:40'da buzdağına çarptı (14 Nisan 1912). Saat 2:20'de battı (15 Nisan 1912).
Enkazı 1985'te bulundu.
Genel Özellikler
Tonajı: 46.328 groston
Uzunluk: 882 fit 9 inç (269 m)
Genişlik: 92 fit 6 inç (28 m)
Yükseklik (azami): 63 metre (omurgadan direğin tepesine kadar.)
Güç: 24 çift-sonlu ve 5 tek-sonlu İskoç buhar kazanlarından 215 psi basınç. İki yandaki
pervaneler için iki adet dört silindirli üç genişlemeli karşılıklı hareket eden motorların
herbiri 16000 bg (12 MW) güç üretiyor. Merkez pervane için bir düşük basınçlı (7 psi civarında )
buhar türbini 18000 bg (13.5 MW) güç üretiyor. Toplam 50,000 bg (37 MW)
Tahrik kuvveti: İki, tunç, üç kanatlı, yan pervaneler ve bir, tunç, dört kanatlı, merkez pervane.
Hız: 23 knot (42,5 km/sa.) (26,4 mil/sa.)
İnsan Kapasitesi: 1912 - Toplam 2.223
Birinci Sınıf:329
İkinci Sınıfı:285
Üçüncü Sınıfı:710
Mürettebat:899
1900'lü yılların başlarında, ülkelerarası ulaşım gemilerle gerçekleşiyordu.
Dönemin ünlü firmaları daha fazla yolcuyu, kısa sürede taşımak için gemiler yaptırıyordu.
Olimpik, Titanik ve Britanik böylesi bir ortamda doğdu.
Yüzyıllar boyunca insanları çeşitli nimetlerinden faydalandıran
deniz, çeşitli rekabetlere de tanıklık eder. 20'inci yüzyılın başlarında
İngiltere'de faaliyet gösteren iki firma; Cunnard ile White Star Line,
söz konusu rekabetin mimarları olur. Cunnard'ın daha hızlı ve lüks
gemiler yapmaya başlamasıyla White Star Line firmasının yolcu sayısı önemli
oranda düşer. Bunun üzerine White Star Line sektörü tekrar ele geçirmek adına
bir plan yapar ve hemen uygulamaya koyar. Firma sahipleri daha önce
hiç yapılmamış olanı deneyerek Olimpik Sınıfı'nda üç gemi inşa ettirirler.
Gemilerin, Cunnard'ınkilerden yaklaşık 30.5 metre daha uzun, daha hızlı,
3 bin 500 kişiyi taşıyacak kadar geniş olması düşünülür. İsimleri de aynı
aileden olduklarını gösterecek şekildedir: Olimpik, Titanik, Britanik (Giantik).
Firma sahiplerinin İrlanda (Keltik) kökenli olması gemilerinin adının "ik" ile
bitmesinin başlıca nedenidir.
14 DALDA OSCAR ADAYI OLAN VE DÜNYA SİNEMALARINDA BİR
FIRTINA ESTİREN FİLM TİTANİC FACİASINI TEKRAR
GÖZLER ÖNÜNE SERMİŞTİ
Titanic batış anında iki parçaya ayrıldı. Gemini ön kısmı suların basıncına
dayanamayarak parçalamdı ve saate 30 mil hızla denizn dibine varırken
gemini kıç kısmı 50 fet derinlikte çamura batmıştı.
Dünyanın en büyük hareketli yapısı olan Titanik ve Olimpik'in yapım aşamasında
15.000 liman işçisi bir yıl boyunca çalışmıştı.
Titanic tam altı ayrı yerden yaralandıktan sonra dakikada tam 7 ton su almaktaydı.
Sular dolmakta iken tahliye çalışmaları sürmekte idi. Fakat 30.000 ton su gemiye
girmişti bile. Su dolan 5 kazan dairesinin ardından kalan dördüncü kazan daireside
tamamıyla su ile dolmuştu. Tinanic deniz suyunun gemiye hücum etmesi üzerine gemi
suyun ağırlığına dayanamayarak ortadan ikiye bölündü ve okyanusun karanlık
sularında gözden kayboldu.
Dönemin Mühendislik harikası olarak adlandırılan Titanic'in batmasına hiç bir
mühendis imkan tanımıyordu. Olası bir çarpışmayı önden ve arkadan tahmin
eden mühendisler bir kaza anında Titanic'e çarpan geminin zarar görebilieceğini
varsayıyorlardı. Ama hiç tahmin etmedikleri Buzdagı Titanik'e ne önden ne de
arkadan çarpmış, adeta bir bıçak gib yan gövdesini kesmişti. Geminin Ön ve Arka
kısmına nazaran kuvvetsiz olan yan duvarlar çarpışmanın etkisiyle kolayca
parçalanarak batmayı kolaylaştımıştı.
Dev Gemi denize indirilmeden önce herşeyi bitmiş olarak 10 ay boyunca
Wollf su havzalarında bekletildi. Titanic dönemin en devasa pervanalarine
sahipti Üç adet dev pervane bronz ve çelik karışımıydı. 16 feeten daha yüksek
dev pervaneler gemiye çok hız katıyorlardı.
BATMAZ DENİLEN GEMİ NASIL BATTI
1900 yılların başında ziraat toplumunda hızla sanayi toplumuna geçen
batı insanı, kainata hükmettigi zannına kolayca kapılmıştı.Yaptıklarını hiçbir
kuvvetin yok edemeyecegini söylüyor ve adeta herşeye meydan okuyordu.
O güne kadar imal edilen gemilerin en büyüğüne 'Titanic' isminin verilmesi
de bu cüretten kaynaklanıyordu. Çünkü Yunan mitolojisindeki en ünlü
Tanrılardan birisinin ismi Titanic idi.
Gemideki birçok subay yolculara sık sık Bu gemiyi Allah bile batıramaz
diyor ve bu kör inatlarını geminin batış halinde bile yenilemekten kendilerini
alamıyorlardı. Toplam 46 bin tonluk bu döneminin en büyük Transatlantiğinde
toplam 16 kazan vardı. 66 bin beygir gücüne sahip olan gemi saatte döneminin
en hızlı süratine ulaşarak 23 deniz mili yapıyordu.
Birinci mevki içinbügünün parası ile 50 bin dolar ödeyen yolcular büyük bir lüks
içesinde seyahat ediyorlardı. Gemide 6 bin tane Havana sigarası ile 1 sınıf
kamera-suitlerde odun yakılan 28 tane şömine bile vardı.İrlanda'nın
'Harland and Wolff' gemi tezgahlarında üç yılda tamamlanan Titanic
1912 yılının 10 Nisan günü, İngilterenin Southampton Limanı'ndan ilk
ve son yolculuguna adım attı.
Devasa geminin Southampton - New York arası yaptıgı yolculuk
1912 yılının 14 Nisan'ını 15 Nisan'a baglayan gece sona erdi. Titanic
'White Star Line' şirketi tarafından inşa edilmişti. Manidardır ki yine
aynı şirket tarafından yapılan diğer iki geminin akibeti d Titanic'ten
farklı olmamıştı. Olympic ve Britannic adını taşıyan bu gemilerde tıpkı
Titanic gibi okyanusun dibine demir atmışlardı.İlk inşa edilen Olympic
başka bir gemi ile çarpışarak büyük yara aldı ve hayatını noktalamış oldu.
Titanic ise dev bir buzdagına çarptı ve battı. Yolcu taşıması için inşa edilen
ancak savaş çıkınca İngiliz donanmasında hastane olarak kullanılan
Britannic ise altıncı seferinde Çanakkale savaşında yaralanan İngiliz
askerleri almak için giderken Ege'de Alman U-2 Avcı denizaltılardan
göndeilen torpidolar ile battı.
TITANIC 'İN İBRET ÖYKÜSÜ
Yirminci asrın başında dünyanın en güvenli ve lüks transatlantiği olarak
tasarlanan Titanic Southampton - New York seferini yapmak
üzere demir aldı. 1912 yılının 14 Nisan'ını 15 Nisan'a bağlayan gece,
Kanada yakınlarında dev bir buzdağı çarparak kötü biçimde yaralandı.
Güvertede 2.206 kişi bulunuyordu. Cankurtaran sandalları ise
en fazla 1.500 yolcu alabilecek kapasitedeydi. Gemi yavaş yavaş
Atlas Okyanusu'nun karanlık sularına gömülürken kurtarma
filikalarına önce kadınlarla çocuklar bindirildi.15 Nisan 1912
sabahı, denize indirilen filikalarda toplam 705 kişi bulunuyordu.
Facia 20 yüzyılın en büyük deniz kazası olarak kabul edildi.
Titanic'in batısının hemen ardından yazar Joseph Condrad
'Bu felaket teknolojiye olan ilahi güvenin aldığı yara acısından
tarihin ciddi bir dönüm noktası' diye yazmıştı.
TAM YOL TORNİSTAN
Titanic Okyanuslar üzerindeki en lüks transatlantikti ama
gemide tek bir dürbün dahi bulunmuyordu.Fivarun mabetleri
gibi kamaralarda yolculuk eden birinci sınıf yolcular için
dünyanın en pahalı Fransız aşçısı 14 Louis tarzı gemi mutfaklarında
yemek yaparken projektör ve ışıklar için bütçe ayrılmamışa
benziyordu. Suyun ısısı o gece -1'e düşmüştü: kapkara okyanusun
donması Atlantik'in acı tuzu önlüyordu. Ve yine de 62 yaşındaki
Kaptan Smith, tüm hızıyla Atlantik ortasında ilerlemeye devam
ediyordu.Perşembe günü New York limanına varması düşünülen
gemiyi Salı günü limana sokarak yeni bir rekor kırmak istiyordu.
Böylece yönettiği geminin ne kadar hızlı bir gemi olduğunu bütün
dünyaya ispatlamış olacaktı.Ne var ki 22 yıllık deniz kaptanı bu kadar
büyük bir gemiyi ilk defa yönetiyordu.Tarih 14 Nisan 1912'yi saat ise
23.40'ı gösteriyordu.Elinde ne bir ışıldak ne de bir dürbün bulunan
gözcü Frederick Fleet 20 metre yükseklikteki gözetleme kulesinden
birkaç yüz metre ilerdeki kara kitleyi farkettiğinde artık çok geçti.
Titanic meydan okudugu denizlerde bir buz dağığla karşı karşıya
kalmıştı.Gözcü Fleet alrm çanını acı ile tam üç kez sarıldı.Kaptan
köşküne buzdağı alrmını verdi. Birinci köprü subayının ilk emri
'tam yol tornistan' oldu. Sonra geminin 16 hava bölmesi arasındaki
otomatik çelik kapaklar kapatıldı.Ama Titanic , mesafede bu dağının
sol tarafından kaçmayı başaramadı.Deniz yüzeyinden altı metre kadar
aşağıda,gemi sancak tarafından yarılmaya başladı. Yandan buz dağına
vuran Titanigi, buzdağı bir bıçak gibi,uzunluğunun üçte biri olan ilk
269 metre boyunca 6 ayrı yerinden kesmişti. Alarm çanlarından tam
iki dakika sonra kaptan köprüdeki yerini aldı.Soğukkanlıydı. Ve önce
otomatik çelik kapıların durumunu sordu yardımcı kaptanlarına. Kaptan
buz dağı ile yapılan çarpişmadan beş dakika sonra makinalara stop
emrini verdi.Bazı yolcuları yattıgı yerden uyandıran ise aslında bu
sessizlik olmuştu. Denizdeki Rüzgar ve hafifi sarsıntıda askıların
birbirine sürterken çıkartıkları ses dışında herşey susmuştu sanki.
Titanic ölüm sessizliğinin ilk vakitlerine girmişti bile.
BUZLAR İÇKİ BARDAKLARINDA
Yolculardan birkaçı köprüye çıkarak neler oldugunu anlamaya
çalışıyorlardı.Kaptan onları sakinleştirerek kamaralarına gönderdi.
İnerken sancak tarafındaki 5 kat balkonlarına kadar sıçramış bu
parça ve kalıplarını ayaklarıyla birbirlerine atarak güvertede maç yapıp
kartopu bile oynadılar. Titanic'te Panik hissedilmiyordu.Yolcular
NewYork'ta bir gökdelen kadar yuksek olan bu geminin
batabileceğini düşünmüyorlardı bile. Bazıları çarpma anında
buzdağından güverteye düşmüş bu parçalarını yerden toplayarak
içki bardaklarının içine atarak içkilerini soğutuyorlardı. Sadece
kaptan Smith ve diğer subaylar durumun ciddiyetinin farkındaydılar.
Kimse hala gerçekleri görmüyordu.
Şehbir
08-23-2008, 01:36 PM
BAGAJLARA SULAR GİRİYOR.
Saniyede 5 ton Atlantik suyu geminin ön tarafındaki yarıklardan
hava bölmelerine müthiş bir hızla akıyordu.60 bin ton ağırlığındaki
çelik kitleyi su üzerinde tutan 130 bin metreküp hava ise aynı
yarıklardan suyun basıncıyla çıkarkan korkuç tiz bir ses çıkarıyordu.
Teknoloji harikası Titanic'te 160 dakika içinde hava ile su o kadar yer
değiştirecekti ki; fiziğin kuralları uyarınca ne suyun taşıma ne de
havanın kaldırma gücü bu yüzen sarayı kurtarmak için birşey
yapabilecekti. Çarpmadan tam 10 dakika sonra kazanların
sübabları patlayarak buhar fışkırtmaya başladı. Korkunç bir
tıslama sesi kapladı bütün gemiyi. Birkaç dakika sonra da
söndürdüğü ateşin dumanları bacalardan yükseliyordu.
Ayrıca üçüncü sınıf yolcuların henüz uyudukları kabinlerin
zeminlerinde su birikintileri oluşmuştu. İlk hava bölmelerindeki
su 4 metre yüksekliğe çoktan ulaşmıstı.Bagajlar yükselen
suyun içinde parça parça yüzmeye başlamışlardı. Birbirinden
nadide özel yapım otomobiller tuzlu suyla çoktan tanışmıştı bile.
Gece yarısından üç dakika sonra tamamlanan keşif, Teknik Müdür
Thomas Andreas'un 'Batacak' sözleriyle sona erdi. Kurtulma şansı
yoktu artık Titanic'in. Kaptan Smith teknik müdürünün kagıtlara
karaladığı hesaplara baktı.. S.O.S fişeklerinin fırlatılması emrini
mürettabatıyla görüşmelsinden 10 dakika sonra verecekti. Önce
mürettabata güvertede toplanma emri verildi. Sonra ise yolcular
Cankurtaran kayıklarına bindirilecekti.;ancak sadece birinci mevkideki yolcular.
Aceleyle tek başına aşagıya indi. Önce gemideki en zengin adama
John Jacop'a gitti.
Telaşa gerek yoktu, ancak uyanmaları gerekiyordu.
Kaptan bu sözleri geminin diğer aristokrat yolcularıylada paylaştı.
Neden bu haberi kendisi verdi, neden sadece birinci sınıf yolculuk
yapanlara verdi. Geminin batmak üzere oldugundan ikinci ve üçüncü
sınıf yolcuların haberi olmadı. Ve bu zaman kaybını nasıl göze aldıgı
hala bilinmiyor.Bilinen üçüncü sınıf yolcularının bazılarının çok sonra ve
kendiliğinden uyandığı, bazılarının ise hiç uyanmadığı.Kaptan tekrar
yukarı çıkıp S.O.S sinyalini gönderme emri verdiğnde çarpışmanın
üzerinden tam yarım saat geçmişti. O arada mürettabattan 30 kişi
Titanic'in dev jeneratörlerini devrede tutabilmek için aşağıya
gönderildi. Ve gemi karanlık sulara gömülmeden 2.3 dakika öncesine
kadar ışıl ışıl parıldadı.
BÜYÜK SÖZ (!)
Titanic'e en yakın gemi olan 'Californian' yardım
sinyallerini almamıştı. Geminin kaptanı 22.21 'de
suyun üzerinin buz bloklarıyla kaplı olduğunu ilk farkettiğinde
makineleri stop ettirmişiti ve telsizcileriyle birlikte gün ışığına kadar
derin bir uyku çekmek için kamarasına inmişti. Yardım sinyallerini
İngiliz yük şilebi 'Carpathia' aldı. Tam yol Titanic emri verildiğinde
saat 00.25'di bu süre içinde 58 deniz mili katledilemeyeceği biliniyordu.
Yolcular güverteyi doldurmaya başlamışlardı. İkinci ve üçüncü sınıf
yolculardan da uyanıp yukarı gelenlerde vardı. Kimsede en ufak bir
panik hali yoktu. Çünkü kimse hala Titanic'in batabileceğine inanmıyordu.
Birkaç güverte subayı güvertede toplanan ve ne olup bittiğini anlamaya
çalışan yolculara hitaben 'Bu gemiyi Allah bile batıramaz' dediği birçok
tanığın ifadesiyle teyit edilmişti ve bunu söyleyen mürettabat buna
gerçekten inanıyordu. Buna inanmayan ve batmakta olduklarını kesin
olarak bilen kaptan ve ona yakın birkaç subay da bu felakete uygun
hareket etmiyorlardı. ama hesap ortaydı 1.308 yolcu ve 898 mürettabat
olmak üzere gemide toplam 2.206 kişi bulunuyordu. Ve toplam 20 Cankurtaran
kayıgında da 1.178 kişilik yer bulunuyordu. Bu da bir kaza durumunda
1.028 kişinin ölmesi anlamına geliyordu.
FİLİKALARA SINIFLARINA GÖRE BİNDİLER
Ancak ilk kurtarma kayığı, buzdağı Titanic'e geldikten tam bir saat sonra
16 sayfa tarafından hazırlanabildi. Artık çok geç kalınmıştı. Tayfalar kayıkları
nasıl indireceklerini bile bilmiyorlardı. Kimse batacağına inanmadığı koca bir
gemiden ayrılıp da Okyanus üzerinde ceviz kabuğu misali kaybolabilecek bir
kayığa binmek istemiyorlardı. Şuursuzluk bu kadarla da kalmayacaktı.
Subaylar , iki ucundan halatlara asılı kayıgın fazla dolarak suya indirilirken
orta yerinden kırılmasından korktukları için 65 kişilik ilk kayığa sadece
28 kişinin binmesine izin verdiler. Geminin ön kısmı artık farkedilir bir
biçimde aşağıya meyillendiği halde , ilk kayığa binmeye talip pek fazla
yolcu yoktu. Yaşanan diğer bir gariplik ise, birçok filikanın kadın ve çocukları
doldurmaya çalışan göevliler tarfından yarı boş şekilde indirilmesiydi.
Filikaların denize indirilme senasında bile birinci sınıf ve ikinci sınıf diye
ayrım uygulandı. En önce filikalara zengin ve varlıklı yolcular bindirildi.
Üçüncü ve ikinci mevkidekilerin birinci sınıf yolcuların binmesi beklemeleri
facianın daha da büyümesine sebep oldu.Varlıklı kimselerin filikalarına fazla
yolcu almak istememeleri yüzünden ölü sayısı daha da arttı.
BATACAKLARINA İNANMIYORLARDI.
Kurtulanların yıllarca anlattıklarına bakılırsa bir sebep daha vardı.Ve o iki saat
boyunca ölümü basiretsizce bekleyen yüzlerce kişinin ana amiliydi.
Geminin batabileceğine olmasada zor durumda olduguna inanan bir
kısım yolcu onlara sürekli korkmamaları gerektiğini söyleyen kaptanın
çevresinde bulunmak, onun sahte rahatlamalarıyla hadiseyi algılamak
yolunu seçmişlerdi.Böyle oluncada yolcular kayıkların indirildiği sancak
tarafında değil,kaptanın ve subayların bulunduğu iskele tarafında toplanmıştı.
Geminin iskele tarafıyla sancak tarafı arasındaki dört devasa baca diğer
tarafı görme imkanını ortadan kaldırıyordu. İkinci kayık 5 dakika sonra
indirildi. Bu kez iskele tarafından yani kaptanın ve etrafındaki kalabalığın
bulunduğu taraftan indiriliyordu. Ancak Smith bu ikinci büyük hatasını yaptı ve
birden 'kadınlar ve çocuklar iskele tarafında toplanacaklar,onların hepsi binmeden de
erkekler kayıklara binmeyecekler' dedi. Sancak tarafında bulunan 10 kayık boş mu
bekleyecekti ? Madem kadınlarla çocuklar iskele tarafında bindirilecekti, erkekler neden
hiç değilse , sancak tarafında bulunan 10 kayık boş mu bekleyecekti ? Madem kadınlarla
çocuklar iskele tarafından bindirilecekti. Erkekler neden hiç degilse, sancak tarafındaki
5 kayığı kullamamıyorlardı. Bu da bilinmiyordu. Erkekler binemiyor kadınlarla
çocuklarda çok korkuyor ve iki ipin uçunda metrelerce aşağıdaki karanlık
sulara inmek istemiyorlardı. İkinci kayıkta sadece 28 kişi ile karanlık okyanus
sularına indi. Zaman Gittikçe daralıyordu.Kaptan Smith , yüzen sarayının
batmasını şuuraltında kendi başarısızlığıymış gibi kabul ederek hala
kayıklara binme emrini vermiyor. Yolcuların ve personelin isteğine
bırakıyordu. Batma haberinden haberleri olmayan ve uyarılmayan
yolcularda bunu çok önemsemiyorlardı. Kaptan Smith Titanic
tamamen sulara gömülüne kadar suya 18 kayık indirdi. Ancak
gemideki yolculara hiç bir zaman kayıklara binin emrini vermedi.
Denize indirilen 18 kayıktan sadece dördü dolu idi. Denize açılan
kayıklarda 500 kişilik boş yer bulunuyordu.
KORİDORLARDA KAYBOLDULAR
Bu hikayenin belki de en dehşetli yanı,özellikle en alt katlara
yerleştirilmiş olan ikinci ve üçüncü sınıf yolcuların güverteyi
bulamamalarıydı. Titanic'in toplam 7 kilometre uzunlugundaki
koridorlarında 762 kamara bulunuyordu. Mürettabatın bile
zaman zaman içinde kaybolduğu koridorlarda , ara sıra yol
gösterip, açıklayan levhalara da rastlamak mümkün idi. Ancak
Avrupatı terkeden bu insanların bir kısmı ingilizceler'in deyimiyle
İngilizce konuşulmayan ülkelerdendi ve o levhaları okuyamadılar.
709 üçüncü sınıf yolcudan sadece 55 erkek kurtulabilmişti. 0.45'te
çarpışmadan tam bir saat sonra ilk S.O.S fişeği yıldızlarla dolu
gökyüzüne fırlatıldı. Güvertedeki herkes durumun vehametini
galiba o an anladı. Telsizci sinyali görmüştü. Ancak Amerikan
senatosunda önündeki sorgulamasında bunu yukarıya
bildirmek gibi bir görevi olmadığı için bildirmediği anlattı.
Böylece 'Californian' ın oraya yetişip en azından suya atlamış
olanları donmadan denizden toplama şansı da kaybolmuştu.
Dördüncu kayıkta yine de 37 boş yer vardı. Kaptan binmek
isteyen erkekleri engelliyor, kocası binemeyen kadınların
çoğu kayıklara binmeyi reddediyordu. 5 kayığa 40 kişi bindi.
Sonrakiler, ilk kayıklara göre daha dolu idi. Bazılarında kurek
çekecek kimse dahi yoktu. Erkekler eşleriyle vedalaşıyor
çocuklarını son kez öpüyorlardı.
Şehbir
08-23-2008, 01:37 PM
KORKUNÇ SONA DOGRU
01.15'de korkunç sondan 65 dakika önce geminin ön kısmı 5
kata kadar suya batmıştı.Geminin içinde tahminen 30 bin ton
kadar su vardı.O yarım saat içinde 11 kayık suya indirildi. Artık
her botta 50-60 kişi oturuyordu. Sabah saat 01.30'da bir el ateş edildi.
5 güverte subayı kendisininde içinde bulundugu 11 kayık suya
indirilirken 'ititşip kakışan üçüncü sınıf İtalyanlar'ın kayığa atlamalarını
engellemek için ateş ettiğini' sonraki sorgulamaları sırasında anlatmıştı.
01.35'de ikinci bir silah sesi duyuldu. Subay Wiiliam Murdoch yarısı boş
olarak indirilmekte olan 15 kayığa binmek isteyen erkeklere sözünü
geçiremeyince onları indirmek için ateş etmekten başka çare bulamamıştı.
15 kayığa son anda tek bir erkek bindi. Titanic'in ait oldugu 'White Star Line' gemicilik
şirketinin varisi Lord Josep Bruce İsmay dan başkası degildi.
ONUNLA BİR DÖNEM BATMIŞ OLDU
Titanic yara aldıktan sonra tam olarak batması 3 saat 20 dakika kadar sürdü.
Güveretesinde 2.206 kişi bulunuyordu ve cankurtaran sandalları bu sayının
yarısından azını alabilecekti. 1500 yolcu, gemi yavaş yavaş pruvasından suya
gömülürken güvertedeydiler. Gemide kalanlar çogunlukla 3 mevki yolcular ve
bazı zengin nüfuzlu erkekler di. Kurtarma filikalarına öncelikle kadınlar ve
çocuklar alınmıştı. İnsanları ayırma işlemini zamanın maden ocakları sahibi
Benjamin Guggenheim yaptı. Gece kıyafeti içinde kibar bir beyefendi
görünümündeydi. Sigara salonunda en son beraber olduğu kişilerden birine
'Bana bir şey olursa karıma görevimi yaptıgımı söylersiniz. diyordu. New York
Waldorf Astoria 'nın sahbi John Astor hamile karısını bir filikaya bindirdikten
sonra gemide kalanlar arasındaydı. Vucudu geminin batmasından birkaç gun
sonra bulundugunda tanınmayacak halde idi. Amerikan Kongre üyesi. New York 'taki
Macy mağazalarının sahibi Istdor Straus karısı İlda ile seyahat ediyordu. Karıs kurtarma
filikalarına binmeyi reddetti.'Her zaman kocamın yanında oldum şimdi
neden bırakayım ' diyordu. Strauslar güverdeki sandalyelere oturup sonlarını beklediler.
ADIM ADIM ÖLÜM
Okyanu her geçen saniye Titanic'in yanan ışıkşarından birini daha içeri
alıyordu. Batış gözle izlenebilir hale gelmişti. Ön kısmı suların ölümcül
karanlığının içine batmış geminin arka kısmın kaldırmıştı. Yine de o ana
kadar suya indirilmiş olan kayıkların pek uzaga gitmedikleri, geminin
etrafında kalmaya çabaladıkları gözleniyordu. Titanic'in batacagına
hala inanmayan bu insanlar eger gemi batmaz ise tekrar bineriz
düşüncesiyle oradan ayrılamamaışlar ve
kimse de onlara bu agırlıktaki geminin batarken meydana getirecegi
anafordan bahsetmemişti. 01.45'de 16 kayık içinde 4 boş yer ile denize
indirilirken güvertedeki 1.000'den fazla insan artık kurtulma şanslarının
çok düşük oldugunu ve geri kalan 4 kayıkta ancak 250 kişilik yer oldugunu
anlamışlardı. Titanic'in iskeşe tarafına dogru da yatmakta oldugu o sıralarda
görüldü. Güveredede panik başlamıştı. Amerikalı tarihçi Barbara tuncman'a göre
güverede bulunan New York'un ise yaramaz zengin sınıfı hizmetkarlarına ve
onların üçüncü sınıfta yolculuk eden ailelerine atlarına verdiği kadar bile deger
vermiyorlardı. ama son kayıklara binmek için de onların önüne gecmediler. Kimse
onları can korkusunda görmemeliydi. Bu arada gemide hala tüm kadınlar
kurtarılmış değildi. Hala geminin batacagına inanmayarak kocalarıyla kalmak
isteyenler gemideydiler. Yeni evli bir kadın ölecekse eşiyle beraber ölmek
istediğini söylüyor ve gemiden ayrılmıyordu. Öte yandan aşagı katlardan
güverteye uzanan yolu ancak geçip, ağlayarak ve haykırarak yukarıya gelen
onlarca üçüncü sınıf kadın yolcu da henüz gemide idi. Ve onlar sebebiyle son kayık
23 boş yer ile ve içine binmiş olan erkeklerin silah zoruyla tekrar güverteye
çıkarılmasından sonra denize indirildi. Gemini arak kısmı birdenbire havaya
yükseldiğinde içeride kalan 500 kişinin hayatta kalma şanşı tükenmişti.
Yukarıya çıkan yollarda olanlar, birdenbire birer kuyu görüntüsü alan ve
dikey birer boşluk haline gelen koridorlardan , gemini ön kısmımda yükselen
suya düşerek boguldular. Kimilerinin üzerine dolaplar, piyanolar, kimilerinin
üzerinede diğer insanlar yıkıldı. Titanic denize 45 derecelik bir açı yapıyordu.
Güveretedekiler son çaresizlik içinde yerlerde sürünüyor , geminin okyanusun
yutacağı son noktası olduguna inandıkları kıçına dogru tırmanmaya çalışıyorlardı.
Bazıları ölümü beklemekten bıkkın , birdenbire buz gibi karanlıga atladı. Kimileri
tutunamadı, kaydı ve düştü.Kayıklardan dehşet çığlıkları yükseliyordu insanların
bütün umutları yok olmuştu.
PARÇA PARÇA OLDULAR
Titanic batıyordu.Suyun üzeri soğuktan çırpınmayı bile başaramayan insanlarla
dolmaya başlamıştı.Birden kulakları sgır edici bir gürültü koptu. Titanic parçalanmaya
başlamıştı. Kocaman metal plaklar kopuyor, bacalar yerinden oynuyor, katlar ayrılıyor
gibi sarsılıyordu. 24 metre yuksekliğindeki 50 tonluk ilk baca 02.18'de deniz suyunu
basıncına dayanamayarak kırıldı. Kırılan baca denize mantar yelekleri ile atlayan insanların
üzerine yıkıldı.Ve birden ölümcül bir sessizlik geldi. Ardından Titanic daha da dogruldu ve su
yüzeyine 70 derecelik bir açıyla ve birdenbire denecek kadar kısa bir sure içinde
okyanusa ebedi dalışını gerçekleştirdi. Olaya tanık olanlar bir anda diye düşündüler.
Dilleri nefesleri tutuldu batmaz denilen gemi bir anda okyanusun sularında
yol oldu,anıt tabut ardında ne bir dalga bıraktı ne anafor.Birkaç dakika
sonra suyun altında yukardakilerin bile duydugu bir patlama gerçekleşti.
İçte kalan hava üzerindeki basınç Titanik'i patlatarak üçe bölmüştü.
Yüzen saray ilk ve son yolculugunu böylece okyanusun dibinde
tamamlamıştı. Kayıklardan da suda yüzenlerden de bir anda çıglıklar
yükseldi. Kayıklardaki 700 kişinin sesleri kısıldığında,denizin
haykırmaya devam ettiği duyuldu.Denizdekiler donmak
üzereydiler. Kayıklar ise denize düşen yolculardan epey uzaktı.
Titanic ise deniz dibinde ebedi istirhatine olan
okyanus tabanına ulaşmıştı. Ve insanoğlunun nasıl acımasız, nasıl
bencil ,nasıl sakat olduğu o andan sonra , birkez daha teyit edilecekti.
Birinci sınıf yolcusu birkaç hanıefendi amerikan Senatosu önündeki
sorgulamalarında 'Bağıranlar, uyuyarak battığını bile anlayamayan
uyanıncada kriz geçiren birkaç üçüncü sınıf yolcusuydu' demişti, ama
hala 500 kişilik boş yerleri bulunan kayıktakilerin denizdekilerin suda
donmadan önce geçirdikleri süreci anlatan ifadeleri gerçekten dehşet vericiydi.
Şehbir
08-23-2008, 01:37 PM
İNSANLARIN İNSANLIKTAN ÇIKTIĞI ANLAR
6. kayıktakiler, kürekciye suda yüzmeye çalışanların yanına gitmek için
baskı yapmışlar, ancak kürekçi bunu 'zaten yerimiz yok,
biz de batmayalım ' gerekçesiyle reddetmişti. Komisyon raporlarına göre
4 kayıktaki kürekçiler sudakilere yardım etmek istemiş ancak yolcular
bunu 'yasaklamışlardı' Ve diğer kayıklarda daha da insanlık dışı
uygulamalar a yaşanmıştı. Kazadan kurtulanların anlattıklarına göre
hep beraber tempo tutup şarkı söylemişlerdi. Hem denizde haykıranların
hem de vicdanların seslerini bastırabilmek için ... Ve kürekçi Lowe
denetimindeki 14 kayık , içindeki herkesi diğer kayıklara aktardıktan
sonra boş bir halde su üzerinde kalmaya çalışan yüzlerce insana
yaklaşmış , onlara 150 metre kala durmuş ve yarım saatten fazla
bir süre beklemeyi tercih etmiş. Sorgulamayı yapan senatör 'neden' diye
sorabildiğinde ise 'yaklassaydım hepsi binmeye çalışır , hep beraber
ölürdük'cevabını almıştı. Sudakilerin hayat belirtileri yaklaşık bir saat
kadar sonra kesildi. Cesetler suyun üzerini yakamoz gibi kapladığında
kayıklar uzaklaşmıştı. Kurtulan sivillerden hiçbiri yargılanmadı. Birçok
devlet , ceza yasalarının ölümle karşı karşıya gelerek kendini savunmak
zorunda olan insanlar için yapılmadığını söyledi. Carpathia olay yerine
Titanic tamamen gözden kaybolduktan tam iki saat sonra vardı. Kayıkların
çoğu daha çevredeydi ve sabaha kadar kayıklardaki insanları güvertesine
almakla uğraştı. S.O.S çağrısına gelen diğer gemi Californian ise ancak
sabah 08.30 'da kaza mahalline ulaşabildi. İki geminin ifadelerinde
anlaşıldığına göre Titanic yardım sinyallerinde yanlış koordinatlar vermişti.
İki gemininde yolu biraz da bundan uzamıştı. 15 Nisan sabah saat 2.05 'de
denize inmiş Filikalarda birinci mevkiden yüzkırkaltı (%97) ikinci mevkiden
yüzdört( %89) üçüncü mevkiden yüzüç(%42) kadın ve çocuk yüz kırkaltı yetişkin erkek
ve geminin
885 mürettebatından 212 kişi kurtulabilmişti. sabah dörtte filikalardan ilkine yardın ulaştı.
sağ kalabilen 705 kişi yardıma gelen gemiler tarafından kurtarıldı.
YENİ BİR ÇAĞ
Yirminci yy.'ın en büyük deniz kazası olarak kabul edilen Titanic'in batması
bir çok kişi tarafından 'kuşku çağının' başlangıcı olarak kabul ediliyor.
En ileri teknoloji harikası olarak sunulan geminin her şeye rağmen
batması insanlarda güven duygusunu derinden sarstı. 1500 kişinin
hayatını kaybettiği dünyada duyulduğunda milyonlarca insan ağır bir
şok yaşadı. Dönemin gazeteleri 'teknolojiye duyulan kör
güvene korjunç darbe' manşetlerini atyılar. Olaydan üç hafta
sonra İngiltere, kurtarma kayıklarında her yolcu için bir yer
zorunluluğunu getirdi. Milletler arası heyetler,gemilerde
telsizcilerin nöbet tutması mecburiyetini getirdi. Ve daha o
yıl çıkmadan ünlü fizikçi Alekxandır Behn buz dağlarını
elektroşok dalgaları ile denizin dibinden tanıyan ve
yerlerini belirleyen' ekolot' isimli cihazı geliştirdi.1500
kişiyle birlikte akala gelebilecek her türlü lüksün bünyesinde
barındıran bir saray batmıştı. insan aklının ,insan duyarlılığının
kordineli bir iş birliği oluşturamadığı bir yerde ne teknoloji ne de o
görülmedik ihtişam hiçbir işe yaramamıştı.
GİZLİ RAPORLARDA NE VAR
ABD'de yayınlanan National Enquirer Dergisinin ortaya çıkardığı
gizli rapor ile kazanın vehameti bir kez daha ortaya çıktı.National
Enquirer Dergisinin gün ışığına çıkardığı ve 19 nisan 1912 tarihinde
tamamlanarak Amerikan Senatosuna sunulan gizzli Titanik raporunda
facia ile ilgili şimdiye kadar bilinmeyen gerçekler gözler önüne serildi.
Bu rapora göre Titanik'in mürattebatı ve yolcuları kazanın olduğu anlarda
dahi buz dağını ciddiye almamış hiçkimse çarpışmayı önemsememiş. Raporda
yolculardan bazılarının kameralarına çekildiği bazılarının ise güvertede ki karlarla
kartopu oynadığı belirtiliyor. Geminin gözcülerine dürbün verilmediği için buz
dağlarının zamanında fark edilip rotayı değiştirmek gibi bir imkanının olmafı
belirtilen gizli raporda gemi gözcülerinden ' Frederich Fleet'in açıklamalarına da
yer veriliyor.
İngiltere'den dürbün istedik. Bize verilecek dürbünlerinin olmadığını söylediler.
Eğer dürbünlerimiz olsaydı buz dağını erken fark eder yolumuzu değiştirirdik diyor.
Yıllar sonra ele geçirilen rapora göre gemide yolcuların yarısını bile kurtarmaya
yetecek tahliye sandalı yoktu.Ayrıca soruşturma derinleştirilince bazı acı gerçeklerde
ortaya çıktı. Korkak erkeklerle mürettebata tahliye sandallarında yer açmak için bazı
kadınlar gemide bırakılmıştı.Bir sandala sadece erkekler bindirilmişti. Üçüncü kaptan
Herbert Pitmen kendisinin bindiği sandala daha fazla kazazede almanın mümkün olup
olmadığı sorusunu 'aslında sandalımız 20-30 kişi daha alabilirdi. Fakat geri dönersek
insanlar sandala hucum edeceklerdi batma tehlikesini göze alamadık'diye cevaplamıştı.
Titanic'in dik olarak atlantiğin dibine batışı üzerindeki insanlarıda dibe götürmüştü.
Batış anında kurtulabilen yüzlerce insanda soğuk sularda yardım beklerken ölmüşlerdi.Titanic
batmadan evvel 20 filika denize indirilmiş olmasına rağmen bunlardan sadece birisi
geri dönüp denize dökülen insanları toplamaya çalışmış diğer filikalar ise girdaba
kapılma ve saldırıya uğrama korkusuyla kaçmışlardı. Boğulanların yanında soğuk
deniz suyuyla donan yüzlerce insanda o an ölmüştü.
Şehbir
08-23-2008, 01:38 PM
http://img158.imageshack.us/img158/6382/84686494ld8.jpg (http://imageshack.us)
Titanic'in başlamasına davet.
http://img158.imageshack.us/img158/5471/31792958st7.jpg (http://imageshack.us)
New York'ta White Star Line ofisinden bir bilet posteri.
http://img158.imageshack.us/img158/4350/74440642il9.jpg (http://imageshack.us)
White Star Line posteri, yeniden resmedilen Olympic'tir.
http://img125.imageshack.us/img125/6707/87168131gk0.jpg (http://imageshack.us)
Walter lord'un kitabı,bir film olur.
http://img113.imageshack.us/img113/3308/69898163pk2.jpg (http://imageshack.us)
Titanic için kayıt sertifikası.
http://img125.imageshack.us/img125/5240/77774128aj8.jpg (http://imageshack.us)
http://img158.imageshack.us/img158/3117/94065229az6.jpg (http://imageshack.us)
Dev geminin dev pervaneleri.
http://img125.imageshack.us/img125/3972/23964161fi6.jpg (http://imageshack.us)
Titanic'in memurlarının bir kısmı.Ön taraftakilerden sağdan 2.geminin kaptanı Kaptan smith.
http://img158.imageshack.us/img158/2932/51017986py2.jpg (http://imageshack.us)
JACK PHILLIPS CHIEF 1.Radyo operatörü.
http://img113.imageshack.us/img113/4340/10lr4.jpg (http://imageshack.us)
HAROLD BRIDE 2.Radyo operatörü.
Şehbir
08-23-2008, 01:39 PM
http://img158.imageshack.us/img158/4302/16924476fl7.jpg (http://imageshack.us)
Titanic'in radyo(haberleşme odası)Olympic'in radya odasına çok benzer.
http://img113.imageshack.us/img113/923/76723943nc0.jpg (http://imageshack.us)
Titanic'in baş kasara bölümünde hâlâ bocurgatlarına (önde) bağlı
haldeki çapa zincirleri hüzün verici karanlıkta seçilebiliyor. Gemi ilk Atlantik
aşırı yolculuğunda dönemin teknoloji harikalarıyla ve lüks eşyalarla donatılmıştı.
http://img113.imageshack.us/img113/4749/19277760dj6.jpg (http://imageshack.us)
Başın Öne Eğilişi
Baş kasaranın yan küpeştesinden çekilmiş bu görüntü, Titanic'in en
bozulmamış bölümü olan pruvanın ötesinde gittikçe karanlığa gömülüyor.
Geminin batmasıyla birlikte, kıç tarafından koparak ayrılan pruva battı ve su
yüzeyinin 3700 metre altında çamura saplandı. Havayla dolu halde batan kıç
taraf ise basınç farkı yüzünden patladı ve paramparça oldu. Yolculuğa yaklaşık 2200
yolcu ve mürettebat katılmıştı; ama sadece 700'ü kurtulabildi.
http://img158.imageshack.us/img158/1103/55413278lj2.jpg (http://imageshack.us)
Paramparça olan İhtişam
Okyanus tabanına neredeyse gömülmüş bu yuvarlak pencere
çerçevesinden geriye kalan tek bir cam parçası yok. Ama araştırmacılar
bunun Titanic'in ünlü iki merdiveninden birine ait tepe lombozu olduğu
görüşünde. Öndeki lomboz açıklığı, gemi batığını bulmaya yardımcı olan
Bob Ballard'a 1986'da bir hayalet diyarını andıran iç kısma varmak için bir
giriş kapısı sağladı. Alvin adlı denizaltıdaki Ballard ve ekibi, halata bağlı Jason,
Jr. adını verdikleri küçük robotu merdivenden aşağıya "salarak" başka bir çağın
ihtişamını ortaya çıkardı.
http://img158.imageshack.us/img158/319/63220095du2.jpg (http://imageshack.us)
Yağmalanmış Mezar
Günümüzde batık alanını son 20 yılda ziyaretçilerin geride bıraktığı kum
torbaları, sentetik halatlar ve çapa zincirleri gibi çöp yığınları sarmış. Gemi batığına
yapılan toplam sefer sayısı bilinmiyor. Ama burayı görmeye gelenler arasında
araştırmacılar, film yapımcıları, yasal kurtarma görevlileri, tarihçiler ve büyük
olasılıkla yağmacılar var -kervana yeni katılan yeni evliler de cabası. 2001'de
New Yorklu bir çift Titanic'in pruvasına inen bir sualtı aracı içinde evlendi.
İngiltere ve ABD'nin yeni imzaladığı bir antlaşma, gelecekte her iki ülkenin
yurttaşlarının ziyaretlerinin denetim altına alınmasını sağlayacak. Bilim çevreleri
ve deniz tarihçileri başka ülkelerin de çok geçmeden bu antlaşmaya imza
atacaklarını umuyor.
Şehbir
08-23-2008, 01:40 PM
http://img158.imageshack.us/img158/7906/50471211yn6.jpg (http://imageshack.us)
Batışından sonra gazetelerin attığı manşetler.
Titanic�in batışı hala tartışmalı !
1912�de sulara gömülen Titanik gemisinin batışı hala tartışma konusu..
17 Eylül 2006 16:36
Buzdağına çarptıktan sonra 25 Nisan 1912'de okyanusun sularına gömülen
Titanic yolcu gemisinin batma nedeni uzmanların kafasını hala meşgul ediyor.
İşte bu konuda yeni bir iddia Amerikalı bie bilim adamından geldi.
Uzmanlar, o dönemde "batması imkansız" olarak gösterilen dev geminin,buzdağına
çarptıktan sadece birkaç saat sonra batma nedeninin, perçin çivilerinin sağlam olmamasına
bağlı olabileceği görüşünü ortaya attı.
Amerikalı bilim adamı Timothy Foecke, 19 Eylülde Discovery Channel'da yayımlanan bir belgeselde görüşlerini anlattı.
Foecke, perçin çivileriyle ilgili bir deneyden söz ederek, bu çivilerin orijinalleri ile buzdağına çarpmadan sonraki halinin kıyaslandığı bu deneyin, çivilerin yeterince sağlam olmadığını düşündürdüğünü ifade etti.
Foecke ile birlikte çalışan Jennifer Hooper McCarty de, geminin enkazından alınan perçin çivilerinin zayıflığından yola çıktıklarını söyledi.
Geminin inşaatında yetersizliklere ilişkin teoriler daha önce de dile getirilirken, Foecke,
"Geminin enkazından çıkarılan parçaları 48 saat inceledikten sonra, perçin çivileriyle
ilgili bir sorun olduğunu düşünmeye başladım. Perçin çivilerinin büyük bölümü dökme
demirdendi, saf demir ve bugünkü cam telinin atası olan bir başka maddenin dengeli
olmayan bir karışımını içeriyordu. Bu çivilerin, o dönemde piyasanın en kaliteli çivileri
olduğunu varsayarsak, o zaman kaç tona dayanıklı olduklarını ölçtük ve sadece 4 tona
dayandıklarını gördük" dedi.
İngiliz demirci Chris Topp'tan yardım aldıklarını belirten Foecke, Olimpik ve Titanic
adlı gemileri inşa eden Harland ve Wolff'un, teknolojinin sürekli değiştiği ve geliştiği
bir ortamda belki de yeterli deneyimi olmayan birçok müteahhitle çalışmış olduğunu
ve "perçin çivilerinin yeterince sağlam olmadığını bilecek imkanlara sahip olmadıklarını" söyledi.
Carpathia gemisinin Titanik'in yardımına ancak birkaç saat sonra gelebildiğini hatırlatan
Foecke, buzdağına çarpan yolcu gemisinin biraz daha su yüzünde kalabilmesi halinde,
kazada ölenlerin çoğunun kurtulabileceğini ifade etti ve "Yani sorun geminin batıp batmaması
değil, ne kadar zamanda battığını bilmek" dedi.
Kazadan kurtulanların anıları;
"Kazadan bir gece önceydi, karım başıma Titanik´in sahibi olan White Star Şirketi´nin
ambleminin bulunduğu kepi giydirdi, güvertedeydik ve tam o anda gökde bir yıldız
parçalara ayrılarak dağıldı. Karım bundan hiç hoşlanmadığını söyledi."
Kamarot Arthur Lewis
"Babam heyecanlı, annem moralsizdi ve hayatımda ilk kez onun ağladığını gördüm.
Umutsuzdu ve birşeylerin yolunda gitmediğini söylüyordu. Yedi yaşındaydım ve daha
önce hiç hiç gemi görmemiştim. Çok büyüktü, herkes çok heyevanlıydı, kamaraya indik,
babam anneme yatmasını ve sakinleşmesini söyledi ama annem bütün gece oturdu, ta ki
kazaya kadar ve sadece ben kurtuldum."
Eva Hart
"Woolston´da yaşıyorduk, okul öğleyin tatil edildi ve Titanic´in limandan ayrılışını görmeye
götürüldük. Öğretmenimiz başımızdaydı, sonra Titanic yavaş yavaş iskeleden ayrılmaya başladı;
bu onu son görüşümüzdü, Southampton sularında gittikçe uzaklaşıyordu. Yanımda yaşlı bir adam
vardı, eliyle iyi şans işaretleri yaptıktan sonra başını salladı, sonra yüksek sesle
hiç umut olmadığını söyledi."
Lois Brown Jacobs
Dr.Robert D. Ballard'ın Raporu
1985 yılındaki keşfinden bu yana batık çıkarma şirketlerinin, film yapımcılarının ve
"turistler"in ziyaret ettiği Titanic, yavaş yavaş yok oluyor. Ünlü gemiyi keşfeden
Robert D. Ballard, 19 yıl sonra, "kutsal mezar" olarak nitelendirdiği batıktaki değişimi
incelemek için geri döndü.
Enkaz alanı beni çok derinden etkiledi. Newfoundland'in 550 kilometre açığında,
denizin derinliklerinde bambaşka bir dünyadan gerçekötesi görüntüler sunan bu bölgede
15 Nisan 1912'nin ilk saatlerindeki dondurucu soğukta yaşamını yitiren insanlar bana bir
kez daha seslendi.
Dipte bir kasa şampanya yatıyor; şişelerin mantarları hâlâ yerinde. Titanic'in zengin ve
güçlü insanlar için üstlendiği yüzer saray rolünü anımsatan bir görüntü bu. Organik madde yiyen yumuşakçalar şişelerin bulunduğu kasayı çoktan yok etmiş. Gözüm ansızın, yan yatmış bir kadın ayakkabısına kayıyor. Yakınında üç tarak, bir de belki de bir çocuğa ait olan daha küçük bir
çift ayakkabı var. Onların yanında da bir el aynası.
Bu nesneler dipte nasıl biraraya gelmiş olabilir? Büyük ayakkabı, kızının güzel saçlarını
tarayan bir anneye mi aitti? Küçük kızın belki de bir zamanlar bu aynadan yansımış yüzü
neye benziyordu? Biraz ötede başka ayakkabılar da vardı; küçük bir kıza ait bir çift ile bir denizcinin olduğunu tahmin ettiğim siyah yağmurluğun yanında da bir diğer çift. Bir çift ayakkabı
3800 metre batıp, bu kadar yan yana dibe oturamaz. Belli ki yolculuğu birlikte yapmışlar.
Titanic'i bir Fransız�Amerikan ekibin üyesi olarak keşfedeli 19 yıl olmuştu.
Ne derece değiştiğini görmek üzere geri gelmiştim. RMS Titanic, Inc. adlı özel bir batık
çıkarma şirketinin buraya pek çok kez daldığını; kutsal bir mezar olarak gördüğüm bu
yerden, yasalara uygun olarak binlerce obje çıkardığını biliyordum. Rus denizaltıları
Hollywood film yapımcısı James Cameron ile diğer bazı insanları batığa getirmiş; herhangi
bir yasayı çiğnememiş, ancak enkaza çarptıkları rapor edilmişti. RMS Titanic, Inc. geminin
bir parçasını çıkarmaya çalışırken, yolcu gemileri bu alanda daireler çizmişti. Bir bira şirketi
mal kurtaran şirketin dipten bira şişeleri çıkarmasını izleme fırsatı için bir yarışma düzenlemişti.
Hatta New Yorklu bir çift nikâhlarını burada kıymak üzere bir sualtı aracıyla Titanic'in pruvasına sert bir iniş yapmıştı. Tümü yanlışlarla dolu bir komediler zinciriydi �korktuğum başıma gelmişti. Titanic
'in kalıntılarına saygı gösterilmesi gerektiğini ısrarla vurgulamıştım. Aksine, gemiyi
panayırlarda sergilenen hilkat garibelerine çevirmişlerdi.
Yazı: Robert D. Ballard
Şehbir
08-26-2008, 05:04 PM
http://img149.imageshack.us/img149/2066/77920455ds7.jpg (http://imageshack.us)
http://img53.imageshack.us/img53/4448/78830402gf2.jpg (http://imageshack.us)
Şehbir
08-26-2008, 05:07 PM
http://img83.imageshack.us/img83/8093/80303712fc0.jpg (http://imageshack.us)
Golf topları neden petek petek yapılıyor?
İlk başlarda golf topları petek petek değil, düzdü, Petekli sisteme 19. yüzyılın ortalarında geçildi. Bu tarihlerde oyuncular, petekli toplarla daha uzağa ve daha yükseğe vuruş yapabildiklerini farkettiler. Bugün, petekli toplarla 250 metre uzaklığa varan vuruşlar yapılabiliyor. Oysa, düz toplarla ancak 65 metreye varan vuruşlar gerçekleştirilebiliyordu. Bu olayın açıklaması ise şöyle: Uçuş halindeyken top önündeki havayı sıkıştırıyor. Sıkışan hava topun yüzeyini sıyırarak arkaya doğru gidiyor. Ne var ki, havanın bu hareketi topun enerjisinin bir bölümünü çalan bir anafor oluşturuyor. Petekli topta ise, petekler, havayı tuttuğu için bu anaforların yoğunluğunu azaltıyor. Ayrıca, güzergahı boyunca topun rotasyonu, altındaki havayı da yukarı doğru atıyor. Böylece, basınç biraz daha azalıyor ve top daha yükseğe çıkabiliyor...
Şehbir
08-27-2008, 04:43 PM
(alıntı)
Küçük Hatırlatmalar (mhtml:{72EE1CBA-CCDF-4484-8797-63895B88423F}mid://00000711/!x-usc:http://vatanhainleri.wordpress.com/2008/06/02/kucuk-hatirlatmalar/)(!)
Ağustos 1, 2008
Hatırlatayım dedim…
'Amerika'nın düşündüğü Büyük Ortadoğu Projesi var ya, Genişletilmiş Ortadoğu Projesi; Diyarbakır işte bu proje içinde bir yıldız, bir merkez olabilir. Bunu başarmamız lazım.'
Tayyip Erdoğan
*
'Sen ne mutlu Türküm dersen, o da ne mutlu Kürdüm der.
Türklük yerine Türkiyelilik bilinci yerleştirilmelidir.'
Tayyip Erdoğan
*
'Cumhuriyetin ilanı İstanbul'un tarihi değerini ve saygınlığını düşürmüştür'
Kadir Topbaş
*
'Kürtlerin geleceği ve özgürlüğü için Türk askerinin kanının oluk oluk akması gerekir'
Leyla Zana
*
'Vatan sevgisi nedir ki?
Vatanı seveceğinize gidin evde karınızı sevin'
Çetin Altan
*
'Toprak tek başına bir anlam ifade etmiyor.
APO Türklere Allahın bir lütfüdür.
İnsanları öldürmek yerine Kürtlere istedikleri toprakları vermek gerekir'
Ahmet Altan
*
'Atatürk öldüğünden beri hala zenginlik ve özgürlük üretemiyorsak, sebebi Kemalizm'dir'
Ahmet Altan
*
'Memleketi bir çift kadın memesine satarım'
Ahmet Altan
*
'Türkiye, sadece Türklere bırakılmayacak kadar önemli bir ülkedir'
M.Ali Birand
*
'Kimse söylemiyor bari ben söyleyeyim.
Türkiye'de 1 milyon Ermeniyle 30 bin Kürt katledildi'
Orhan Pamuk
*
'Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı sırtımızı Amerika'ya dönmeliyiz'
Fethullah Gülen
*
'Boğazlar milletler arası bir komisyona devredilmelidir'
Rahmi Koç
Şehbir
08-27-2008, 04:47 PM
Tarihi Romanlar Ne Kadar Gercek
Birkac yildir ulkemizde baslayan ve Osmanli kadinefendilerini konu alan tarihi roman furyasi ile tarihin nasil acimasizca karalanabilecegini ve masum insanlara nasil bu kadar kolay iftira atilabilecegini maalesef goruyoruz.
Safiye Sultan ile baslayan; Bir Hurrem Masali, Nurbanu, Hatice Sultan ve Kiraze ile devam eden bu karalama kampanyasinda, Osmanli kadinefendilerinin; cikarci, maddeci, makam ve mevki duskunu, gayri ahlâkî tavirlar icinde gosterilmeleri dogrusu rahatsiz edici. Bu kitaplari kaleme alanlarin ciddi birer tarihci olmamalari bir yana, dunyayi yoneten bir sarayin mensuplarina mal edilen akil almaz hafiflikler de aslinda gerceklerle bagdasmiyor. Cunku romanlarda bu kadinefendilere yakistirilan tavirlar, Osmanli harem sistemi denen ve cogu sozlu kurallara bagli disiplinli bir muessesede sergilenmesi mumkun olmayan seylerdir. Valide sultan idaresindeki haremde, padisahlar bile gonlunce hareket etme ozgurlugune sahip degildi.
Osmanli sarayinda yasayan kadinlara atilan iftiralar bir yana, genel manada toplumun icindeki kadin da bu saldirilardan payini aliyor. Bu tarz carpitmalara gore o, sadece evinde oturan, sokagi ancak kafes arkasindan seyredebilen, sosyal hayatta hicbir soz hakki olmayan ikinci sinif bir varliktir.
Gercekte bu eserleri kaleme alanlarin yaptiklari sey, hayallerindeki cirkinlikleri kagida gecirmekten baska bir sey degildir. Onlar olani degil, kendilerine gore olmasi gerekeni yaziyor. Bu kitaplar cok satinca arkasi geldi. Uzucu olan sey ise, okuyanlarin bu romanlarda anlatilanlari gercekmis gibi kabul etmeleridir. Peki isin asli nedir? Osmanli kadini gercekten de eli kolu bagli, iradesini kullanamayan bir konumda miydi?
Sorunun cevabi gozlerimizin onunde duruyor. Belki adlarini defalarca duyduk, belki onunden yuzlerce kez gectik. Osmanli kadininin yaptirdigi eserler, onun sosyal hayatin tam ortasinda oldugunu, arzu ettigi taktirde neleri yapabilecegini ve Osmanli devlet anlayisinda kadina verilen degeri gosteren en guzel sembollerdir.
Bu romanlarin yazarlari, eserlerini kaleme alirken baslarini kaldirip da sadece Istanbul'un sokaklarina baksalardi, yazdiklari ile gercek tarihin ne kadar buyuk bir tezat olusturdugunu goreceklerdi. Cunku gayri ahlâkî tavirlar icinde gosterdikleri Osmanli kadinlari, en buyuk hayir kurumlari ve camileri insa ettirmis, para ve makam duskunu karalamalarina karsi, dev kulliyelerle toplumun hayatina hayat olmuslar ve iftiralara da en buyuk okullari insa ederek cevap vermisler.
Kendisini sadece evinin degil, halkinin da anasi olarak goren Osmanli kadinefendileri, toplumun ihtiyaci olan seyleri yapmakta kendisini vazifeli saymis ve elindekileri harcamakta tereddut gostermemistir. Bunlarin en guzel orneklerini Istanbul'da gormekteyiz.
Buyuk bir toplumun ihtiyaclarina toptan cevap veren en onemli yapilar suphesiz kulliyelerdir. Osmanli kadinlari da, tarih boyunca bircok kulliye insa ettirmistir. Onlardan biri Kanuni Sultan Suleyman'in kizi Mihrimah Sultan'dir. Kendisi daha genclik yillarinda Uskudar Iskelesi'nin karsisina, Mimar Sinan'a, icinde medrese ve imareti de olan bir kulliye insa ettirmis. Bugun bu medrese, dispanser; imaret ise, kutuphane olarak kullanilmaktadir. Mihrimah Sultan, kulliye icindeki camiyi karanlik bulmus, onun bu hosnutsuzlugunu unutmayan Sinan, Mihrimah Sultan'in yillar sonra Edirnekapi'da yaptiracagi ikinci kulliyenin camisini hicbir camide yapmadigi kadar aydinlik yapmistir. Bu kulliyenin hemen karsisinda Yeni Valide Camii denen dev yapilar toplulugunu da, Ucuncu Ahmet'in annesi Emetullah Gulnus Sultan yaptirmistir. Bugun bu mubarek kadin, Osmanli'nin kadina gosterdigi degeri anlatircasina, yaptirdigi kulliyenin yola bakan kiyisinda ustu acik bir turbede, o cok sevdigi beyaz gullerin arasinda yatmaktadir.
Bazilarinin yerden yere vurdugu, Peygamber âsigi Birinci Ahmet'in esi Kosem Sultan'in Uskudar sirtlarindaki Cinili Camisi, medrese, hamam ve Istanbul'daki en buyuk kervansaray tipli is merkezi olan Buyuk Valide Hani da, bu valide sultanin âlicenapligi hakkinda bizlere gerekli malumati vermektedir.
Cinili Cami'ye gelmisken hemen yanindaki dev Atikvalide Kulliyesi'ni gormemek olmaz. Ikinci Selim'in hanimi olan Nurbanu Valide Sultan, Mimar Sinan'a nasil bir eser yaptirmak istedigini anlatmis ve Koca Sinan da Uskudar'daki bu tepeye mimarlik harikasi olan bu yapiyi; mektep, medrese, daru's-sifa, daru'l-kurra, imaret, kervansaray, hamam ve camisiyle birlikte insa etmistir.
Uskudar Atik Valide Kulliyesi'nden asagiya inerken Kavsara Mustafa Baba Camii'yle karsilasiyoruz. Kavsara Mustafa Baba tarafindan yapilan ve 100 yil kadar sonra yikilan caminin, Sultan Abdulmecid'in annesi Bezmialem Valide Sultan tarafindan yeniden insa ettirildigini goruyor ve Osmanli kadinlarinin sadece eser insa ettirmedigini, yapilanlari korudugunu da anliyoruz.
Eminonu'ne gecelim. Eminonu Iskelesi'nde bizi butun hasmeti ile Yeni Cami karsiliyor. Bu buyuk yapi her seyi ile tam bir Osmanli kadin mimari eseridir. Caminin insaatini, Sultan Ucuncu Murat'in hanimi Safiye Sultan baslatmis, fakat omru vefa etmemis, insaati Dorduncu Mehmet'in annesi Hatice Turhan Sultan tamamlamistir. Ne yazik ki Safiye Sultan romanini yazanlar, roman icinde bu kadinefendiyi, hayir icin yaptirdigi Misir Carsisi'nda turlu melânetler isliyor gostermekten cekinmemisler. Halbuki Kahire'de yaptirmis oldugu hayir eserlerinden Yeni Cami ve Kulliyesi'ne kadar butun yapilar, onlarin karalamalarina en guzel cevabi vermektedir.
Sultan Ahmet'e dogru yuruyelim. Kadirga sirtlarinda yine Mimar Sinan'a ait sirin bir kulliye ile karsilasiyoruz. Bu yapinin sahsinda Osmanli kadinlarinin sadece kendileri icin degil, esleri icin de hayir kurumlari insa ettiklerini gormekteyiz. Ikinci Selim'in kizi Ismihan Sultan cok sevdigi kocasi Sokullu Mehmet Pasanin vefati sonrasinda bu kulliyeyi onun adina insa ettirmis, hattâ bu mabedi farkli kilmak icin, caminin ozel birkac yerine Haceru'l-Esved'in parcalarindan koydurmustur.
Kadirgaya gelmisken meshur Kadirga Parki'na da giriyor ve bugun Istanbul Surlari icinde ayakta kalmis tek namazgâhi goruyoruz. Altinda kare plânli cesmesi olan ve merdivenle ust katina cikilan namazgâh, Birinci Abdulhamid'in kizi Esma Sultan'a ait. Bu yapinin isiginda namazgâh insa eden bir padisah kizinin, Ortakoy Yalisi'ndaki hayatina ait carpitmalari hatirliyor ve iftiranin bu kadarina pes demekten kendimizi alamiyoruz.
Sultan Ahmet yanindan Gulhane'ye dogru inerken yine bir kadin mimari yapisiyla karsilasiyoruz. Ucuncu Ahmet'in kizi Zeynep Sultan Camii ve bu caminin arkasinda bugun de ilkokul olarak kullanilan mektebi... Fakat ne yazik ki yol yapim calismalari sirasinda kaldirilan turbesi bir daha insa edilmediginden, Zeynep Sultan'in nasi, caminin bodrumunda yeni turbesinin insa edilecegi gunu beklemektedir.
Ayasofya ve Sultanahmet Camii arasinda uzun ve kubbeli bir yapi dikkatimizi cekiyor. Bugun hali muzesi olarak kullanilan bu yer, Istanbul'un en buyuk hamami olan ve Mimar Sinan'a yaptirilan Hurrem Sultan Hamami'dir. Kanuni Sultan Suleyman'in hanimi Hurrem Sultan'in, burayi kendi imkânlari ile insa ederken nasil sikinti cektigini, Irakeyn Seferi'nde olan Kanuni'ye yazdigi mektuplardan ogreniyoruz.
Cemberlitas'ta anitin hemen yaninda bulunan ve Istanbul'da yabancilarin en cok ragbet ettikleri yerlerden biri olan Cemberlitas Hamami da, Ikinci Selim'in hanimi Nurbanu Sultan'in vakfiyesidir.
Eminonu'ne dogru geri donuyoruz. Eminonu-Karakoy arasini baglayan meshur Galata Koprusu, bizlere yine baska bir Osmanli hanimefendisini hatirlatiyor. Burada koprunun olmadigi donemlerde insanlarin karsiya gecmek icin katlandiklari binbir sikintiyi goren Sultan Abdulmecid'in annesi Bezmialem Valide Sultan, 1836 yilinda buraya ahsap bir kopru yaptiriyor. Insanliga hizmet maksadiyla yaptirildigindan kopruye "Hayratiye" adi veriliyor.
Galata Koprusu'nun Karakoy ayagina gecmisken bir sonraki Halic Koprusu'ne, Unkapani'na dogru yuruyoruz. Unkapani Koprusu'nun Azapkapi ayaginda Istanbul'un en muhtesem cesmelerinden biriyle karsilasiyoruz. Birinci Mahmut'un annesi Saliha Sultan'in yaptirdigi cesmenin insa hikâyesi ise bir hayli ilginc: Yillar once o civarda yasayan fakir bir ailenin kizi olan Saliha Sultan, elinde testiyle su doldurmaya gider. Fakat testi elinden duser ve kirilir. Kucuk kiz baslar aglamaya. Oradan arabasiyla gecmekte olan saray mensubu bir hanim, bu manzarayi gorerek arabadan iner ve aglayan kiza testinin parasini vererek artik aglamamasini soyler. Fakat Saliha Sultan'in verdigi cevap karsisinda saskina doner. Saliha Sultan testinin kirildigina degil, bir testi su dolduramayacak kadar beceriksiz olduguna aglamaktadir. Sarayli hanim bu zeki kizi saraya aldirir. Haremde yetisen Saliha Sultan ileride Ikinci Mustafa'nin esi olacak ve o gunun hatirasi olarak da oraya bu muhtesem cesmeyi yaptiracaktir. Iste bu tarihî vak'a bizlere, hem Osmanli toplum yapisinda kadinin yerini, hem saraya en alt tabakadan da birilerinin girip yukselebilecegini, hem de haremin bir kadin okulu oldugunu anlatmaktadir.
Şehbir
08-27-2008, 04:47 PM
Osmanli kadinefendilerinin yaptirdigi eserler denince akla ilk gelen hic suphesiz sifahanelerdir. Basta da soyledigimiz gibi toplumun bir nevi annesi olan bu musfik padisah analari, halkin sagligi icin dev hastahaneler vucuda getirmislerdir. Iste Vatan ve Millet caddelerinin arasinda, neredeyse bir sehir genisligindeki Gureba Hastahanesi... Sultan Ikinci Mahmut'un hanimi Bezmialem Valide Sultan, bu hastahaneyi butun garipler icin yaptirmistir. Ayrica hicbir hastadan da kesinlikle ucret alinmamasini emretmistir.
Istanbul'un bir baska unlu hastahanesi de Haseki'dir. Kanuni'nin esi Haseki Hurrem Sultan'in yaptirdigi dev kulliyenin bir parcasi olan bu sifahane bugun Haseki semtinde yine insanlara saglik dagitmayi surdurmektedir.
Gelelim Anadolu yakasinin meshur hastahanesi Zeynep Kâmil'e... Misir'a calismaya giden ve orada kâtiplik yapan Kâmil Bey, Kavalali ailesinden Zeynep Sultan'la evlenir. Ancak Osmanli ile zitlasan aile, cifti birbirlerinden ayirir. Uzun bir ayriliktan sonra Istanbul'da tekrar bir araya gelen cift, Istanbul'u hayir eserleri ile donatir. Zeynep Hanim ve Kâmil Bey, Osmanli Devleti'nde ciftlerin birbirlerine olan derin muhabbetini anlatircasina, bu hastahanenin bahcesinde beraberce yatmaktadirlar.
Osmanli kadinefendilerinin egitim ve ogretime de onem verdiklerinden bahsetmistik. Bir kere hareme gelen her bayan, orada en az bir enstruman calmayi ogrenir; guzel konusma, el becerisi, asi yapma vb. bircok konuda ders alir, bunlarin yaninda en az bir yabanci dili iyi derecede konusurdu. Bu egitimli hanimefendiler, teb'alarinin da egitimini onemsediklerini gostermek gâyesiyle imkânlari olcusunde cevreye okullar yaptiriyorlardi. Eyup'te Ucuncu Selim'in kizi Sah Sultan'in yaptirdigi kulliye icindeki mektep, Cagaloglu'nda Bezmialem Sultan'in yaptirdigi Istanbul Kiz Lisesi, Aksaray'da Sultan Abdulaziz'in annesi Pertevnihal Valide Sultan'in kendi adiyla anilan camisinin yaninda insa ettirdigi Pertevnihal Lisesi ve Ikinci Mahmut'un kizi Adile Sultan'in Halic kiyisina okul olarak yaptirdigi ve bugun halk kutuphanesi olarak kullanilan yapi, Osmanli kadinlarinin insa ettirdikleri okullardan sadece birkacidir. Istanbul'da sadece sarayli hanimlarin degil, gundelikci kalfalarin da yaptirdigi okullara rastlamak mumkundur. Divanyolu'ndaki Cevri Kalfa Ilkogretim Okulu buna en guzel bir ornektir.
Insanligin ihtiyaci olan cami, okul, cesme, hamam, hastahane vb. hayir eserlerini vucuda getiren valide sultanlar, fakir insanlarla da yakindan ilgilenmis, ulkenin bircok yerine ashaneler kurmustur. Bugun Eyup'teki, Ucuncu Mustafa'nin hanimi Mihrisah Sultan tarafindan kurulan imarette, insasinin uzerinden 300 yila yakin bir zaman gecmesine ragmen her gun onlarca insana yemek dagitilmaktadir.
Istanbul'da, kucucuk bir turda gozumuze takilan Osmanli kadinefendilerinin yaptirdigi yapilarin bir kismini sizlere anlatmaya calistik. Bu kadari bile bizlere Osmanli Devleti'nde ve haremde kadinin yeri ve o mubarek kadinefendilerin halet-i ruhiyesi hakkinda bilgi vermektedir.
Şehbir
08-27-2008, 04:48 PM
Aşağıdaki kısayol vasıtası ile ,istediğiniz zaman,
İzmir'de sanal gezinti yapabilirsiniz.
Videolar 2,5 dk.ile yarım dakikalıktır.
İZMİR DE SANAL GEZİNDİ İÇİN TIKLAYINIZ (mhtml:{72EE1CBA-CCDF-4484-8797-63895B88423F}mid://00000726/!x-usc:http://www.izmir.bel.tr/izmirvideo/index.html)
Şehbir
08-30-2008, 01:11 AM
http://img357.imageshack.us/img357/6766/82101563dc4.jpg (http://imageshack.us)
http://img509.imageshack.us/img509/2006/12sz1.gif (http://imageshack.us)
BÜYÜK TAARRUZ, BAŞKOMUTAN MEYDAN MUHAREBESİ
Sakarya Savaşı'ndan sonra, kamuoyunda ve TBMM'nde taarruz için sabırsızlık baş göstermişti. Gazi Mustafa Kemal Paşa, 4 Mart 1922'de Büyük Millet Meclisi'nin gizli bir toplantısında endişe ve huzursuzluk duyanlara açıklamalar yapmıştı.
"Ordumuzun kararı, taarruzdur. Fakat bu taarruzu tehir ediyoruz. Sebebi, hazırlığımızı tamamen bitirmeye biraz daha zaman lazımdır. Yarım hazırlıkla, yarım tedbirlerle yapılacak taarruz, hiç taarruz etmemekten çok daha kötüdür" diyerek bir taraftan zihinlerdeki şüpheyi bertaraf etmeye çalışırken, diğer taraftan da orduyu son zaferi sağlayacak bir taarruz için hazırlıyordu. Haziran 1922 ortalarında, Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa, taarruza geçmek kararını almıştı. Asıl amaç, yok edici bir meydan savaşı yapmak, düşmanı çabuk ve kesin bir sonuç alacak şekilde vurmaktı. Mustafa Kemal Paşa, ordu birlikleri arasında bir futbol maçı organize edilmesi bahanesiyle ordu komutanlarını Akşehir'e davet etti. Böylece Yunanlıların ve İşgal Devletlerinin dikkatleri çekilmeyecekti. 28 Temmuz gecesini, komutanlarla genel taarruz hakkında konuşarak geçirdi ve gereken direktifleri verdi. Mustafa Kemal Paşa, daha sonra 20 Ağustos 1922'de Ankara'dan Akşehir'e giderek, 26 Ağustos 1922 Cumartesi sabahı düşmana taarruz emrini verdi. Çok gizli bir şekilde yürütülen bu olayları kamuoyundan saklamak maksadıyla, 21 Ağustos'da Çankaya köşkünde bir çay daveti verileceği gazete ve ajanslara bildirilmişti.
26 Ağustos sabahı Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, yanında Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa(Çakmak), Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa (İnönü) ile birlikte muharebeyi idare etmek üzere Kocatepe'deki yerini aldı. Büyük taarruz burada başladı. Topçuların sabah saat 4:30'da taciz ateşi ile başlayan harekat, saat 5:00'de önemli noktalara yoğun topçu ateşi ile devam etti. Piyadelerimiz, Sabah 6:00'da Tınaztepe'ye hücum mesafesine yaklaşarak, tel örgüleri aşıp, Yunan askerini süngü hücumu ile temizledikten sonra, Tınaztepe'yi ele geçirdiler. Bundan sonra, saat 9:00'da Belentepe, daha sonra Kalecik-Sivrisi düşmandan temizlendi. Taarruzun birinci günü, sıklet merkezindeki 1. Ordu Birlikleri, Büyük Kaleciktepe'den Çiğiltepe'ye kadar onbeş kilometrelik bir bölgede düşmanın birinci hat mevzilerini ele geçird. 5. Süvari Kolordusu düşman gerilerindeki ulaştırma kollarına başarılı taarruzlarda bulundu. 2. Ordu da cephede tespit görevini aksatmadan sürdürdü.
26 Ağustos günü Türk Ordusunun Büyük Taarruz'u, Genelkurmay Başkanlığı'nca TBMM'ne bildirildi. Bu haber Meclis'i coşturdu ve heyecanlı gösterilere vesile oldu.
27 Ağustos Pazar sabahı gün ağarırken, Türk Ordusu bütün cephelerde yeniden taarruza geçti. Bu taarruzlar çoğunlukla süngü hücumlarıyla ve insan üstü çabalarla gerçekleştirildi. 27 Ağustos saat 18:00'de, Afyon 8. Tümen tarafından kurtarıldı. Afyon kurtuluşun şanlı ve şerefli müjdesi olmuştu. Başkomutanlık karargahı ile Batı Cephesi Komutanlığı karargahı Afyon'a taşındı.
28 Ağustos Pazartesi ve 29 Ağustos Salı günleri, başarılı geçen taarruz harekatı ile düşmanın 5. Tümeninin çevrilmesi ile sonuçlandı. 29 Ağustos gecesi durum değerlendirmesi yapan komutanlar, hemen harekete geçerek muharebenin süratle sonuçlandırılmasını gerekli buldular. Düşmanın çekilme yollarının kesilmesi ve düşmanı çarpışmaya zorlayarak, tamamen teslim olmalarını sağlama yolunda karar aldılar. Karar süratli ve düzenli bir şekilde gerçekleştirildi. 30 Ağustos 1922 Çarşamba günü taarruz harekatı Türk Ordusunun kesin zaferi ile sonuçlandı. Büyük Taarruz'un son safhası askeri tarihimize Başkomutan Meydan Muharebesi olarak geçmiştir.
30 Ağustos 1922 Başkomutan Meydan Muharebesi sonunda, düşman ordusunun büyük kısmı dört taraftan sarılarak, Dumlupınar'da Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın ateş hatları arasında bizzat idare ettiği savaşta tamamen yok edilmiş veya esir edilmişti. Böylece tasarlanan kesin sonuç beş gün içinde elde edilmiş ve hazırlanan plan tam başarı ile uygulanmıştı. 30 Ağustos 1922'nin gurur verici zaferi ile Mustafa Kemal, kaçabilen düşmanın takip edilmesini ve üç koldan Ege'ye doğru ilerlemesini uygun buldu. "Ordular ilk hedefiniz Akdeniz'dir. İleri" diyerek, tarihi emrini 1 Eylül 1922'de verdi. Yunanlılar, İzmir'e doğru kaçmaktaydı. Başta Yunan Ordusu Başkomutanı Trikopis olmak üzere çok sayıda esir ele geçirilmişti.
Ordumuz bu muharebede, on beş günde 400 kilometre katederek, 9 Eylül 1922 sabahı İzmir'e girdi. Sabuncu Bel'den geçen 2. Süvari Tümeni, Mersinli yolu ile İzmir'e doğru akarken, bunun solunda 1. Tümen de Kadife Kale'ye doğru yürüyordu. Bu Tümenin 2. Alayı Tuzluoğlu Fabrikası'ndan geçerek Kordonboyu'na ulaştı. Yüzbaşı Şeref Bey Hükümet Konağına, 5. Süvari Tümenimizin öncüsü Yüzbaşı Zeki Bey Kumandanlık dairesine, 4. Alay Komutanı Reşat Bey de Kadife Kale'ye bayrağımızı çektiler.
İzmir'de askerlerimiz coşku içinde karşılandılar ve çiçek yağmuruna tutuldular. Süvarilerimizin Kordon boyundan geçişi çok görkemli idi. Kurtuluş zaferinin Başkomutanı Gazi Mustafa Kemal Paşa, İzmir'in kurtuluşunu Belkahve'den seyretti. Türk Ordusunun, 400 kilometrelik bir mesafeyi savaşarak katedip İzmir'e ulaşması içerde ve dışarda hayret ve takdir uyandırdı. Büyük Türk zaferi karşısında endişeye düşen ve o anda da İstanbul ve Çanakkale Boğazlarını işgal altında bulunduran İtilaf Devletleri, savaşı durdurmayı ve Türklerin haklı isteklerini yerine getirmeyi kendi çıkarlarına uygun buldular. Lord Kinross'a göre,"İngiltere, ciddi bir krizle karşı karşıya bulunduğunu anlamaya başlıyor. Halk, Türklerle yeni bir savaştan korkuyordu". 11 Ekim 1922'de imzalanan Mudanya Ateşkes Antlaşması'yla, silahlı çatışma durdurulduğu gibi, Edirne dahil Trakya'nın da Türkiye'ye bırakılacağı ve bir ay içerisinde Yunanlılar tarafından boşaltılacağı kabul edildi. Anadolu'da Yunan politikasını yürüten İngiltere Başbakanı Lloyd George, bu gelişmeler üzerine istifa etti.
http://img509.imageshack.us/img509/5232/23201811iq5.png (http://imageshack.us)
http://img509.imageshack.us/img509/8868/13089731om3.png (http://imageshack.us)
Şehbir
08-30-2008, 01:13 AM
Aklınızın ulaştığı yer, aklın ulaşabileceği son yer değildir.
Fikirlerinizin mutlak doğru olduğunu düşünürseniz yanılırsınız.
Bilginiz arttıkça aklınızda daha uzaklara bakacaktır.
Şehbir
08-30-2008, 02:57 AM
http://img144.imageshack.us/img144/7603/11fy8.jpg (http://imageshack.us)
Şehbir
08-30-2008, 03:38 AM
Türkçe Yasası'na Destek
http://img337.imageshack.us/img337/9713/93891104fw5.jpg (http://imageshack.us)
Katılmak için: www.vatanbir.org/imza (http://www.vatanbir.org/imza)
Yıllardır mecliste bekletilmekte olan ve bir türlü hayata geçirilemeyen Türkçe'yi korumaya yönelik yasa tasarısı artık mecliste genel kurula kadar gelmiştir. Yasa ile ilgili kurulan komisyon, TDK Başkanı başta olmak üzere Türkçe ile ilgili kanaat önderlerini dinleyip yasa tasarısını ona göre geliştirmişlerdir. Yabancı dille öğretim, basın yayındaki dil kirliliği, tabelalarda Türkçe vb. konularda yasal güvence sağlayacak olan bu yasaya kamuoyu olarak sahip çıkarak meclisten biran önce geçmesini sağlamalıyız. Atmış olduğunuz bu imzalar ekim ayında TDK Başkanı ile birlikte meclise verilecektir!
Şehbir
08-30-2008, 02:30 PM
Mustafa Kemal ATATÜRK ve MEVLANA
http://www.mevlana.com/mevlana_dosyalar/ataturksema.jpg
Yıl 1922... Kasım ayının 1'i... Büyük önder, büyük devrimci, Türk milletinin başöğretmeni ve dünya ülkelerinin gelecekte kendisini örnek alacağı seçilmiş insan Gazi Mustafa Kemal Paşa Türkiye Büyük Millet Meclisi' ndeki konuşmasını yapmak için kürsüdeki yerini alıyor. O şimşekler çakan gözleri ile arkadaşlarına bakıyor ve konuşmasına şu cümle ile başlıyor: "Efendiler! Tanrı birdir, büyüktür...”. Evet, o büyük insan gerçek bir dindardı. Belirli çevrelerin daha baştan itibaren Atatürk’ün sözde dinsiz ve dine karşı olduğunu yaymak istemelerine rağmen, o laik zihniyete sahip “dindar” bir kişiydi. O, kalıplara sığmayan, şekilcilikten uzak, gösteriş içermeyen ve Hz.Muhammed'in buyurduğu “yüksek ahlak” üzerine kurulmuş dinin aşığıydı. O İslamiyet’in kaynağındaki saf şekline bağlıydı.
29 Ekim 1923’de Fransız yazar Maurice Pernot’ya verdiği demeçte bu saflığı kendisi şöyle tanımlıyor: “Türk milleti daha dindar olmalıdır. Yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Hakikate bizzat nasıl inanıyorsam dinime de öyle inanıyorum. Şuura muhalif, terakkiye mani hiçbir şey ihtiva etmiyor. Halbuki, Türkiye’ye istiklalini veren bu Asya milletinin içinde daha karışık, suni itikatlardan ibaret bir din daha vardır. Fakat bu cahiller, bu acizler sırası gelince aydınlanacaktır.”
Başöğretmen Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Konya konuşmaları, Atamızın din hakkındaki görüşlerini ortaya koyması açısından çok önemli bir yer tutmaktadır. İşte 20-23 Mart 1923 tarihleri arasında Konya’yı ziyareti sırasında yaptığı konuşmadan bölümler: “İslamiyet’in ilk parlak devirlerinde geçmişin mahsulü olan sağlıksız adetler bir zaman için kendini göstermemiş ve yüze çıkmamışsa da, biraz sonra İslamiyet’in gerçeklerine sarılmaktan İslam esaslarına göre hareket etmekten çok, geçmişin mirasa olan adet ve inançları dine karıştırmaya başlamışlardır.
Bu yüzden İslamiyet’e dahil bir akım kavimler, İslam oldukları halde düşmeye, sefalete, geriliğe maruz kaldılar. Geçmişlerin kötü ve batıl alışkanlıkları ve bu suretle gerçek İslamiyetten uzaklaştıkları için
kendilerini düşmanlarının esiri yaptılar.
Bu İslam kavimleri içinde Türkler, milli gelenek ve görenekleri itibariyle bir taraftan İran, diğer taraftan Arap ve Bizans milletleri ile temas halindeydiler. Şüphe yok ki temasların milletler üzerinde etkileri görülür. Türklerin temas ettiği milletlerin o zamanki medeniyetleri ise çökmeye başlamıştı. Türkler bu milletlerin kötü adetlerinden, fena yönlerinden etkilenmekten nefislerini men edememişlerdir. Bu hal, kendilerinde bozukluk, cehalet ve insanlıktan öte zihniyetler doğurmasından uzak kalmamıştır. İşte gerileyişimizin belli başlı sebeplerinden birini bu nokta teşkil ediyor.
Milletimizin gerçek din bilginleri, din bilginlerimiz arasında da milletimizin hakkıyla iftihar edebileceği bilginlerimiz vardır. Fakat bunlara mukabil ilim kisvesi altında hakikatten ilimden uzak, gereğince ilim tahsil edememiş, ilim yolunda layığı kadar ilerleyememiş hoca kıyafetli cahiller vardır. Bunların ikisini birbirine
karıştırmamalıyız.
http://www.mevlana.com/mevlana_dosyalar/b_mevlana2.jpg
Efendiler, gerçek din bilginleri ile dine zararlı ulemanın birbirine karıştırılması Emeviler zamanında başlamıştır. Bilindiği üzere Sıffın vak'asında Hz.Ali’nin ordusuna karşı mızrak uçlarına Kur’an-ı Kerim
sayfalarını takarak saldırdılar. İşte o zaman dine fesatlık, İslam arasına nefretlik girdi ve o zaman hak olan Kur’an, haksızlığa kabule vasıta yapıldı. Halifelik hile ile el değiştirdi. Ondan sonra bütün müstebit hükümdarlar dini hep alet edindiler. İhtiras ve istibdatlarını kabul ettirmek için hep ulema sınıfına başvurdular.
Gerçek ulema, dini bütün bilginler, hiçbir zaman bu müstebit taç sahiplerine uymadılar. Onların emirlerini dinlemediler, tehditlerinden korkmadılar. Bu gibi ulema kamçılar altında dövüldü, memleketlerinden sürüldü, zindanlarda çürütüldü, darağaçlarında asıldı. Lakin onlar yine o hükümdarların keyfini dine alet etmediler. Fakat gerçek durumda bilgin olmamakla beraber, sırf o kisvede bulundukları için bilgin sanılan, menfaatine düşkün, haris ve imansız bir takım hocalar da vardı. Hükümdarlar işte bunları ele aldılar ve işte bunlar, dine uygundur diye fetva verdiler. İcap ettikçe yanlış hadisler bile uydurmaktan çekinmediler. İşte o tarihten beri saltanat tahtında oturan, sarayda yaşayan kendilerine halife namı veren baskıcı hükümdarlar bu gibi hoca kıyafetli cahillere iltifat edip, onları himaye ettiler. Hakiki ve imanlı ulema her vakit ve her devirde onların kinini çekti.
Böyle yapan halifelerinin ve din bilginlerinin arzularına muvaffak olmadıklarını tarih bize misallerle izah ve ispat etmektedir. Artık bu milletin ne böyle hükümdarlar, ne böyle alimler görmeye tahammülü ve imkanı yoktur. Artık kimse böyle hoca kıyafetli sahte alimlere önem verecek değildir. Eğer onlara karşı benim şahsımdan bir şey anlamak isterseniz; derim ki, ben şahsen onların düşmanıyım. Onların menfi yönde
atacakları bir adım, yalnız benim şahsi imanıma değil, o adım benim milletimin kalbine havale edilmiş kanlı bir hançerdir. Benim ve benimle hemfikir arkadaşlarımın yapacağı şey mutlaka o adamı tepelemektir.”
Evet, yıllar önce ve olağanüstü şartlarda kullanılmış bu ifadeler Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün ne kadar büyük bir kimliğe sahip olduğunun ispatıdır.
Şehbir
08-30-2008, 02:30 PM
Yüce Atatürk’ün Hz.Muhammed'e duyduğu büyük sevgi ile birlikte Hz.Mevlana’nın da fikirlerine duyduğu hayranlık onun tüm hayatını ve icraatlarını etkilemiş, din konusundaki ifadelerine temel teşkil etmiştir. Bir Konya ziyareti sırasında söylediği şu sözler Hz.Mevlana'ya gösterdiği sevgi ve saygının delili gibidir: “-Ne zaman bu şehre gelecek olsam, içimde bir heyecan duyarım. Hz.Mevlana düşünceleriyle benliğimi sarar. O çok büyük bir dahi, çağları aşan bir yenilikçi...”
http://www.mevlana.com/mevlana_dosyalar/veledizbudak.jpgEvet...Yüce Atatürk sahip olduğu hayat görüşünün kaynağını işte bu sözleriyle özetleyivermiştir.
Çankaya köşkündeki dil çalışmaları toplantısında Konya Mevlevi Dergahı eski postnişinlerinden Veled İzbudak Çelebi de davet edilmişti. Söz dönüp dolaşıp Hz.Mevlana’ya gelmiş, yüce Atatürk şunları söylemişti:
“- Mevlana, Müslümanlığı Türk ruhuna intibak ettiren büyük bir reformatör... Müslümanlık aslında geniş manasıyla hoşgörülü ve modern bir dindir. Araplar onu kendi bünyelerine göre anlamış ve tatbik
etmişlerdir. Sıcak bir iklimde oturan, suyu nadiren kullanan, genel bir hareketsizlik içinde ömür süren Badiye Arapları için günde beş vakit abdest ve namaz, çok ileri seviyede bir yaşama hareketidir. Hz.Muhammed insanları uyuşukluktan harekete sevk etmiştir. Sarp dağlar, yüksek yaylalarda at koşturan, erimiş kar suları ile yıkanan Türkler için abdest ve namaz çok tabii olmuştur. Mevleviliğe gelince, o tamamen dönerek ayakta ve hareket ederek Allah’a yaklaşma fikri, Türk dehasının en tabii ifadesidir."
İşte Yüce Atatürk'ün İslamiyet'e şekilcilik katarak onu asıl ruhundan uzaklaştıranlara verdiği en mükemmel mesajlardan birisi. O birçok kez dinin insanlık tarafından gerçek boyutlarıyla anlaşılmadığını belirtirken, Hz.Mevlana’nın da yanlış ve eksik yorumlandığına da temas etmiştir. Bir gün Konya milletvekili Naim Onat’ın sözde Mevlana'yı yermek istemesi üzerine Atatürk’ün söylediği şu sözleri bugün bile üzerinde ibretle düşünülmesi gereken ifadelerdir:
http://www.mevlana.com/mevlana_dosyalar/top.gif (http://www.mevlana.com/mevlana_dosyalar/ataturk.htm#top)“-Eğer Mevlana’yı sizler gibi kavramak gerekirse, o büyük insanın ruhu dertlenir, biz de belki bir saygısızlık göstermek zorunda kalırdık. Mevlana’yı ululuğuyla kavrayabilmek için medresenin dar kapısından geçmemiş olmak gerek.”
Gazi Mustafa Kemal Paşa Konya’ya yaptığı toplam dokuz ziyareti sırasında her sefer önce Hz.Mevlana’nın makamının bulunduğu Türbe-i Saadeti ziyaret etmeyi ihmal etmemiş, tekke ve zaviyelerin işlevlerini tamamlaması ve dolayısıyla kapatılması yönünde çıkan yasa sırasında Hz.Mevlana’nın türbesini müze haline dönüştürerek tüm insanlık alemine açık halde kalmasını sağlamıştır.
Bununla ilgili bilgiler 22 Aralık 1987 yılında yayınlanan Hürriyet gazetesinde çıkan bir haberde şöyle dile getirilmiştir:
Atatürk, Konya'daki Mevlana Dergahı ve türbesini, Konya'ya ilk gelişi olan 3 Ağustos 1920 günü ziyaret etmiş ve bu ziyaretten pek etkilenmişti. Daha sonra ziyaretlerinde Mevlana Türbesini ziyaret etmeden Konya'dan ayrılmamıştır. 3 Nisan 1922 günü ziyaretlerinde, kendisi için açılan Sema meydanında hazır bulunmuş, 22 Mart 1923 günü yaptığı ziyarette postnişin Abdülhalim Çelebi'nin davetlisi olarak dergahta yemek yemiş, Hz.Mevlana'nın büyüklüğü üzerine takdir ve hayranlık dolu sözler söylemiştir.
Cumhuriyet'in ilanından sonra, tekke ve türbelerin kapatılması hazırlıkları yapılırken, Başbakan İsmet İnönü'ye "Mevlana Dergahı ve türbesinin kapatılmayarak kendi eşyası ile birlikte müze olarak düzenlenmesi ve ziyarete açılması"emrini vermiştir. Bir süre sonra, Bakanlar Kurulu kararı ile dergah, müze haline getirilmiştir.
Atatürk, 18 Şubat 1931 günü Konya'ya 9'uncu defa geldiği zaman, Konya'da 11 gün oturmuş, bu arada 21 Şubat 1931 gününü tamamen artık müze halinde ziyarete açık bulundurulan Mevlana Müzesi'nde geçirmiştir.
Bu ziyaret sırasında eski Konya Milletvekillerinden Fuat Gökbudak ve o günlerde Konya Azar-ı Atika Müzesi müdürü olan Yusuf Akyurt'un ayrı ayrı anlattıklarına göre, Atatürk müze müdürünün odasına girer girmez, niyaz penceresi üzerindeki rubaiyi görmüş, Farsça'yı çok iyi bilen Hasan Ali Yücel'e tercümesini yaptırmıştır. Atatürk tercümedeki: "Ey keremde, yücelikte ve nur saçıcılıkta güneşin, ayın, yıldızların kul olduğu sen. Garip aşıklar, senin kapından başka bir kapıya yol bulmasınlar diye öteki bütün kapıları kapanmış, yalnız senin kapın açık kalmıştır." ibaresini işitir işitmez şöyle demiş:
"Hz.Mevlana'nın büyüklüğü burada bir kere daha kendini gösterdi... Doğrusu ben, 1923 yılındaki ziyaretim sırasında, bu dergahı kapatmayalım Müze olarak halkın ziyaretine açalım, diye düşünmüş; bir yıl sonra dergah ve tekkelerin kapatılması kanunu çıkar çıkmaz İsmet Paşa'ya Mevlana dergahı ve türbesini kendi eşyası ile Müze haline getir emrini vermiştim. Görüyorum ki, şu okuduğumuz rubainin hükmünü yerine getirmişim. Bakınız ne kadar mükemmel bir Müze olmuş..."
Değerli tarihçi Cemal Kutay’ın ifadelerine göre, Mustafa Kemal’e emrindeki yardımcılarının “Paşam Hz.Mevlana’nın makamını müze haline getirmeniz üzerine halk buraya akın etmeye başladı. Bu bir sakınca
doğurmasın” demeleri üzerine Atatürk’ün verdiği cevap ilginçtir:
“-Eğer, Hz.Mevlana’yı hakkıyla tanımak ve benimsemek için ziyarete gitmekte olduklarına inansam öteki dergahların da açılmasını sağlardım. Çünkü, Hz. Mevlana’yı tanımak ve anlamak zaten diğer tüm tehlikeleri de ortadan kaldırmaktadır.”
Hz.Muhammedin “Din nedir?” sorusuna verdiği “Ahlak,ahlak,ahlak” cevabına her dönemde çok ihtiyaç duyduğumuzu düşünerek Hz. Muhammed'in, Hz.Ali’nin, Hz.Mevlana'nın ve Atatürk' ün şu sözlerine dikkat çekmek istiyoruz:
“İlim Çin’de olsa gidip öğreniniz.”
Hz.Muhammed
“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.”
Mustafa Kemal Atatürk
“Dünyada sevgiye dair ne varsa ben orada varım,
savaşa dair ne varsa ben orada yokum.”
Hz.Mevlana
“Yurtta Sulh, Cihanda Sulh."
Mustafa Kemal Atatürk
“Evlatlarınızı zamana göre yetiştiriniz.”
Hz.Ali
“Milletimi muasır medeniyet seviyesinde görmek isterim.”
Mustafa Kemal Atatürk
Şehbir
08-30-2008, 04:27 PM
Dede Korkut
http://img521.imageshack.us/img521/7683/54528680oh0.jpg (http://imageshack.us)
Korkut-Ata adıyla da tanınan Dede Korkut, söylentilere göre Oğuzların Bayat Boyundan Kara Hoca'nın oğludur.
Dede Korkut
(Hayatı - Biyografisi)
Onun, IX. ve XI. yüzyıllar arasında Türkistan'da Sir-Derya nehrinin Aral Gölüne döküldüğü yerde doğduğu, Ürgeç Dede adında bir oğlu olduğu, Oğuz Türklerinden büyük saygı gördüğü, bu bölgelerde hüküm süren Türk hakanlarına akıl hocalığı ve danışmanlık ettiği destanlarından anlaşılmaktadır.
Dede Korkut'un Türkler arasında, ağızdan ağıza, dilden dile dolaşan destan niteliğindeki hikâyeleri XV. yüzyılda Akkoyunlu'lar devrinde Dede Korkut Kitabı adıyla bir kitapta toplanmış, böylelikle sözden yazıya dökülmüştür. Destan derleyicisi, Dede Korkut kitabının önsözünde Dede Korkut hakkında şu bilgileri verir ve onun ağzından şu öğütlerde bulunur:
(Bayat Boyundan Korkut Ata derler bir er ortaya çıktı. 0 kişi, Oğuz'un tam bilicisi idi. Ne derse olurdu. Gaipten türlü haber söylerdi…)
(Korkut Ata Oğuz Kavminin her müşkülünü hallederdi. Her ne iş olsa Korkut Ata'ya danışmayınca yapmazlardı. Her ne ki buyursa kabul ederlerdi. Sözünü tutup tamam ederlerdi…)
(Dede Korkut söylemiş: Lapa lapa karlar yağsa yaza kalmaz, yapağılı yeşil çimen güze kalmaz. Eski pamuk bez olmaz, eski düşman dost olmaz. Kara koç ata kıymayınca yol alınmaz, kara çelik öz kılıcı çalmayınca hasım dönmez, er malına kıymayınca adı çıkmaz. Kız anadan görmeyince öğüt almaz, oğul babadan görmeyince sofra çekmez. Oğul babanın yerine yetişenidir, iki gözünün biridir. Devletli oğul olsa ocağının korudur…)
(Dede Korkut bir daha söylemiş: Sert yürürken cins bir ata nâmert yiğit binemez, binince binmese daha iyi. Çalıp keser öz kılıcı nâmertler çalınca çalmasa daha iyi… Çala bilen yiğide, ok'la kılıçtan bir çomak daha iyi. Konuğu olmayan kara evler yıkılsa daha iyi… Atın yemediği acı otlar bitmese daha iyi. İnsanın içmediği acı sular sızmasa daha iyi…)
Dede Korkut'un kitabında on iki destan var. Bu destanlar, Türk dilinin en güzel örnekleri olduğu gibi, Türk ruhuna, Türk düşüncesine ışık tutan en açık belgelerdir.
Dede Korkut, Oğuz Türklerini, onların inanışlarını, yaşayışlarını, gelenek ve göreneklerini, yiğitliklerini, sağlam karakteri ve ahlâkını, ruh enginliğini, saf, arı-duru bir Türkçe ile dile getirir. Destanlarındaki şiirlerinde, çalınan kopuzların kıvrak ritmi, yanık havası vardır.
Bamsı Böyrek Destanı'nda Bey Böyrek'in ardından yavuklusu Banu Çiçek şöyle seslenir ;
Vay al duvağımın sahibi,
Vay alnımın başımın umudu.
Vay şah yiğidim, şahbaz yiğidim,
Doyuncaya dek yüzüne bakamadığım
Han yiğit…
Göz açıp ta gördüğüm,
Gönül ile sevdiğim,
Bir yastığa baş koyduğum
Yolunda öldüğüm, kurban olduğum
Can yiğit…
Dede Korkut destanlarının kahramanları, iyiliği ve doğruluğu öğütler. Güçsüzlerin, çaresizlerin, her zaman yanındadır. Hile-hurda bilmezler, tok sözlü, sözlerinin eridirler. Türk milletinin birlik ve beraberliğini, millî dayanışmayı, el ele tutuşmayı telkin eder.
Yüzyıllar boyu, heyecanla okunan bu eserdeki destanlar, Doğu ve Orta Anadolu'da, çeşitli varyantları ile yaşamıştır. Anadolu'nun birçok bölgelerinde, halk arasında söylenen, kuşaktan kuşağa aktarılan hikâye ve destanlarda Dede Korkut'un izleri ve büyük etkileri vardır.
Millî Destanımızın ana kaynağı olan Dede Korkut Kitabı'nın bugün elde, biri Dresden'de, öteki Vatikan'da olmak üzere, iki yazma nüshası vardır. Bu yazma eserlere dayanarak Dede Korkut Kitabı, memleketimizde birkaç kez basıldığı gibi, birçok yabancı memleketlerde çeşitli dillere de çevrilmiştir.
Şehbir
08-30-2008, 05:10 PM
30 Ağustos Zafer Bayramı / Nazım Hikmetin Tam Olarak Kuvayi Milliye Destanı
http://img511.imageshack.us/img511/2775/61314637qz0.gif (http://imageshack.us)
http://img356.imageshack.us/img356/1183/23431695rk8.jpg (http://imageshack.us)
BAŞLANGIÇ
ONLAR
Onlar ki toprakta karınca,
suda balık,
havada kuş kadar
çokturlar;
korkak,
cesur,
câhil,
hakîm
ve çocukturlar
ve kahreden
yaratan ki onlardır,
destânımızda yalnız onların mâceraları vardır.
Onlar ki uyup hainin iğvâsına
sancaklarını elden yere düşürürler
ve düşmanı meydanda koyup
kaçarlar evlerine
ve onlar ki bir nice murtada hançer üşürürler
ve yeşil bir ağaç gibi gülen
ve merasimsiz ağlayan
ve ana avrat küfreden ki onlardır,
destânımızda yalnız onların mâceraları vardır.
Demir,
kömür
ve şeker
ve kırmızı bakır
ve mensucat
ve sevda ve zulüm ve hayat
ve bilcümle sanayi kollarının
ve gökyüzü
ve sahra
ve mavi okyanus
ve kederli nehir yollarının,
sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı
bir şafak vakti değişmiş olur,
bir şafak vakti karanlığın kenarından
onlar ağır ellerini toprağa basıp
doğruldukları zaman.
En bilgin aynalara
en renkli şekilleri aksettiren onlardır.
Asırda onlar yendi, onlar yenildi.
Çok sözler edildi onlara dair
ve onlar için :
zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur,
denildi.
BİRİNCİ BAP
YIL 1918-1919
ve
KARAYILAN HİKÂYESİ
Ateşi ve ihaneti gördük
ve yanan gözlerimizle durduk
bu dünyanın üzerinde.
İstanbul 918 Teşrinlerinde,
İzmir 919 Mayısında
ve Manisa, Menemen, Aydın, Akhisar :
Mayıs ortalarından
Haziran ortalarına kadar
yani tütün kırma mevsimi,
yani, arpalar biçilip
buğdaya başlanırken
yuvarlandılar...
Adana,
Antep,
Urfa,
Maraş :
düşmüş
dövüşüyordu...
Ateşi ve ihaneti gördük.
Ve kanlı bankerler pazarında
memleketi Alaman'a satanlar,
yan gelip ölülerin üzerinde yatanlar
düştüler can kaygusuna
ve kurtarmak için başlarını halkın gazabından
karanlığa karışarak basıp gittiler.
Yaralıydı, yorgundu, fakirdi millet,
en azılı düvellerle dövüşüyordu fakat,
dövüşüyordu, köle olmamak için iki kat,
iki kat soyulmamak için.
Ateşi ve ihaneti gördük.
Murat nehri, Canik dağları ve Fırat,
Yeşilırmak, Kızılırmak,
Gültepe, Tilbeşar Ovası,
gördü uzun dişli İngiliz'i.
Ve Aksu'yla Köpsu,
Karagöl'le Söğüt Gölü
ve gümüş basamaklı türbesinde yatan
büyük, âşık ölü,
şapkası horoz tüylü İtalyan'ı gördü.
Ve Çukurova,
kıyasıya düzlük,
uçurumlar, yamaçlar, dağlar kıyasıya
ve Seyhan ve Ceyhan
ve kara gözlü Yürük kızı,
gördü mavi üniformalı Fransız'ı.
Ve devam ettik ateşi ve ihaneti görmekte.
Eşraf ve âyân ve mütehayyizânın çoğu
ve ağalar :
Bağdasar Ağa'dan
Kellesi Büyük Mehmet Ağa'ya kadar,
düşmanla birlik oldular.
Ve inekleri, koyunları, keçileri sürüp, götürüp,
gelinlerin ırzına geçip,
çocukları öldürüp
ve istiklâli yakıp yıktıkça düşman,
dağa çıktı mavzerini, nacağını, çiftesini kapan
ve çığ gibi çoğaldı çeteler
ve köylülerden paşalar görüldü,
kara donlu köylülerden.
Ve bizim tarafa geçenler oldu
Tunuslu ve Hindli kölelerden.
Ve Türkistanlı Hacı Ahmet,
kısık gözleri,
seyrek sakalı,
hafif makinalı tüfeğiyle
dağlarda bir başına dolaştı.
Ve sabahleyin ve öğle sıcağında ve akşamüstü
ve ayışığında ve yıldız alacasında geceleyin,
ne zaman sıkışsa bizimkiler,
peyda oluverdi, yerden biter gibi o
ve ateş etti
ve düşmanı dağıttı
ve kayboldu dağlarda yine.
Ateşi ve ihaneti gördük.
Dayandık,
dayandık her yanda,
dayandık İzmir'de, Aydın'da,
Adana'da dayandık,
dayandık, Urfa'da, Maraş'ta, Antep'te.
Antepliler silâhşor olur,
uçan turnayı gözünden
kaçan tavşanı ard ayağından vururlar
ve arap kısrağının üstünde
taze yeşil selvi gibi ince uzun dururlar.
Antep sıcak,
Antep çetin yerdir.
Antepliler silâhşor olur.
Antepliler yiğit kişilerdir.
Karayılan
Karayılan olmazdan önce
Antep köylüklerinde ırgattı.
Belki rahatsızdı, belki rahattı,
bunu düşünmeğe vakit bırakmıyordular,
yaşıyordu bir tarla sıçanı gibi
ve korkaktı bir tarla sıçanı kadar.
Yiğitlik atla, silâhla, toprakla olur,
onun atı, silâhı, toprağı yoktu.
Boynu yine böyle çöp gibi ince
ve böyle kocaman kafalıydı
Karayılan
Karayılan olmazdan önce.
Düşman Antep'e girince
Antepliler onu
korkusunu saklayan
bir fıstık ağacından
alıp indirdiler.
Altına bir at çekip
eline bir mavzer
verdiler.
Antep çetin yerdir.
Kırmızı kayalarda
yeşil kertenkeleler.
Sıcak bulutlar dolaşır havada
ileri geri...
Düşman tutmuştu tepeleri,
düşmanın topu vardı.
Antepliler düz ovada
sıkışmışlardı.
Düşman şarapnel döküyordu,
toprağı kökünden söküyordu.
Düşman tutmuştu tepeleri.
Akan : Antep'in kanıydı.
Düz ovada bir gül fidanıydı
Karayılan'ın
Karayılan olmazdan önceki siperi.
Bu fidan öyle küçük,
korkusu ve kafası öyle büyüktü ki onun,
namlıya tek fişek sürmeden
yatıyordu yüzükoyun.
Antep sıcak,
Antep çetin yerdir.
Antepliler silâhşor olur.
Antepliler yiğit kişilerdir.
Fakat düşmanın topu vardı.
Ve ne çare, kader,
düz ovayı Antepliler
düşmana bırakacaklardı.
«Karayılan» olmazdan önce
umurunda değildi Karayılan'ın
kıyamete dek düşmana verseler Antep'i.
Çünkü onu düşünmeğe alıştırmadılar.
Yaşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi,
korkaktı da bir tarla sıçanı kadar.
Siperi bir gül fidanıydı onun,
gül fidanı dibinde yatıyordu ki yüzükoyun
ak bir taşın ardından
kara bir yılan
çıkardı kafasını.
Derisi ışıl ışıl,
gözleri ateşten al,
dili çataldı.
Birden bir kurşun gelip
kafasını aldı.
Hayvan devrildi kaldı.
Karayılan
Karayılan olmazdan önce
kara yılanın encâmını görünce
haykırdı avaz avaz
ömrünün ilk düşüncesini .
«İbret al, deli gönlüm,
demir sandıkta saklansan bulur seni,
ak taş ardında kara yılanı bulan ölüm.»
Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp
bir tarla sıçanı kadar korkak olan,
fırlayıp atlayınca ileri
bir dehşet aldı Anteplileri,
seğirttiler peşince.
Düşmanı tepelerde yediler.
Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp
bir tarla sıçanı kadar korkak olana :
KARAYILAN dediler.
«Karayılan der ki : Harbe oturak,
Kilis yollarından kelle getirek,
nerde düşman varsa orda bitirek,
vurun ha yiğitler namus günüdür...»
Ve biz de bunu böylece duyduk
ve çetesinin başında yıllarca nâmı yürüyen
Karayılan'ı
ve Anteplileri
ve Antep'i
aynen duyup işittiğimiz gibi
destânımızın birinci bâbına koyduk.
http://img356.imageshack.us/img356/1191/70033769jh7.jpg (http://imageshack.us)
Şehbir
08-30-2008, 05:13 PM
İKİNCİ BAP
YIL YİNE 1919
ve
İSTANBUL'UN HÂLİ
ve
ERZURUM ve SIVAS KONGRELERİ
ve
KAMBUR KERİM'İN HİKÂYESİ
Biz ki İstanbul şehriyiz,
Seferberliği görmüşüz :
Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin,
vagon ticareti, tifüs ve İspanyol nezlesi
bir de İttihatçılar,
bir de uzun konçlu Alman çizmesi
914'ten 18'e kadar
yedi bitirdi bizi.
Mücevher gibi uzak ve erişilmezdi şeker
erimiş altın pahasında gazyağı
ve namuslu, çalışkan, fakir İstanbullular
sidiklerini yaktılar 5 numara lâmbalarında.
Yedikleri mısır koçanıydı ve arpa
ve süpürge tohumu
ve çöp gibi kaldı çocukların boynu.
Ve lâkin Tarabya'da, Pötişan'da ve Ada'da Kulüp'te
aktı Ren şarapları su gibi
ve şekerin sahibi
kapladı Miloviç'in yorganına 1000 liralıkları.
Miloviç de beyaz at gibi bir karı.
Bir de sakalı Halife'nin,
bir de Vilhelm'in bıyıkları.
Biz ki İstanbul şehriyiz,
güzelizdir,
dört yanımız mavi mavi dağdır, denizdir.
Öfkeli, büyük bir şair :
«Ey bin kocadan arta kalan bilmem neyi bakir»
demiş
bize
ve bir başkası,
yekpare Acem mülkünü fedâ etti bir sengimize.
Biz ki İstanbul şehriyiz,
işte, arzederiz halimizi
Türk halkının yüce katına.
Mevsim yazdır,
919'dur.
Ve teşrinlerinde geçen yılın
dört düvele teslim ettiler bizi,
gözü kanlı dört düvele
anadan doğma çırılçıplak.
Ve kurumuştu
ve kan içindeydi memelerimiz.
Biz ki İstanbul şehriyiz,
Fransız, İngiliz, İtalyan, Amerikan
bir de Yunan,
bir de zavallı Afrika zencileri
yer bitirir bizi bir yandan,
bir yandan da kendi köpek döllerimiz :
Vahdettin Sultan,
ve damadı Ferit
ve İngiliz muhipleri
ve Mandacılar.
Biz ki İstanbul şehriyiz,
yüce Türk halkı,
malûmun olsun çektiğimiz acılar...
919 Temmuzunun 23'üncü günü
pek mütevazı bir mektep salonunda
in'ikad etti Erzurum Kongresi.
Erzurum'un kışı zorludur balam,
tandırında tezek yakar Erzurum,
buz tutar yiğitlerinin bıyığı
ve geceleyin karlı ovada
kaskatı katılaşmış, donmuş görürsün karanlığı.
Erzurum'da kavaklar, balam,
Erzurum'da kavaklar tane tane,
kavaklarda tane tane yapraklar.
Ve terden ve toz dumandan ve sinekten geçilmez
Erzurum'da yaz gelip de bastı mıydı sıcaklar.
Erzurum'un düzdür, topraktır damı.
Erzurum güzelleri giyer, balam,
incecik ak yünden ehramı.
Yürek boynun büker, balam,
Erzurumlu türkülere.
Halim selimdir Erzurum'un adamı
ve lâkin dönmesin gözü bir kere!...
Erzurum'da on dört gün sürdü Kongre :
orda, mazlum milletlerden bahsedildi
bütün mazlum milletlerden
ve emperyalizme karşı dövüşlerinden onların.
Orda, bir Şûrayı Millî'den bahsedildi,
İradei Milliyeye müstenit bir Şûrayı Millî'den.
Buna rağmen,
«Âsi gelmiyelim» diyenler vardı,
«makamı hilâfet ve saltanata.»
Hattâ casuslar vardı içerde.
Buna rağmen,
«Bütün aksâmı vatan birküldür» denildi.
«Kabul olunmaz,» denildi,
«Manda ve Himaye...»
Buna rağmen,
İstanbul'da birçok hanımlar, beyler, paşalar,
Türk halkından kesmişlerdi umudu.
Yağdırıldı telgraflar Erzurum'a :
«Amerikan mandası altına girelim,» diye.
«İstiklâl, diyorlardı, şâyanı arzu ve tercihtir, amma
bugün bu, diyorlardı, mümkün değil,
birkaç vilâyet, diyorlardı, kalacak elde,
şu halde, diyorlardı, şu halde,
Memâliki Osmaniye'nin cümlesine şâmil
Amerikan mandaterliğini talep etmeği
memleketimiz için en nâfi
bir şekli hal kabul ediyoruz.»
Fakat bu şekli halli kabul etmedi Erzurumlu.
Erzurum'un kışı zorludur balam,
buz tutar yiğitlerin bıyığı.
Erzurum'da kaskatı, dimdik ölür adam,
kabullenmez yılgınlığı...
İstanbul'da hanımlar, beyler, paşalar,
tül perdeler, kravatlar, apoletler, şişeler,
çıtı pıtı dilleri ve pamuk gibi elleri
ve biçare telgraf telleri
devretmek için Amerika'ya Anadolu'yu
şöyle diyorlardı Erzurum'dakilere :
«Bizi bir başımıza bıraksalar,
tarafgirlik, cehalet
ve çok konuşmaktan başka müspet
bir hayat kuramayız.
İşte bu yüzden Amerika çok işimize geliyor.
Filipin gibi vahşi bir memleketi adam etti Amerika.
Ne olacak,
Biz de on beş, yirmi sene zahmet çekeriz,
sonra Yeni Dünya'nın sayesinde
İstiklâli kafasında ve cebinde taşıyan
bir Türkiye vücuda geliverir.
Amerika, içine girdiği memleket ve millet hayrına
nasıl bir idare kurduğunu
Avrupa'ya göstermek ister.
Hem artık işi uzatmağa gelmez.
Çok tehlikeli anlar yaşıyoruz.
Sergüzeşt ve cidâl devri geçmiştir :
Türkiye'yi, geniş kafalı birkaç kişi belki kurtarabilir.»
4 Eylül 919'da toplandı Sıvas Kongresi,
ve 8 Eylülde
Kongrede bu sefer
yine ortaya çıktı Amerikan mandası.
Ak koyunla kara koyunun
geçitte belli olduğu günlerdi o günler.
Ve İstanbul'dan gelen bazı zevat,
sapsarı yılgınlıklarıyla beraber
ve ihanetleriyle birlikte
bir de Amerikan gazeteci getirmiştiler.
Ve Erzurumlulardan ve Sıvaslılardan ve Türk milletinden çok
işbu Mister Bravn'a güveniyorlardı.
Bu zevata :
«İstiklâlimizi kaybetmek istemiyoruz efendiler!»
denildi.
Fakat ayak diredi efendiler :
«Mandanın, istiklâli ihlâl etmiyeceği muhakkak iken,»
dediler,
«Herhalde bir müzâherete muhtacız diyorum ben,»
dediler,
«Hem zaten,»
dediler,
«birbirine mani şeyler değildir
istiklâl ile manda.
Ve esasen,»
dediler,
«müstakil kalamayız böyle bir zamanda.
Memleket harap,
toprak çorak,
borcumuz 500 milyon,
vâridat ise 15 milyon ancak.
Ve Allah muhafaza buyursun
İzmir kalsa Yunanistan'da
ve harbetsek,
düşmanımız vapurla asker getirir.
Biz Erzurum'dan hangi şimendiferle nakliyat yapabiliriz?
Mandayı kabul etmeliyiz, hemen,»
dediler.
«Onlar dretnot yapıyor,
biz yelkenli bir gemi yapamıyoruz.
Hem, İstanbul'daki Amerikan dostlarımız :
Mandamız korkunç değildir,
diyorlar,
Cemiyeti Akvam nizamnamesine dahildir,
diyorlar.»
Ve böylece, bin dereden su getirdi İstanbul'dan gelen zevat.
Şehbir
08-30-2008, 05:13 PM
Sıvas, mandayı kabul etmedi fakat,
«Hey gidi deli gönlüm,»
dedi,
«Akıllı, umutlu, sabırlı deli gönlüm,
ya İSTİKLAL, ya ölüm!»
dedi.
Kambur Kerim de böyle dedi aynen.
Adapazarlıydı Kambur Kerim.
Seferberlikte ölen babası marangozdu.
Seferberlik denince aklına Kerim'in :
çok beyaz bir yastıkta kara sakallı bir ölü yüzü,
Fahri Bey çiftliğinde patates toplayıp
kaz gütmek,
mektep kitapları
ve bir de saçları altın gibi sarı
fakat alnı çizgiler içinde anası gelir.
335'te Kerim Eskişehir'e gitti,
mektebe, teyzelerine ve dayısına.
Dayısı şimendiferde makinistti.
Düşman elindeydi Eskişehir.
Kerim on dört yaşındaydı,
kamburu yoktu.
Dümdüzdü fidan gibi
ve dünyaya meraklı bir çocuktu.
Dayısı sürmeğe gittiği günler şimendiferi
Kerim'e ekmek vermediğinden teyzeleri
(çok uzun saçlı, ihtiyar iki kadın)
Hintli askerlerle dost oldu Kerim.
Bunlar
(şaşılacak şey)
Türkçe bilmeyen
ve siyah sakalları, siyah gözleri parlak,
avuçlarının üstü esmer, içi ak
ve tel örgülerin üzerinden
Kerim'e bisküviti kutularla atan amcalardı.
Kocaman bir ambarları vardı,
Kerim içinde oynardı.
Ambarda nohut çuvalları, bakla, kuru üzüm,
(şaşılacak şey,
katırların yemesi için)
ve sonra cephane sandıklarıyla silahlar.
Bir gün dedi ki makinist dayısı Kerim'e :
«Ambardan silâh çalıp bana getir,
gâvura karşı koyan zeybeklere göndereceğim.»
Ve ambardan silâh çaldı Kerim :
bir
bir tane daha
beş
on.
Aldattı Hindistanlı dostlarını
zeybekleri daha çok sevdiğinden.
Zaten çok sürmedi, parlak kara sakallı amcalar gitti,
Kerim geçirdi onları istasyona kadar.
Ertesi gün Lefke köprüsünü atıp
zeybekler gelince Eskişehir'e
dayısı Kerim'i elinden tutup
verdi onlara.
Ve işte o günden sonra
bugüne kadar
kahraman bir türküdür ömrü Kerim'in.
Eskişehir'den alıp onu
«Kocaeli Grubu» paşasına götürdüler.
Çatık kaşlı, yüzü gülmez bir paşaydı bu.
Çabucak öğrendi Kerim ata binmeyi,
sığırtmaç olmayı
-zaten bilgisi vardı bunda-
kayalardan genç bir keçi gibi inmeyi,
gizlenmeyi ormanda.
Ve bütün bu marifetleriyle Kerim
kaç kere ölüme bir kurşun atımı yaklaşarak
ve «Geçmiş olsun» dedikleri zaman şaşarak
düşman içinden geçip getirdi haber
götürdü haber.
Onu namlı bir «kaptan» gibi saydı çeteler,
bir oyun arkadaşı gibi sevdi çeteleri o.
Ve bir fidan gibi düz
bir fidan gibi cesur
bir fidan gibi vaadeden bir çocuğun
sevinçle oynadığı bu müthiş oyun
sürdü 1337'ye kadar...
Kocaeli ormanı gürgen ve meşeliktir :
yüksek
kalın.
Gökyüzü gözükmez.
Durgun bir geceydi.
Hafif yağmur yağmıştı biraz önce.
Fakat ıslanmamış ki yerde yapraklar
karanlıkta hışırtılarla yürüyordu beygiri Kerim'in.
Solda
ilerde
tepenin eteğinde ateş yanıyordu :
«Tekneciler» diye anılan
gâvur çetelerinin olmalı.
Dallardan damlalar düşüyordu Kerim'in yüzüne.
Beygirin başı gittikçe daha çok karanlığa giriyor.
İpsiz Recep'in yanından dönüyordu Kerim.
Kâatlar götürmüş
kâatlar getiriyor.
Birdenbire durdu beygir,
heykel gibi,
-Tekneciler'in ateşini görmüş olacak-
sonra birdenbire dörtnala kalktı.
Şaşırdı Kerim.
Dizginleri bıraktı.
Sarıldı beygirin boynuna.
Deli gibi gidiyordu hayvan.
Çocuğa art arda çarpıyordu ağaçlar.
Meşeleri ve gürgenleriyle orman
karanlık bir rüzgâr gibi geçiyor iki yandan.
Kim bilir kaç saat böyle gidildi.
Orman bitti birdenbire.
-Ay doğmuş olacak ki ortalık aydınlıktı-
Ve Kerim aynı hızla geldiği zaman
Armaşa'nın altında Başdeğirmenler'e
beygir ansızın kapaklandı yere,
tekerlendi Kerim.
Doğruldu.
Ve aklına ilk gelen şey
saatına bakmak oldu.
Kırılmıştı camı.
Bindi beygire tekrar.
Hayvan topallıyordu biraz.
Uslu uslu yola koyuldular.
Sol kulağı kanıyordu Kerim'in,
Kirezce'ye geldiler
(Sapanca'yla Arifiye arası),
Kerim durdu,
Biraz zor nefes alıyordu.
Geyve'ye girdi ertesi akşam.
Beli o kadar ağrıyordu ki
inemedi beygirden
indirdiler.
Kerim'i bir yaylıya bindirdiler.
Adapazarı.
Sonra belki on gün, belki on beş,
kağnılar, mekkâre arabaları,
sonra, gitgide daralan nefesi,
Yahşıhan,
Konya,
Sile nahiyesi
(burda malûl gaziler için
takma kol ve bacak yapılıyordu),
ve nihayet Hatçehan köyünden çıkıkçı Şerif Usta.
Hâlâ rüyalarında görür Kerim
incecik bir yoldan eşekle gelip
üzerine doğru eğilen
bu çiçekbozuğu insan yüzünü.
Usta, ovdu Kerim'i bayıltıncaya kadar.
Sonra, zifte koydu bu kırılmış dal gibi çocuk gövdesini.
Yirmi gün geçti aradan.
Ve sonra bir ikindi vakti ziftin içinden
Kerim'i kambur çıkardılar.
Şehbir
08-30-2008, 05:14 PM
ÜÇÜNCÜ BAP
YIL 1920
ve
ARHAVELİ İSMAİL'İN HİKÂYESİ
Ateşi ve ihaneti gördük.
Düşman ordusu yine başladı yürümeğe.
Akhisar, Karacabey,
Bursa ve Bursa'nın doğusunda Aksu,
çarpışarak çekildik...
920'nin
29 Ağustos'u :
Uşak düştü.
Yaralı
ve dehşetli kızgın
fakat toprağımızdan emin,
Dumlupınar sırtlarındayız.
Nazilli düştü.
Ateşi ve ihaneti gördük.
Dayandık
dayanmaktayız.
1920 Şubat, Nisan, Mayıs,
Bolu, Düzce, Geyve, Adapazarı :
İçimizde Hilâfet Ordusu,
Anzavur isyanları.
Ve aynı sıradan,
3 Ekim Konya.
Sabah.
500 asker kaçağı ve yeşil bayrağıyla Delibaş
girdi şehre.
Alaeddin tepesinde üç gün üç gece hüküm sürdüler.
Ve Manavgat istikametlerinde kaçıp
ölümlerine giderken
terkilerinde kesilmiş kafalar götürdüler.
Ve 29 Aralık Kütahya :
4 top
ve 1800 atlı bir ihanet
yani Çerkez Ethem,
bir gece vakti
kilim ve halı yüklü katırları,
koyun ve sığır sürülerini önüne katıp
düşmana geçti.
Yürekleri karanlık,
kemerleri ve kamçıları gümüşlüydü,
atları ve kendileri semizdiler...
Ateşi ve ihaneti gördük.
Ruhumuz fırtınalı, etimiz mütehammil.
Sevgisiz ve ihtirassız çıplak devler değil,
inanılmaz zaafları, korkunç kuvvetleriyle,
silâhları ve beygirleriyle insanlardı dayanan.
Beygirler çirkindiler,
bakımsızdılar,
hasta bir fundalıktan yüksek değillerdi.
Fakat bozkırda kişneyip köpürmeden
sabırlı ve doludizgin koşmasını biliyorlardı.
İnsanlar uzun asker kaputluydu,
yalnayaktı insanlar.
İnsanların başında kalpak,
yüreklerinde keder,
yüreklerinde müthiş bir ümit vardı.
İnsanlar devrilmişti, kedersiz ve ümitsizdiler.
İnsanlar, etlerinde kurşun yaralarıyla
köy odalarında unutulmuştular.
Ve orda sargı,
deri
ve asker postalları halinde
yan yana, sırtüstü yatıyorlardı.
Koparılmış gibiydi parmakları saplandığı yerden
eğrilip bükülmüştü
ve avuçlarında toprak ve kan vardı.
Ve asker kaçakları,
korkuları, mavzerleri, çıplak, ölü ayaklarıyla
karanlıkta köylerin içinden geçiyorlardı.
Acıkmıştılar,
merhametsizdiler,
bedbahttılar.
Şosenin ıssız beyazlığına inip
nal sesleri ve yıldızlarla gelen atlıyı çeviriyor
ve Bolu dağında ekmek bulamadıkları için
deviriyorlardı uçurumlara :
şayak, cıgara kâadı, tuz ve sabun yüklü yaylıları.
Ve çok uzak,
çok uzaklardaki İstanbul limanında,
gecenin bu geç vakitlerinde,
kaçak silâh ve asker ceketi yükleyen laz takaları :
hürriyet ve ümit,
su ve rüzgârdılar.
Onlar, suda ve rüzgârda ilk deniz yolculuğundan beri vardılar.
Tekneleri kestane ağacındandı,
üç tondan on tona kadardılar
ve lâkin yelkenlerinin altında
fındık ve tütün getirip
şeker ve zeytinyağı götürürlerdi.
Şimdi, büyük sırlarını götürüyorlardı.
Şimdi, denizde bir insan sesinin
ve demirli şileplerin kederlerini
ve Kabataş açıklarında sallanan
saman kayıklarının fenerlerini
peşlerinde bırakıp
ve karanlık suda Amerikan taretlerinin önünden akıp
küçük,
kurnaz
ve mağrur
gidiyorlardı Karadeniz'e.
Dümende ve başaltlarında insanları vardı ki
bunlar
uzun eğri burunlu
ve konuşmayı şehvetle seven insanlardı ki
sırtı lâcivert hamsilerin ve mısır ekmeğinin
zaferi için
hiç kimseden hiçbir şey beklemeksizin
bir şarkı söyler gibi ölebilirdiler...
Karanlıkta kurşunîi derisi kırmızıya boyanan
baltabaş gemi
İngiliz torpitosudur.
Ve dalgaların üstünde sallanarak
alev alev
yanan :
Şaban Reisin beş tonluk takası.
Kerempe Fenerinin yirmi mil açığında,
gecenin karanlığında,
dalgalar minare boyundaydılar
ve başları bembeyaz parçalanıp dağılıyordu.
Rüzgar :
yıldız - poyraz.
Esirlerini bordasına alıp
kayboldu İngiliz torpitosu.
Şaban Reisin teknesi
ateşten diregiyle gömüldü suya.
Arheveli İsmail
bu ölen teknedendi.
Ve şimdi
Kerempe Fenerinin açığında,
batan teknenin kayığında
emanetiyle tek başınadır,
fakat yalnız değil :
rüzgârın,
bulutların
ve dalgaların kalabalığı,
İsmail'in etrafında hep bir ağızdan konuşuyordu.
Arheveli İsmail
kendi kendine sordu :
«Emanetimizle varabilecek miyiz?»
Kendine cevap verdi :
«Varmamış olmaz.»
Gece, Tophane rıhtımında
Kamacı ustası Bekir Usta ona :
«Evlâdım İsmail,» dedi,
«hiç kimseye değil,» dedi,
«bu, sana emanettir.»
Ve Kerempe Fenerinde
düşman projektörü dolaşınca takanın yelkenlerinde,
İsmail, reisinden izin isteyip,
«Şaban Reis,» deyip,
«emaneti yerine götürmeliyiz,» deyip
atladı takanın patalyasına,
açıldı.
«Allah büyük
ama kayık küçük» demiş Yahudi.
İsmail bodoslamadan bir sağnak yedi,
bir sağnak daha,
peşinden üç-kardeşler.
Ve denizi bıçak atmak kadar iyi bilmeseydi eğer
alabora olacaktı.
Rüzgâr tam kerte yıldıza dönüyor.
Ta karşıda bir kırmızı damla ışık görünüyor :
Sıvastopol'a giden bir geminin
sancak feneri.
Elleri kanayarak
çekiyor İsmail kürekleri.
İsmail rahattır.
Kavgadan
ve emanetinden başka her şeyin haricinde,
İsmail unsurunun içinde.
Emanet :
bir ağır makinalı tüfektir.
Ve İsmail'in gözü tutmazsa liman reislerini
ta Ankara'ya kadar gidip
onu kendi eliyle teslim edecektir.
Rüzgâr bocalıyor.
Belki karayel gösterecek.
En azdan on beş mil uzaktır en yakın sahil.
Fakat İsmail
ellerine güvenir.
O eller ekmeği, küreklerin sapını, dümenin yekesini
ve Kemeraltı'nda Fotika'nın memesini
aynı emniyetle tutarlar.
Rüzgâr karayel göstermedi.
Yüz kerte birden atlayıp rüzgâr
bir anda bütün ipleri bıçakla kesilmiş gibi
düştü.
İsmail beklemiyordu bunu.
Dalgalar bir müddet daha
yuvarlandılar teknenin altında
sonra deniz dümdüz
ve simsiyah
durdu.
İsmail şaşırıp bıraktı kürekleri.
Ne korkunçtur düşmek kavganın haricine.
Bir ürperme geldi İsmail'in içine.
Ve bir balık gibi ürkerek,
bir sandal
bir çift kürek
ve durgun
ölü bir deniz şeklinde gördü yalnızlığı.
Ve birdenbire
öyle kahrolup duydu ki insansızlığı
yıldı elleri,
yüklendi küreklere,
kırıldı kürekler.
Sular tekneyi açığa sürüklüyor.
Artık hiçbir şey mümkün değil.
Kaldı ölü bir denizin ortasında
kanayan elleri ve emanetiyle İsmail.
İlkönce küfretti.
Sonra, «elham» okumak geldi içinden.
Sonra, güldü,
eğilip okşadı mübarek emaneti.
Sonra...
Sonra, malûm olmadı insanlara
Arhaveli İsmail'in âkıbeti...
Şehbir
08-30-2008, 05:15 PM
DÖRDÜNCÜ BAP
NURETTİN EŞFAK'IN BİR MEKTUBU
ve
BİR ŞİİRİ
Kardeşim,
sana bu mektubu Ankara'da Kuyulu kahvede yazıyorum.
Hep aynı Anadolu havalarını çalıyor gramofon
kocaman bir boru çiçeğine benzeyen ağzıyla,
Dışarda yağmur...
Mektepten istifa ettim.
Cepheye gidiyorum ihtiyat zabitliğiyle.
Çocuklarımıza Türkçe okutmak,
öğretmek, sevdirmek onlara
dünyanın en diri, en taze dillerinden birini,
kendi dillerini,
güzel şey,
büyük şey.
Fakat bu dilin insanları için çakmak çalmak cehpede
daha büyük
daha güzel.
Biliyorum :
iş bölümünden bahsedeceksin.
Fakat, Ankara'da çocuklara ders vermek,
bozkırda ateş hattına girmek
haksız ve hazin
bir iş bölümü.
Öyle günlerde yaşıyoruz ki
ben bir iş yapabildim diyebilmek için :
hep alnının ortasında duyacaksın ölümü.
Bak, tam sana bunları yazarken
asker geçiyor sokaktan ;
yağmurda harap postallarının meşinini ıslatarak
Meclis'in önüne doğru iniyorlar,
İstasyona gidecekler.
Ve türkü söylerken, her nedense her zaman yaptığı gibi,
sesini incelterek marş okuyor genç Türk köylüsü :
«Ankara'nın taşına bak,
gözlerimin yaşına bak...»
Yüzleri mühim, dalgın ve yorgun.
Tıraşları uzamış biraz.
Elleri büyük ve esmer.
Elâ gözlüler, kara gözlüler, mavi gözlüler.
Yine birdenbire Yunus Emre geldi aklıma.
Başka türlü anlıyorum ben Yunus'u :
Bence onda bütün bir devir dile gelmiş Türk köylüsü :
öte dünyaya dair değil,
bu dünyaya dair kaygılarıyla...
Bir şiir yazdım,
garip bir şiir,
«Türk Köylüsü» diye.
Bir tuhaf mı oluyor böyle günlerde şiir yazmak?
Her ne hâl ise, hoşça kal, gözlerinden öperim.
Kardeşin
Nurettin Eşfak
TÜRK KÖYLÜSÜ
Topraktan öğrenip
kitapsız bilendir.
Hoca Nasreddin gibi ağlayan
Bayburtlu Zihni gibi gülendir.
Ferhad'dır
Kerem'dir
ve Keloğlan'dır.
Yol görünür onun garip serine,
analar, babalar umudu keser,
kahbe felek ona eder oyunu.
Çarşambayı sel alır,
bir yâr sever
el alır,
kanadı kırılır
çöllerde kalır,
ölmeden mezara koyarlar onu.
O, «Yûnusû biçâredir
Baştan ayağa yâredir»,
ağu içer su yerine.
Fakat bir kerre bir derd anlayan düşmeyegörsün önlerine
ve bir kerre vakterişip
«-Gayrık yeter!...»
demesinler.
Bunu bir dediler mi,
«İsrâfil sûrunu urur,
mahlûkat yerinden durur»,
toprağın nabzı başlar
onun nabızlarında atmağa.
Ne kendi nefsini korur,
ne düşmanı kayırır,
«Dağları yırtıp ayırır,
kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmağa...»
BEŞİNCİ BAP
920'NİN 16 MARTI
ve
MANASTIRLI HAMDİ EFENDİ
ve
REŞADİYELİ VELİ OĞLU MEMET'İN HİKÂYESİ
«Bu hamiyetli ve cesur, Manastırlı Hamdi Efendi olmasaydı, İstanbul felâketinden kim bilir haber almak için ne kadar intizarlar içinde kalacaktık. İstanbul'da bulunan nâzır, mebus, kumandan, teşkilâtımız mensupları içinden bir zat çıkıp vaktiyle bize haber vermeği düşünmemiş olduğu anlaşılıyor. Demek ki cümlesini heyecan ve helecan kaplamıştı. Bir ucu Ankara'da bulunan telin İstanbul'da bulunan ucuna yanaşamayacak kadar şaşkın bir hale gelmiş olduklarına bilmem ki hükmetmek caiz olur mu?»
(Nutuk, s. 295, Devlet Basımevi, İstanbul 1938)
920'nin 16 Martı.
Öğleden evvel
saat onda
makina başında şöyle bir telgraf aldı Ankara'daki :
«Der-aliye 16/3/1920.
İngilizler bastı bu sabah
Şehzadebaşı'ndaki Muzika karakolunu.
Müsademe edildi.
İşgal altına alıyorlar İstanbul'u şimdi.
Berâyi malûmat arzolunur.
Manastırlı Hamdi.»
920'nin 16 Martı.
Harbiye Nezareti telgrafhanesi buldu Ankara'yı :
«Etrafta dolaşıyor İngiliz askerleri.
Şimdi işte
İngiliz askerleri giriyorlar nezarete.
İşte giriyorlar içeri.
Nizamiye kapısına.
Teli kes.
İngilizler burdadır.»
920'nin 16 Martı.
Manastırlı Hamdi Efendi
buldu Ankara'dakini tekrar :
«Paşa hazretleri,
Harbiye telgrafhanesini de işgal etti İngiliz bahriye askeri
Tophane'yi de işgal ediyorlar bir taraftan,
bir taraftan da zırhlılardan asker ihraç olunuyor.
Vaziyet vehamet kesbediyor efendim.
Paşa hazretleri,
Emri devletlerine muntazırım.
16 Mart 1920
Hamdi»
920'nin 16 Martı.
Durumu bir daha tekrar etti Hamdi Efendi :
«Sabah bizim asker uykuda iken
İngiliz bahriye efradı karakolu işgal etmekte iken
askerlerimiz uykudan şaşkın kalkınca müsademe başlıyor.
Neticede bizden altı şehit, on beş mecruh olup
İngilizler zırhlıları rıhtıma yanaştırıp
Beyoğlu ve Tophane'yi işgal edip.
İşte Beyoğlu telgrafhanesi de yok.
İşte Beyoğlu telgraf memurları geldiler.
Kovmuşlar.
Burası da işgal olunacaktır bir saata kadar.
Şimdi haber aldım efendim.»
920'nin 16 Martı
uykuda kesti kâfir üçümüzü,
kurşuna dizdi kâfir ikimizi.
İngiliz'in hepsi değil domuzu
Sabaha karşı aldı canımızı.
920'nin 16 Martı
basıldı Vezneciler'de karargâh.
Uyan be tosunum uyan.
Üçümüzü uykuda kesti kâfir,
üçümüz : Abdullah çavuş, Şarkışla'dan Osman,
bir de Zileli Abdülkadir.
920'nin 16 Martı
Bozdoğan Kemeri'nde
kurşuna dizdi kâfir ikimizi.
Ahmet oğlu Nasuh arkadaşımın adı,
Reşadiyeli Veli oğlu Memet benimkisi.
920'nin 16 Martı
uykuda kesti kâfir üçümüzü.
Soktu Osman'ın karnına kasaturayı,
bastı göğsüne kâfirin dizi.
Dört çocuk babasıydı Abdullah çavuş.
Doymadı dünyasına Abdülkadir.
Üçümüzü uykuda kesti kâfir,
kurşuna dizdi ikimizi.
920'nin 16 Mart sabahı,
karakolun karşısında
bırakmadım elimden silâhı,
yere serdim iki İngiliz'i.
Senin ırzını kurtardım İstanbul'um,
Sana can feda çakır gözlü gülüm.
Üçümüzü uykuda kesti kâfir,
kurşuna dizdi ikimizi.
Şimdi üçümüz :
Abdullah ve Osman ve Abdülkadir,
taşları yan yana yatar Eyüp'te.
Arama, bulamazsın ikimizin kabrini,
belki maşrıkta, belki mağripte,
biz de bilemeyiz yerini.
Uykuda kestiler üçümüzü,
kurşuna dizdiler ikimizi,
Ahmet oğlu Nasuh arkadaşımın adı,
Reşadiyeli Veli oğlu Memet benimkisi.
Bir de altıncımız var,
kara kaytan bıyıklı bir şehit,
son mekânı şöyle dursun,
adını da bilen yok...
Şehbir
08-30-2008, 05:16 PM
ALTINCI BAP
MUHAREBELER
ve
DÜŞMAN ELİNDE KALANLAR
ve
KARTALLI KÂZIM'IN HİKÂYESİ
İnönü meydanı, yavrum,
rüzgâr,
soğuklar insanı arı gibi haşlıyor.
Zemheriler bitti diyelim,
hamsin ya başladı, ya başlıyor.
Muharebe beş gün beş gece sürdü.
Kan gövdeyi götürdü.
Ve nihayetinde
düşmanlar karın üstünde
top arabaları, sandıklar dolusu konyak,
altı kamyon bıraktılar.
Sonra, kaçarlarken, yavrum,
köyleri, köprüleri yaktılar...
Bu, Birinci İnönü,
sonra ikincisi :
23 Mart 1921 günü
düşmanın Bursa ve Uşak grupları üstümüze yürüyor.
Onlarda, topçu ve piyade
bizden üç kere fazla,
bizim atlımız çok.
Atların makanizması,
hartucu,
namlusu yoktur
ve kılıç
çıplak, ucuz bir demirdir.
26 Mart :
Akşam.
Sağ cenah ilerimize yanaştılar.
27 Mart :
Bütün cephelerde temas.
28, 29, 30 :
Kavgaya devam.
Ve Martın 31'inci gecesinde,
(ayışığı var mıydı bilmiyorum)
İnönü karanlığı sesler ve kıvılcımlarla doluydu.
Ve ertesi gün
1 Nisan :
Metristepe aydınlanıyor.
Saat altı otuz.
Bozöyük yanıyor.
Düşman muharebe meydanını silâhlarımıza terketmiştir.
Sonra, 8 Nisandan 11 Nisana kadar :
Dumlupınar.
Sonra, Haziran.
Bir yaz gecesi.
Dünyada yalnız pırıltılar
ve böceklerin sesi.
Sakarya'yı üç yerinden sallarla geçiyoruz.
Basarak aldık
Adapazarı'nı.
Ve dolaşıp Sapanca Gölü'nün sazlıklarını
yanaştık İzmit'in doğusunda çuha fabrikasına.
Düşman,
kısmen gemilere binerek
denizden
ve kısmen
Karamürsel üzerinden
Bursa'ya çekilip
boşalttı İzmit şehrini gece yarısı.
Sonra 23 Ağustos :
Sakarya melhamei kübrâsı ki
devamı 13 Eylül gününe kadardır.
Bizim kırk bin piyademiz,
dört bin beş yüz atlımız,
düşmanın seksen sekiz bin piyadesi,
üç yüz topu vardır.
Harp meydanının kuzey yanı
Sakarya
ve dağlardır :
keskin
ve dik yamaçlarıyla
ve kireçli toprakları
ve kayalarında tek başlarına birbirinden uzak
haşin
ve münzevi çam ağaçlarıyla
Abdülselâm-dağı,
Gökler-dağı,
dağlar.
Ve Sakarya'dan bu havalide
yalnız, çatal tırnaklı karacalar su içmektedir.
Ankara suyunun döküldüğü yerden
Eskişehir kuzeybatısına kadar
Sakarya mecrası uçurumlar içinden geçmektedir.
Güneyde
ve güneydoğuda
yapraksız ve hazin
geniş ve uzun
ve insana bıraktığı hiçbir şeye acımadan
ölmek arzusu veren
Cihanbeyli ovası :
çöl...
Bu çölün,
bu dağların,
bu nehrin ve bizim önümüzde
yirmi iki gün ve gece fasılasız dövüşüp
düşman ordusu ric'ata mecbur kaldı.
Buna rağmen :
Sene 1922
ve 15 vilâyet ve sancak
ve 9 büyük şehir
düşman elindedir.
İnanılmaz şeyler düşmandadır ki
bunların arasında :
7 göl, 11 nehir
ve köklerinde baltamızın yarası
ve yangınlarıyla bizim olan
yüz kere yüz bin dönüm orman,
bir tersane, iki silâh fabrikası,
ve 19 körfez ve liman ki
belki birçoğunun
rıhtımı,
mendireği,
kırmızı, yeşil fenerleri yoktur
ve belki sularında
ateş kayıklarının ışıltısından başka ışık yanmadı,
fakat onlar
tahta iskeleleri ve kederli balıkçılarıyla bizimdiler.
Sonra, 3 deniz,
6 kol tren hattı,
sonra, göz alabildiğine yol :
sılaya gittiğimiz,
gurbette göründüğümüz
ve neden
ve niçin olduğunu sormadan
çöle, Çanakkale'ye,
ölüme gittiğimiz yol
ve sonra toprak
ve o toprağın insanları :
Uşak tezgâhlarının halı dokuyanları,
klaptan işlemeli eğerleriyle meşhur
Manisa'lı saraçlar,
yol kıyılarında ve istasyonlarda açlar
ve kurnaz
ve cesur
ve ağırbaşlı ve çapkın
ve kütleleriyle delikanlı
İstanbul ve İzmir işçileri
ve zahire ve kantariye tâcirleriyle eşraf ve âyân,
kıl çadırlı yürükleri Aydın'ın,
ve sonra, ırgat,
ortakçı,
maraba,
davarlı ve davarsız,
yarım meşin çizmeli
ve ham çarıklı köylüler.
15 vilâyet ve sancak
ve 9 büyük şehir
düşman elindedir.
Mehtaplı bir gece,
gümüş bir kutunun içindesin :
ortalık öyle bir tuhaf aydınlık, öyle ıssız.
Ya çok seslidir
ya hiç ses vermez mehtaplı gece zaten.
Yatıyor filintasının arkasında Kartallı Kâzım.
Kız gibi Osmanlı filintası.
Parlıyor arpacık
namlının ucunda :
yüz yıllık yoldaymış gibi uzak
ve bir damlacık.
Kâzım emir aldı merkezden :
Gebze'deki İngiliz'in tercümanı vurulacak.
Köylerde teşkilât kurmuş tercüman Mansur :
satıyor bizimkileri.
Kâzım iyi hesaplamış herifin geçeceği yeri.
İşte sökün etti Mansur karşıdan :
beygirin üzerinde.
Beygir yüksek,
İngiliz kadanası.
Kendi halinde yürüyor hayvan
ortasında demiryolunun
sallana sallana,
ağır ağır.
Tercüman herhalde bırakmış dizginleri,
başı sallanıyor,
belki de uyuyor üzerinde beygirin.
Yaklaştıkça büyüyor herif.
Zaten mehtapta heybetli görünür insan.
Arada kaldı kalmadı dört yüz adım,
namlıyı kaldırdı birazcık Kâzım,
nişan aldı sallanan başına Mansur'un.
Soldaki yamaçtan bir taş parçası düştü.
Bir kuş uçtu sağdaki ağaçtan,
-ağaç çınar-.
Kuş ürkmüş olacak.
Çevrildi Kâzım'ın başı kuşun uçtuğu yana,
mehtapla yüz yüze geldiler.
Mehtap koskocaman,
desdeğirmi,
bembeyaz.
Ve Kâzım'ın gözünü aldı âdeta.
Zaten bu yüzden,
tekrar göz, gez, arpacık
ve filintayı ateşlediği zaman
ilk kurşun Mansur'un başını delecek yerde
galiba omuzuna girdi.
Herif «Hınk» dedi bir,
beygirin başını çevirdi
dörtnal kaçıyor.
Yetiştirdi ikinci kurşunu Kâzım.
Beygirin üstünde sola yıkıldı Mansur.
Üçüncü kurşun.
Tercüman düştü beygirden.
Fakat bir ayağı üzengiye takılı kalmış,
sürüklendi kaçan hayvanın peşinde biraz,
sonra kurtuldu ki ayağı
yıkılıp kaldı olduğu yerde.
Yamaca sardı beygir.
Kalktı Kâzım,
yürüdü Mansur'a doğru,
üzerinden kâatları alacak.
Arada dört telgraf direği yalnız,
ellişerden iki yüz metre eder.
Mansur doğruldu ansızın,
kaçıyor bayır aşağı.
Filintayı omuzladı Kâzım.
Dördüncü kurşun.
Yıkıldı herif.
Koştu Kâzım.
Doğruldu yine Mansur.
Yürüyor sarhoş gibi sallanarak,
kaçmıyor artık,
yürüyor.
Kâzım da bıraktı koşmayı.
Deniz kıyısına indiler.
Orda boş bir fabrika var,
bir de beyaz bir ev,
tahta iskelesi iner denizin içine kadar.
Mansur suya giriyor,
kâatlar ıslanacak.
Beşinci kurşunu yaktı Kâzım.
Suya düşüp kaldı önde giden
ve Kâzım tazelerken şarjörü
bir ışık yandı beyaz evde,
bir pencere açıldı.
Galiba bir kadın baktı dışarıya..
Boğazlanıyormuş gibi bağırdı Mansur.
Pencere kapandı,
ışık söndü.
Tercüman attı kendini tahta iskeleye.
Art ayakları kırılmış bir hayvan gibi sürünüp tırmanıyor.
Hay anasını,
ay da denize düşmüş
toplanıp dağılıyor,
dağılıp toplanıyor.
Velhasıl,
lâfı uzatmıyalım,
Mansur'un işini bıçakla bitirdi Kâzım.
Kâatlar kan içindeydi.
Fakat kan kapatmıyor yazıyı...
Namussuzun biriydi Mansur,
muhakkak.
Düşmana satılmıştı,
orası öyle.
Kaç kişinin başını yedi,
malûm.
Ama ne de olsa
mehtapta herif beygirin üzerinde uyumuş geliyordu.
Demek istediğim,
böyle günlerde bile, böyle bir adamı bile bu çeşit öldürüp
ortalık duruldukta, yıllarca sonra mehtaba baktığın vakit
üzüntü çekmemek için,
ya insanlarda yürek dediğin taştan olacak,
yahut da dehşetli namuslu olacak yüreğin,
Kâzım'ınki taştan değildi çok şükür,
fakat namuslu.
Ne malûm? dersen :
Dövüştü pir aşkına,
yaralandı birkaç kere
ve saire.
Ve kavga bittiği zaman
ne çiftlik sahibi oldu, ne apartıman.
Kavgadan önce Kartal'da bahçıvandı,
kavgadan sonra Kartal'da bahçıvan...
Şehbir
08-30-2008, 05:16 PM
YEDİNCİ BAP
922 AĞUSTOS AYI
ve
KADINLARIMIZ
ve
6 AĞUSTOS EMRİ
ve
BİR ÂLETLE BİR İNSANIN HİKÂYESİ
Ayın altında kağnılar gidiyordu.
Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru.
Toprak öyle bitip tükenmez,
dağlar öyle uzakta,
sanki gidenler hiçbir zaman
hiçbir menzile erişmiyecekti.
Kağnılar yürüyordu yekpare meşeden tekerlekleriyle.
Ve onlar
ayın altında dönen ilk tekerlekti.
Ayın altında öküzler
başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi
ufacık, kısacıktılar,
ve pırıltılar vardı hasta, kırık boynuzlarında
ve ayakları altından akan
toprak,
toprak
ve topraktı.
Gece aydınlık ve sıcak
ve kağnılarda tahta yataklarında
koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.
Ve kadınlar
birbirlerinden gizliyerek
bakıyorlardı ayın altında
geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine.
Ve kadınlar,
bizim kadınlarımız :
korkunç ve mübarek elleri,
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yârimiz
ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve karasabana koşulan
ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız
şimdi ayın altında
kağnıların ve hartuçların peşinde
harman yerine kehribar başaklı sap çeker gibi
aynı yürek ferahlığı,
aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.
Ve on beşlik şarapnelin çeliğinde
ince boyunlu çocuklar uyuyordu.
Ve ayın altında kağnılar
yürüyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru.
«6 Ağustos emri» verilmiştir.
Birinci ve İkinci ordular, kıt'aları, kağnıları, süvari alaylarıyla
yer değiştiriyordu, yer değiştirecek.
98956 tüfek,
325 top,
5 tayyare,
2800 küsur mitralyöz,
2500 küsur kılıç
ve 186326 tane pırıl pırıl insan yüreği
ve bunun iki misli kulak, kol, ayak ve göz
kımıldanıyordu gecenin içinde.
Gecenin içinde toprak.
Gecenin içinde rüzgâr.
Hatıralara bağlı, hatıraların dışında,
gecenin içinde :
insanlar, âletler ve hayvanlar,
demirleri, tahtaları ve etleriyle birbirine sokulup,
korkunç
ve sessiz emniyetlerini
birbirlerine sokulmakta bulup,
kocaman, yorgun ayakları,
topraklı elleriyle yürüyorlardı.
Ve onların arasında
Birinci Ordu İkinci Nakliye Taburu'ndan
İstanbullu şoför Ahmet
ve onun kamyoneti vardı.
Bir acayip mahlûktu üç numrolu kamyonet :
İhtiyar,
cesur,
inatçı ve şirret.
Kırılıp dağlarda kalan sol arka makası yerine
şasinin altına, dingilin üzerine
budaklı bir gürgen kütüğü sarmış olmasına rağmen
ve kalb ağrılarıyla
ve on kilometrede bir
karanlığa yaslanıp durduğu halde
ve vantilâtöründe dört kanattan ikisi noksan iken
şahsının vekarlı kudretini resmen biliyordu :
«6 Ağustos emri»nde ondan ve arkadaşlarından
«... ihzar ve teşkil edilmiş bulunan
ve cem'an 300 ton kabiliyetinde kabul olunan
100 kadar serî otomobil...» diye bahsediliyordu.
İhzar ve teşkil olunanlar,
bu meyanda Ahmet'in kamyoneti,
insanların, âletlerin ve kağnıların yanından geçip
Afyon - Ahırdağları ve imtidadına doğru iniyorlardı.
Ahmet'in kafasında uzak bir şehir ve bir şarkı vardı.
Bu şarkı nihaventtir
ve beyaz tenteli sandalları,
siyah mavnaları,
güneşli karpuz kabuklarıyla
bir deniz kıyısındadır şehir.
Vantilâtörde adedi devir
düşüyor gibi.
Arkadaşlar ileri geçtiler.
Ay battı.
Manzara yıldızlardan ve dağlardan ibaret.
Sen Süleymaniyelisin oğlum Ahmet,
çınar dibinde iki mars bir oyunla yenip Bücür'ü,
kalk,
sıra servilerin önünden yürü,
çeşmeyi geç,
mektep bahçesi, medreseler,
orda, Harbiye Nezareti'nin arka duvarında
siyah çarşaflı bir kadın
çömelip yere
darı serper güvercinlere
ve papelciler
şemsiye üstünde papaz açarlar.
Motor mızıkçılık ediyor,
bizi dağ başlarında bırakacak meret.
Ne diyorduk oğlum Ahmet?
Dökmeciler sağda kalır,
derken, Uzunçarşı'ya saparken,
köşede, sol kolda seyyar kitapçı :
«Hikâyei Billûr Köşk»,
altı cilt «Tarihi Cevdet»
ve «Fenni Tabâhat».
Tabâhat, mutfaktan gelirmiş,
yani yemek pişirmek.
Hani, uskumru dolmasına da bayılırım pek.
Yaldızlı kuyruğundan tutup
bir salkım üzüm gibi yersin.
İlerde bir süvari kolu gidiyor,
saptılar sola.
Uzunçarşı'yı dikine inersin.
Sandalyacılar, tavla pulcuları, tesbihçiler.
Ve sen İstanbullu,
sen kendi ellerinin hünerine alışmış olduğundan
şaşarsın İstanbullulara :
ne kadar ince, ne çeşitli hünerleri var, dersin.
Rüstem Paşa Camii.
Urgancılar.
Urgancılarda yüz parça yelkenli gemiyi
ve hesapsız katır kervanlarını donatacak kadar
urgan, halat ve dökme tunçtan çıngıraklar satılır.
Zindankapı, Babacafer.
Uzakta Balıkpazarı.
Kuruyemişçiler.
Yemiş iskelesindeyiz :
sandalları, mavnaları,
güneşli karpuz kabuklarıyla
yüzüne hasret kaldığım deniz.
Sol arka lastik hava mı kaçırıyor ne?
İnip
baksam...
Yemiş iskelesinden dilenci vapuruna binip
Eyüp'te Niyet Kuyusu'na gittikti.
Elleri yumuk yumuk,
bacakları biraz çarpıktı ama,
yeşil zeytin tanesi gibi gözler.
Kaşları da hilâl gibi çekikti.
Tam Kasımpaşa'ya yaklaştık, beyaz başörtüsü...
Lastik hava kaçırıyor.
Derdine deva bulmazsak eğer...
Dur bakalım Babacafer...
Üç numrolu kamyonet durdu.
Karanlık.
Kriko.
Pompa.
Eller.
Küfreden ve küfrettiğine kızan elleri
lastikte ve ihtiyar tekerlekte dolaşırken
Ahmet hatırladı :
bir gece nüzüllü babaannesini
sedirden sedire taşırken
Şehbir
08-30-2008, 05:36 PM
Mehter Türk geleneklerinde, bir şenlik aracı değil, azametin, ihtişamın ve görkemli olmanın bir işaretidir. Devletin ululuğu ve kutluluğu, davulların gümbürtüsü ile yankılanır. Türklerin devlet anlayışında, halkın bütünlüğü, devletin yüceliği kavramları çok önemlidir. Bu inanış ve gelenekler, İslamiyet'ten önceki Türk devletlerinde de, Selçuklu ve Osmanlı devletinde de, küçük değişiklerle yer almıştır.
Bu yapıda üç önemli sembol vardır :
Otağ , hakanın veya başkomutanın bulunduğu yerdir. Bu bir savaş alameti olarak ortaya çıkar çünkü otağ yalnızca savaşlarda kurulur.
Hakanın Kösü , yani büyük davul, hakanlık otağını önünde durur ve yalnızca hakana aittir.
Hakanlık Mehteri ise, sancağın altında ve otağın önünde askerleri yüreklendirmek için çalan müzik topluluğudur.
Sancak ve mehter, Türk devletinde birbirinden ayrılmaz çok önemli olgulardır. Mehter vuruşu ile otağdan çıkılır ve savaş akınlarının ilk adımları atılmış olurdu. Türklerin Orta Asya geleneklerinde, devletin başı olan Hakan'ın otağı önünde kurulan büyük Davulun ve Kösün günün belli zamanlarında çalınarak gücünü göstermesine Nevbet (Nevbe) döğme ya da vurma denilirdi. Nevbet döğmek, devletin başı olan Hakanın gücünü dosta düşmana göstermesi ve özellikle düşmanın yüreğine korku salması şeklinde yorumlanırdı.
Osmanlı da sancak gibi mukaddes bir varlık halinde yaşatılan mehter, bağımsızlığın, devlet varlığının önemli bir göstergesi olmasının yanı sıra, meydan savaşlarında, kale kuşatmalarında, deniz savaşlarında düşmana hücum esnasında, vurduğu hamasî havalarla duyguları kamçılar, şahlandırır, askeri şevke getirir, ordunun moralini yükseltirken çıkardığı müthiş gümbürtüyle düşmanın moralini yok eder, onu bozguna uğratırdı. Meydan savaşında, tek bir hakanlık kösü bile, kendi başına bir mehterdi. Hücum ve duraklamaları,hakanlık kösü belirler, davul ve borulardan oluşan mehter, savaşta orduyu yönlendirdi. Savaşta yenilgi, mehterin yağmalanması ile kabul edilirdi. Bu durumda en zorlu savaşlar sancak ve mehter çevresinde olurdu.
Görülüyor ki mehter, savaş alanında, sadece bir müzik topluluğu olmaktan bir anlamda uzaklaşırken barış zamanında müzik yönü daha çok öne çıkıyordu. Barış zamanında mehter, hakanın saltanatının ve devlet hayatının devam ettiğinin bir göstergesiydi. Bunun dışında davul ve mehter, devletin haber ve ilan gibi işlerini de yerine getirirdi.
Osmanlı mehterinde; zurna, boru, kurrenay ve mehter düdüğü gibi üflemeli / nefesli, kös, davul, nakkare, zil ve çevgân gibi vurmalı ya da çırpılan çalgılar yer alırdı. Çalgıların sayısı eşit tutulur ve bu sayıya göre mehterin kaç katlı olduğu belirlenirdi. "Tabl ü alem-i hassa" adı verilen ve en büyük mehter olan Padişah mehteri, dokuz katlıydı. Bunun anlamı, her çalgıdan dokuz adet var demekti. Bu sayı sonraları, on iki hatta on altıya kadar yükselmişti. Padişahtan başka, Vezir-i âzam-ın (Başbakan'ın) Kubbe vezirlerinin (Kabine üyelerinin), Defterdar ve Reisü'l küttab'ın (Maliye ve Dış işleri Bakanı'nın) Mehterhâneleri olduğu gibi, ülkenin çeşitli eyâletlerinde ve kalelerinde de Mehter takımları bulunur ve görev yapardı.
Mehter'in etki gücü Avrupalılar tarafından da değerlendirilmiş ve Mehter örnek alınarak çeşitli Avrupa ülkelerinde Askerî Müzik toplulukları, "Bando"lar kurulmuştur. Gluck, Mozart, Beethoven gibi bestecilerin Mehter'den esinlenerek müzikler yazdıkları da bilinmektedir.
Şehbir
08-30-2008, 06:26 PM
CHAKRA NEDİR VE ANA CHAKRALAR
İnsanların vücudunu çevreleyen elektromanyetik alana aura denir. İnsan aurası evrensel enerjiden beslenir ve süreli olarak evrensel enerjiyle iletişimdedir. Aurada 7 tane enerji merkezi bulunur bu enerji merkezlerine CHAKRA denir. Günümüzde Kirlian Tekniği ile insan aurası fotoğraflanmıştır. Chakra Sanskritçe de tekerlek anlamına gelmektedir. (mhtml:{72EE1CBA-CCDF-4484-8797-63895B88423F}mid://00001251/!x-usc:http://groups.yahoo.com/group/chelebi)İnsanda bulunan bu enerji merkezleri girdap şeklinde dönen enerji alanından oluştuğu için onlara bu isim verilmiştir. Chakralar tarafından emilen yaşam enerjisi tüm vücuda dağılır ve bedenin yaşamını devam ettirmesini sağlar. Chakralar yerlerinin endokrin sistemi bezleri üzerine denk düştüğü anlaşılınca batı dünyasında tıp alanında da kabul gören kavramlar olmuştur. Günümüz modern tıbbının endokrin sistemi üzerinde yaptığı çalışmaları M.Ö ki yıllarda doğu bilginlerinin yaptığını ve topladıkları bilgilerle bu enerji merkezlerini açıkladıklarını söyleyebiliriz. (mhtml:{72EE1CBA-CCDF-4484-8797-63895B88423F}mid://00001251/!x-usc:http://groups.yahoo.com/group/chelebi)
Chakralar ile ilgili ilk bilgiler çok eski yazıtlara dayanmaktadır. Doğu uygarlıkları chakraları M.Ö 5000 yıllarına varan bir süre önce keşfetmişler ve chakraların özelliklerini inceleyerek bir çok bilim geliştirmişlerdir. Yoga,reiki,meditasyon gibi bir çok doğu bilimi chakraların enerji dengesinin sağlanması ve bu şekilde daha sağlıklı yaşama düşüncesi üzerine kurulmuştur. Gerçektende doğu dünyasında insanın hayal sınırlarını zorlayacak kadar uzun süre sağlıklı olarak yaşayan insanların olduğu bilgisi günümüzde dünyaya yayılmıştır. Chakralar konusunda anlatılacak çok şey vardır çünkü bu enerji merkezleri bedensel,ruhsal ve zihinsel sağlığımız üzerinde önemli etkiler yaparlar ve ruhsal gelişimi belirlerler. Kendimizle ve evrenle olan uyumumuz chakraların çalışmasıyla direk ilgilidir. Alternatif tıbbın bir çok alanında yapılan çalışmalar temel olarak chakraların daha düzenli çalışmasına ve enerjilerinin dengelenmesine yöneliktir. Bir chakrada sorun oluşunca bu öncelikle chakra ile bağlantılı organları sonra tüm vücudu olumsuz olarak etkilemektedir. Hastalıkların nedeni de chakradaki bloke olmuş, aşırı artmış yada dengesini kaybetmiş olan enerji alışverişidir. Biyoenerji,reiki,aromaterapi,doğal taşlarla tedavi gibi bir çok doğal tedavi yöntemi chakraların daha sağlıklı olmasını sağlamak üzerine kurulmuştur .Chakraların sağlıklı bir şekilde çalışması bedensel,ruhsal ve zihinsel sağlığı sağlayacaktır.
ANA CHAKRALAR VE ÖZELLİKLERİ
Kök Chakra; Bu şakra kuyruk sokumu kemiğinin sonunda yer alır. Kök şakra fiziksel bedenin enerji kaynağıdır ve dünyayla olan bağlantımızı simgeler. Dünyaya kök salmamız ve kendimizi emniyette hissetmemiz iyi çalışan bir kök şakra ile mümkün olabilir. Temel yaşam fonksiyonlarını sürdürme açısından bu şakra çok önemlidir. Sağlam bir kökü olmayan bir ağaç nasıl ilk fırtınada devrilirse kök chakrası iyi çalışmayan bir insanda zorluklarla mücadele edemez. Kök şakra bedende bacaklar, ayaklar, kemikler, kalın bağırsaklar, omurga ve sinir sistemini kontrol eder. Aynı zamanda cinsellikle de ilgisi vardır. Kök şakra kırmızı renk yayar. Kök chakranın elementi topraktır.
Kök chakranın fiziksel olarak kendini güvende hissetme duygusuyla direk ilgisi vardır. Ayrıca seçilen mesleği ve bu meslekteki başarı seviyesini de etkiler. Sağlıksız çalışan bir kök şakra bağırsak,bacak,omurga ve sinir sisteminde çeşitli sorunlara yol açar. Aynı zamanda kişinin zorluklarla mücadele edememesini,kendini güvende hissetmemesini ve dünyayla arasında uyumsuzluklar oluşmasına yol açacaktır. Bu bölgede yaşamsal Kundalini enerjisi bulunur ve bu enerjinin uyandırılmasıyla insan bilincinin hayal edemeyeceği olaylar yaşanır. İlk şakra diğer chakraların sağlıklı çalışması için çok önemli bir fonksiyona sahiptir.
2.Sakral Şakra: Erkeklerde penis ve kadınlarda klitorisin iki parmak üzerinde bulunur. Cinsel enerjiyi ve zihinsel üretkenliği simgeler. Heyecan duyma, isteme,imajinasyon yeteneği,aile kurma ve maddiyat bu şakra ile bağlantılıdır. Sakral chakranın elementi su rengi ise turuncudur. Bedende böbrekler, idrar torbası, dolaşım sistemi,lenfatik sistem,üreme organları,anne sütü 2.şakranın etkisi altındadır. Kan hastalıklarına düzgün çalışmayan sakral chakra yol açar. Cinsel sorunların çoğunun nedeni de 2.şakradaki enerji dengesizlikleridir. Bu şakra yaşamda bir akıcılığın meydana gelmesine yardım eder. Elementinin su olması da bunun bir simgesidir. Yaşamın doğal akışında ilerlemesi düzgün çalışan bir 2.şakra ile mümkün olabilecektir. 2.şakranın düzgün çalışması yaşamsal tıkanıklıkları da çözecektir. Ayrıca sanatsal yetenekler ve zihinsel üretkenlik düzgün çalışan sakral şakra ile söz konusu olabilecektir. Bu chakrada enerji blokajları yada dengesizlikleri olduğunda zihinsel üretkenlik kısırlaşacaktır.
3.Solar Pleksus Şakra:Göbeğin yaklaşık iki parmak altında bulunur. Adına güneş sinir ağı chakrası da denir. 3.şakra diğer insanlarla ilişkilerimizi,beğenilerimizi,toplumsal kimliğimizi,irademizi ve amaçlarımıza ulaşmaktaki kararlılığımızı simgeler. Kendini kontrol etme ve başarı isteği de 3.şakrayla ilgilidir. Bedende ise karaciğeri,sindirim sistemini,pankreası,onikiparmak bağırsağını ve dalağı etkiler. Göz ve görme ile ilgili fonksiyonlarda bu chakranın etkisindedir. 3.şakranın rengi sarı ve elementi ateştir. Tibet'te sadece bu bölgeyle ilgili imajinasyonlar yapıp ateş solunumu adı verilen özel bir solunum yöntemini kullanan lamaların -40 derecede çıplak durabildikleri yada buz dağlarını sadece dayanarak eritebildiklerini biliyoruz. 3.şakranın düzemli çalışması insan hayatı için oldukça önemlidir. Düzensiz çalışan bir 3.şakra sadece karaciğer,mide, bağırsak sorunlarına yol açmakla kalmaz aynı zamanda amaçlarımıza ulaşmamızda çok büyük engeller çıkartır. Yetersiz çalışan şakra yaşamsal istekleri dışlamak, otoriteye boyun eğmek, mücadelelerden kaçmak, bireyselleşmeyi reddetmek,sosyal yaşamdan kaçmak ve depresyon gibi sorunları da beraberinde getirecektir. Düzgün çalışan 3.şakra ise uyumluluk, hedefleri iyi belirleme ve bunları takip etme, davranışları kontrol altında tutma, bağımsız hareket edebilme ve başarıya ulaşmayı sağlayacaktır.
(mhtml:{72EE1CBA-CCDF-4484-8797-63895B88423F}mid://00001251/!x-usc:http://groups.yahoo.com/group/chelebi)
Şehbir
08-30-2008, 06:28 PM
4.Kalp Chakrası: Vücutta göğsün tam ortasında kalbin hizasında yer alır. Sevgi, şefkat, fedakarlık, duygusal bütünlük, kendini adayabilme, derin mutluluk gibi özellikleri simgeler. Bu şakra direk duygularla ilgilidir. Timüs bezi bu chakranın etkisindedir ve ürettiği hormon mutluluk hormonudur. Timüs , uyarıldığında salgıladığı hormonlar kişide haz ve mutluluk duygusu yaratır. Timüs bezi büyümeyi düzenler, bağışıklı sistemi hücreleri olan T hücreleri burada üretilir ve lenf sistemini kontrol eder. Vücutta kalp, sırtın üst kısmı, ciğerlerin alt kısmı, kan ve dolaşım sistemi fonksiyonları bu chakranın etkisindedir. Eğer vücudunuzda bu bölgelerde herhangi bir sağlık sorununuz varsa 4.şakranızda bir enerji blokesi, düzensizliği yada bu chakranın aşırı çalışması söz konusudur. 4.şakranın rengi yeşil ve pembe elementi ise havadır. Ayrıca dokunma duyumuzda bu chakranın etkisindedir. Bir çok kültürde dokunmanın sevgi ifadesi olarak yer alması bu duyunun kalp chakrası tarafından etkilenmesindendir. İnsanlar ellerinde olmadan sevdikleri insana dokunmak isterler. Kalp chakrası tüm chakraların merkezinde yer almaktadır ve diğer chakraları da önemli ölçüde etkilemektedir. Düzensiz çalışan 4.şakra duygusal sorunlar, bencillik, yalnızlık eğilimi yada sevgiye bağımlılık, soğukluk hatta kalpsizlik dediğimiz merhametsiz ve sevgisiz davranışlar oluşturacaktır. Bir çok hastalık sevgisizlik ile başlamakta ve sevgi ile bitmektedir. Sevgi görmeden büyüyen çocuklar iler ki yaşlarda alkol, uyuşturucu bağımlılığından, şiddet eğilimine kadar bir çok negatif durum yaşamaktadırlar. Aslında tüm bağımlılıklarda kaybedilen yada asla bulunmayan katıksız sevgi arayışı vardır. Kişi sigarayı,alkolü yada uyuşturucuyu aradığı,eksikliğini duyduğu sevginin yerine koymuştur daha doğrusu içindeki boşluğu böyle dolduruyordur. Bağımlılıkları olan insanların kalp chakralarında sorunlar bulunmaktadır.
5.Boğaz Chakrası :Vücuttaki yeri boyun ve boğaz arasındaki çukurdadır. Konuşma yeteneğimizi, ses tellerimizi, dürüstlüğü, düşüncelerimizi ve duygularımızı doğru ve açık olarak anlatma yeteneğimizi bu şakra simgeler. İnsan vücudunda boyun, boğaz, çene, ses telleri, bronşlar, ciğerlerin üst kısmı ve kollar bu chakranın etkisindedir. Tiroit bezi de bu şakra ile ilgilidir. Tiroit bezinin vücudun gelişiminde oynadığı önemli rol ve yiyeceklerin enerjiye dönüşüm hızını düzenlemekteki işlevi göz önüne alınırsa 5. Chakrada ki bir enerji dengesizliğinin ne gibi sonuçlar oluşturacağı daha iyi anlaşılabilir. Eğer bu bölgelerde yada konularda bir sağlık sorunu yaşıyorsanız 5. chakranızda bir enerji blokajı, dengesizliği yada aşırı çalışması gibi bir sorun var demektir. Beşinci chakranın yaydığı renk açık mavidir. Aynı zamanda işitme duyusu da bu şakra ile ilgilidir. Duygularımız ,düşüncelerimizi, isteklerimizi kısacası kendimizi doğru ve cesur bir şekilde ifade etmemiz düzgün çalışan bir 5. şakra ile mümkün olacaktır. Eğer 5. chakrada herhangi bir enerji dengesizliği varsa kişinin ifade etme yeteneği gelişmemiştir, kekeleme olabilir, yalan söyleme alışkanlığı gelişebilir, konuşma esnasında ses zorlukla çıkabilir veya utangaçlık gelişebilir.
6. Alın Chakrası: Vücutta alnın ortasında iki kaşın arasında yer alır. Bu şakraya üçüncü göz chakrası da denir. Sezgi gücü, altıncı his gibi duyu dışı algılamalarımızı etkileyen bu chakradır. Vücutta ise duyu organlarını kontrol eder ve beyinle direk bağlantılıdır. Bu chakranın kontrol ettiği içsalgı bezi hipofizdir. Hipofiz temel salgı bezidir çünkü endokrin sistemindeki diğer salgı bezlerinin çalışmalarını kontrol eder. Diğer bezlerin uyumlu çalışması için hipofizde bir sorun olmaması gerekir. yorgunluk, sinirsel hastalıklar, migren ve sinirsel iltihaplar 6. chakrada oluşmuş enerji düzensizliklerinden kaynaklanır. Bu chakranın enerjisinin bloke olması, düzensiz çalışması yada aşırı olması kişide sadece akıl ve mantıkla yaşama durumunu meydana getirir. Sezgiler ve iç görüler kaybolur. Yaşam sadece maddi istekler çerçevesinde döner, ruhsal gelişme reddedilir. Zihinsel olarak da belli bir konuya yada düşünceye saplanıp kalma ve esnek olamama gibi durumlar ortaya çıkar. Düzenli çalışan 6. şakra sezgi gücünü arttırır, içten gelen sesler mesajlar haline gelir ve düşünceler gerçekleşmeye başlar. 6. chakranın rengi çivit mavisidir.
7. Tepe Chakrası: Tepe chakrasına taç chakrada denir. Vücutta kafanın üstünde en yüksek noktada bulunur. Bu nokta bebeklerde bulunan ve sonradan kapanan bıngıldak dediğimiz bölümdedir. Tepe chakrası yüksek bilincimizle bağlantılıdır. Evrensel enerjiyi aldığımız yer taç chakradır ve bu şakra tamamen açıldığında diğer chakradaki tüm tıkanıklılar da çözülür. Sahip olduğumuz dinsel inançların gücü ve Yaradan'a teslimiyet bu şakra ile ilgilidir. Tepe şakra vücutta epifiz bezini etkiler. Epifiz bezinin tam olarak işlevleri bilim adamlarınca kesin olarak açıklanamamıştır ancak vücudun doğal dengesinin korunması konusunda çok önemli olduğu bilinmektedir. Düzgün çalışmayan 7. şakra korkular , kaygılar ve bütünlükten kopma duygusu verecektir. Yaşamda amaçsız olma ve kendini gerçekleştirememe de tepe karasıyla ilintilidir. Uyumlu çalışan tepe chakrası ise evrenle olan uyum sağlanır, kişi kendi içinde bütünlüğe ulaşır, ruhsal aydınlanma yaşanır. Tepe chakrasının rengi mordur.
Eğer herhangi bir chakranızda blokaj,travma yada tıkanıklılıklar varsa bunların mutlaka temizlenmesi gerekir. Aksi halde ilgili chakranın etkilediği alanlarda fiziksel,duygusal,zihinsel yada ruhsal sorunlar yaşarsınız.
Reiki eğitimi alarak kendini kendinize chakralarda blokajları kaldırmayı öğrenebilir ve yaşamınız boyunca chakralarınızı dengeli tutabilirsiniz.
Şehbir
09-02-2008, 01:09 AM
http://img111.imageshack.us/img111/5413/79037328jo7.jpg (http://imageshack.us)
ATATÜRK'ÜN İNANÇ DÜNYASI
Bir bilgenin 'Siperlerde inançsız asker olmaz' sözü, biz askerleri çok iyi ifade eder. Çatışmanın zor şartlarını yaşarken, hiçbir çarenin kalmadığı hallerde insan bir yerlere sığınmak, bir yerlerden yardım bulmayı diler. Savaşçılar bunu çok iyi bilir ve böyle zor anları yaşamak hiç de kolay değildir. Unutulmamalıdır ki kendisi de bir savaşçı olan Atatürk, bunu pek çok kereler muharebe meydanlarında yaşayan, büyük zorluk ve mücadelelerle geçen yaşamı boyunca inancını hiç kaybetmeyen bir insandır.
Gerek Atatürk'ü yakından tanıyan kişilerin aktardıkları bilgiler, gerekse Atatürk'ün hayatını anlatan güvenilir kaynaklar incelendiğinde Atatürk'ün materyalist, din karşıtı olması bir yana, aksine inançlı, samimi bir Müslüman olduğu açıkça görülecektir. Atatürk'ün sağlam bir inanca ve din bilgisine sahip olduğu, çeşitli vesilelerle yaptığı konuşmalarda açıkça kendini göstermektedir.
Atatürk; Türk insanının yaşadığı dinin gerçek İslam'dan uzak, hurafeler ve batıl inançlar üzerine kurulu olduğunu ve aslından uzaklaştırılmış bu dinin, Türkiye'yi hızla karanlığa doğru götürmekte olduğunu görüyordu. Bu gidişi durdurmanın tek çaresi vardı. O da, hurafeleri, batıl inançları içinde barındırmayan, Atatürk'ün 'akla, fenne, ilme uygun...' (1) dediği, dinin özünü teşkil eden Kuran'ın ve gerçek İslam'ın halka anlatılması idi.
Geliniz Atatürk'ün bu konuda söylediklerini kendisinden nakledelim.:
*
'Türkler İslam oldukları halde, bozulmaya, yoksulluğa, gerilemeye maruz kaldılar; geçmişin batıl alışkanlık ve inançlarıyla İslamiyet'i karıştırdıkları ve bu suretle gerçek İslamiyet'ten uzaklaştıkları için, kendilerini düşmanlarının esiri yaptılar. Gerçek İslam'ın çok yüce, çok kıymetli gerçeklerini, olduğu gibi almamakta inatçı bulundular. İşte gerilememizin belli başlı sebeplerini bu nokta teşkil ediyor.' (2)
*
'Türk Kuran'ın arkasında koşuyor; fakat onun ne dediğini anlamıyor, içinde neler var bilmiyor ve bilmeden tapınıyor. Benim maksadım; arkasında koştuğu kitapta neler olduğunu Türk anlasın' (3)
*
'Türkler, dinlerinin ne olduğunu bilmiyorlar. Bunun için Kuran, Türkçe olmalıdır.' (3)
*
'Türk insanı Kuranı kendi ana dili ile okursa daha dindar ve de asıl benimsediği dinin yüceliğini derinden ve şuurla kavramış olacaktır.' (4)
*
'Türk milleti Arapça öğrenmedikçe asırlardır ne yaptığını, ne yapacağını bilmeksizin, adeta bir kelimesinin bile anlamını bilmediği halde, beyni sulanmış hafızlara döndüler. Biz kuranı duvarlara asmış, ancak tören olarak okuyoruz, musiki ile duygulanmak için okuyoruz. Aklımızla anlayıp davranışlarımızı geliştirmek için ise, başkalarının bize anlattıklarına bağlanıyoruz.'(5)
*
'Arapça yazılmış olan kuran; Türkler için tekrarlanan, fakat anlamını bilmediğinden dolayı, ses ve nağmeden öte işlevi olmayan bir kitap görünümündedir. Türk halkı kuranın anlamını da öğrenmelidir. Bu husus hüküm sürmekte olan pek çok hurafe ve geleneğin dinle ilgisi bulunmadığının farkına varılmasını sağlayabilir. Kuranı bilen anlayan Türk halkı, çeşitli çıkar çevrelerince kolay kolay aldatılıp yönlendirilemez. Bu, taklide dayalı dindarlıktan bilinçli dindarlığa geçişin temeli olacaktır.'(5) diyordu.
Kuran'ın pek çok ayetinde 'Ben Kuran'ı düşünün, ibret alın diye .. ' (Kamer 17, 23, 32, 40, Taha 113, Nur 60, Sad 29, Yunus 3), 'Biz onu manasına akıl erdiresiniz diye ...'(Yusuf 2, Zuhruf 3), 'Biz Kuranı anlayıp, nasihat kabul etsinler diye...' (Ed-duhan 58, Nur 1, 34), 'Bu kitabı her şeyi açıklayan, doğruyu gösteren bir rehber, bir rahmet kaynağı olarak indirdik (Nahl 89) diyen ilahi emre rağmen, Atatürk'ten 70 sene sonra hala Kuran kursu adı altında, hiçbir şeyden haberi olmayan o küçücük yavrulara kuranın anlamı ve ne dediği yerine, nasıl Arapça okunacağını öğretmeye çalışanların acaba amaçları nedir?
Atatürk'e göre Kuran'ın gönderiliş amacı; insanlara bilgi vermek ve onların davranışlarını yönlendirmektir. Başka kişilerin anlatımlarına bakanlar, Kuran'ın gönderilişinin en önemli amacı olan bilgi edinme ve davranış geliştirme boyutunu ihmal etmektedirler. Türkler Kuran'ı düşünmek, ibret almak ve ders almak için değil, onunla duygulanmak için okumaktadırlar. Atatürk Kuran'ın, halkın kendi dinini daha iyi öğrenmesi, anlaması ve tanıması için Türkçe'ye çevrilmesini istemiştir. Çünkü bir insanın anlamadığı, bilmediği şeye tam ve içten inanması zordur. Yüz yıllarca rivayet ve hurafeler din olarak insanlara anlatılıp dayatılınca, bunun doğal sonucu olarak kuran da bir kenara atılmıştır.
Atatürk, Kuran'da yer alan ve İslam dininin esasını teşkil eden bilgi ve öğretilerle, evrende hakim olan kanunların aynı kaynağa dayandığını söylemektedir. Hem dini gönderenin hem de evrendeki kanunları düzenleyenin yüce Allah olduğunu belirtmekte, inanç ve akıl dengesini 'İnsana aklı veren de dini gönderen de Allah'tır. Dolayısıyla Allah'ın buyrukları onun verdiği akla aykırı olmaz' demek suretiyle vurgulamaktadır. (5)
İnsana verilen akıl etme, keşfetme güdüsü ve icat etme yeteneği insanı sürekli ilerlemeye motive eder. Kuran'a göre Allah'ın yarattığı her şey sürekli bir gelişim içerisindedir. Atatürk, tarihin ilk çağlarından günümüze kadar insanlığın bir gelişim içerisinde olduğunu, tıpkı bir çocuk gibi evre evre gelişip günümüze ulaştığını belirtir. Atatürk'e göre insanlık, bilgi ve kültür bakımından artık belli bir olgunluk düzeyine ulaşmıştır. Allah'ın, bu gün artık ileri düzeye ulaşmış insanlığa gönderdiği dinin, akla ve bilime aykırı olması düşünülemez. Bilimin ışığında ilerlemek dine aykırı değildir. Batı bilimsel ilerlemenin sağladığı teknolojik kazanımlar sayesinde İslam dünyası karşısında üstünlük sağlamış, siyasi ve ekonomik başarılar elde etmiştir.
Atatürk, 'Bilhassa bizim dinimiz için herkesin elinde bir ölçü vardır. Bu ölçü ile hangi şeyin bu dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki akla, mantığa halkın menfaatine uygundur; biliniz ki o bizim dinimize de uygundur. Bir şey akıl ve mantığa, milletin menfaatine, İslam'ın menfaatine uygunsa kimseye sormayın. O şey dindir. Eğer bizim dinimiz aklın mantığın uyduğu bir din olmasaydı mükemmel olmazdı, son din olmazdı' demiştir. (5) İslam'da bilime verilen önem Kuran'da da açıkça belirtilmektedir. Kuran ayetlerinde Allah; insanları düşünmeye, incelemeye ve araştırmaya çağırır. (Bakara Suresi, 164. Ayet)
Şehbir
09-02-2008, 01:10 AM
Atatürk, her şeyi Allah'tan bekleyen anlayışı doğru bulmaz. Tövbe suresinin 14. ayeti 'Onlarla savaşın ki Allah sizin ellerinizle onlara azap etsin..' demektedir. Ayette de açıkça görüldüğü gibi; insan ve toplum bir konuda üstüne düşen görevleri yerine getirdikten, güç ve imkanlarını sonuna kadar kullandıktan sonra neticeyi Allah'tan beklemek durumundadır. Atatürk, insanın gücü dahilinde, imkanı dahilinde olan iş ve durumlar hakkında gerekli araştırma, düşünme ve değerlendirmeleri yaptıktan sonra eyleme geçmeyi önerir. İnsani gerekleri yerine getirmeden, Allah'tan bir şey beklemenin yanlışlığına dikkati çeker.
Atatürk, İslam aleminin içinde bulunduğu acınacak duruma da değinmekte; 'Ehli İslam'ın duçar olduğu zulüm ve sefaletin elbette bir çok müsebbibi vardır. Alem-i İslam hakikat-i diniye dairesinde Allah'ın emrini yapmış olsaydı, bu akıbetlere maruz kalmazdı. Allah'ın emri çok çalışmaktır. Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla ilgisi olmadığını bildiriyor'.(5) diyerek, Müslümanların maruz kaldığı yıkımın ve içine düştükleri yoksunluğun en önemli sebebinin yeterince çalışmamak olduğunu ifade etmektedir.
Kuran insanları bilime teşvik ederken, bunun tam aksine zamanla Müslümanlar İslam'dan uzaklaşmış, İslamın altın çağının sonu olan 1100'lerden itibaren akıl ve bilimsel çalışmalar bir kenara bırakılarak, salt ibadete ve hatta saptırılmış inanca dayanır hale gelinmiştir. Bu dönem Müslümanların kuran dininden uzaklaşıp, genellikle bidat ve hurafelere inanmaya başladıkları, ölülerden, şeyh, ermiş ve benzeri unvanları kendinden menkul kişilerden medet umdukları dönemdir. İslamın içine düşürüldüğü bu acıklı durumu çok iyi gören Atatürk, Türkleri ve İslamiyet'i çağdaş medeniyetle yüz yüze getirmiş, hem Türkiye hem de İslam dünyasında yeni bir çığır açmıştır.
Atatürk, gittiği her yerde hoca ve imamlarla din-kuran konusunda sohbet edip, Arapça metinlerin Türkçe anlamları hakkında sorular sorardı. Bir Konya gezisinde, Cuma namazında Arapça okunan hutbeyi dinleyen Atatürk'ün, daha önce karşılaşıp konuştuğu Hacı Hüseyin Ağa ile